Bunca insanın ortasında, rezil bir halde, uluorta soğuyan bedenim ve titreyen sesimle benim için kısacık bir ana sığan ama sizin için uzun sürecek olan olayları bir ucundan tutup anlatmaya çalışacağım. Bu yolda yazarımız da kimi zaman zihnimi okumak için araya girerse, belki anlatacaklarımın istediğim bütünlüğe ulaşmasını sağlamış olur. Sen, bir süre ellerimden tut bakalım yazar efendi. Zihnimde gezintiye çıkalım. Durumum ortada, bir süre katlan bana. Hem bulunduğum durumu en iyi sen biliyorsun, yorma beni Allah aşkına. Anlaştıysak başlıyorum:

Bir varmış bir yokmuş… Yine bir kadın bir erkeği çok sevmiş…
Güneşliği ucundan tuttum, içeriye aydınlık yürüdü. Saçlarıma dokunup içeri sızan ılık bir esinti doldurdu odayı. Gözleri gülümseyen bir sabahtı, kuş sesleri açık pencereden girip duvarlara konmaya başladı. Şükrederek temiz havayı içime çektim. Gözlerimi kapadım. Dün gece topukluda kırmızıya dönen ayaklarım, durmadan sahneye davet edilişim, sıra sıra dizilen eş dost akrabanın takı merasimi sırasında şap şap öpüşlerinden kalan ruj izleri… Art arda zihnimin ekranına düştü. Gözlerimi açıp döndüğümde yatakta sevdiğim adamı gördüm. Usulca oturdum dibine. Uyandırmak için elimi uzattım, vazgeçtim; dokunmadan elimi üstünde gezdirdim. Diğer elim çenemde aşkla izledim onu. Nefes alışverişini dinledim. Kuş sesleri duvardan kalbime kondu. Mutluluk dedikleri yüzümdeki şu tebessümde saklı değilse nerede, diye sordum kendime. Dayanamayıp parmak uçlarımla hafifçe kolunu sevdim.
Uyandırmadan kalkıp kapıyı kapattım, mutfağa yöneldim. İlk gün kahvaltısına soyundum. Çekip aldım bıçağı. Çeri domateslerden bir kalp, ortasına peynirler… Dün gece eş dost, akraba, gülen yüzler, tebrikler… Kelebeklerin uçup konduğu bir gece… Etrafımda sarı, mavi, mor renkte binlerce kelebek. Bak şimdi, yanaklarım kızardı, ateş bastı her yanımı. İlk gecenin yanaklarıma bıraktığı pembelik, bir tebessüm oldu yüzümde. Babamla göz göze geldik, dudakları arasında bir kelime titriyordu. Erkan’a döndü, elimden tuttu, gözünde düştü düşecek bir damla. “Oğlum, sen de evladımsın artık. En kıymetlimi sana emanet ediyorum,” derken Erkan gözünü babamın tuttuğu elime dikmişti. Canım babam. Bak şu huysuz göz yaşlarına, yürüyecekler yine. Neyse neyse bugün oturun yerinize. Baba evinden ayrılırken yeterince huysuzluk yaptınız zaten.
Şeyda, bir şirketin satın alma departmanında şefti. Salı günleri ürün tedarik toplantısı için örnekleri masaya döker, ekibiyle başına otururdu. Masanın üzerine şirket logo örneklerini tek tek dizerdi; şekilleri yan yana koyar, uzaktan yakından incelerdi. İhtiyaçları tedarik edecekleri firmaları not edip karşılarına da tek tek model özelliklerini yazardı.
Hatırladım o günü, sonrasında Zeynep’le de Erkan’la da defalarca konuşmuştuk, unutmadım, her anı aklımda. Gözlüklerimi elimde tutmuş Zeynep’e, “Canım, paketlemede Erkan etiketin getirdiği çalışmayı düşünelim?” deyip firmanın kartını uzatmıştım. Zeynep, Erkan’ı arayıp “Selamlar, Ambalaj etiketi örneğinizi beğendik, müsaitseniz çarşamba 11.00’de bekliyoruz,” demişti.
İşte o an kader; bir etiket gibi iz bırakacak Erkan’ı Şeyda’nın hayatına soktu. Üç ay içerisinde el ele tutuşup sokaklarda gezildi. Kafede karşılıklı otururken masada parmaklar değdi, gözler birbirine sarıldı. Sonraki günlerde uzun uzun telefonda kıkırdamalar, sen kapat demeler… Günaydın mesajlarına sözler dizmeler, ofise gelen orkideler, tanışan aileler, el öpmeler, söz yüzüğü seçmeler, nikah için evrak tamamlamalar…
Aynen bu hızda geçti her şey. İlk gece birlikte olduğumuzda kulağıma, “Ömrünün sonuna kadar benimsin!” diye fısıldadı Erkan. Pembe bulutlar düştü tenime. O gece bulutların üstünde, oradan oraya… Son tabağı koydum masaya. Kalpli tabakta çeriler, kelebek model reçellikler, isimlerimizin yazılı olduğu peçeteler… Gittim, öperek uyandırdım onu. Ağır ağır açarken gözlerini, ışıl ışıl aşk aktı gözlerime. Yüzüme gelen saçımı kulağımın arkasına topladı, incitmekten korkar gibi parmaklarının tersiyle okşadı yanağımı. Parmaklarını öpüp elinden tuttum, mutfağa geçtik. Masayı görünce, “Dışarıda kahvaltı yapardık, ilk günden çok yormuşsun kendini,” dedi. Belimden kavradı, beni kendine çekip öptü. Yatak odası bize sesleniyordu.
Bir varmış bir yokmuş…Yine bir kadının etrafına ağlar örülmüş.
Günler mevsimler evimizin penceresine dokunup dokunup geçiyordu. Yağmurun tıkırtısı, rüzgârın perdeleri oynatışı… Evliliğimizin ilk yılının sonuna doğru bir şeyler değişmeye başladı. Öyle vurma, kırma falan gelmesin aklınıza. Bu başka bir şey. Bir akşam, buharı üstünde bir bardak çayı elinde evirip çevirirken, “Çalışmasan mı artık?” dedi Erkan. Sevgi ve merak dolu bir bakışla döndüm. Çok yorulduğumu ve kendime zaman ayırmam gerektiğini söyleyerek kurduğu o uzun cümleler, zihnimde bir sis oluşturdu. O sis öyle sardı ki etrafımı, nereden nefes alsam her zerrem, aslında Erkan haklı, demeye başladı. Bunca zaman o kadar koşturma, çektiğim ağız kokuları, okuduğum okullar, ailemin katlandığı maddi sıkıntılar… Bunca zamanlık koşturmaca, el alemin çektiğim bunca ağız kokusu, bitirdiğim okullar, ailemin katlandığı maddi sıkıntılar… Hepsi toplanıp karşıma oturdu. “Ne demek işi bırakıp koca eline bakmak?” diye bağırdılar suratıma. Kulak asmadım. Etrafımda gezinen ne kadar bit yeniği varsa her birinin üstüne basıp tüm gücümle çevirdim ayağımı. Nasılsa her ay başımıza ekşiyen ev sahibimiz yok rahatlığına yaslandım. Çok iyi kazandığı için geçim derdi için de bastım sil tuşuna. Her durum mantık tahtına oturunca, olabilir aslında diye kendimi ikna ettim. Bir de birkaç yıl ötemde, halının üzerinde, bir çift cennet kokulu pembe çorap arkamdan itince yüzüme bir tebessüm yayıldı.
Erkan, eve gelir gelmez Şeyda’nın telefonunu çaktırmadan sessize alırdı. Telefona gelen aramaları, mesajları dudaklarını ısırarak tek tek incelerdi. Bir keresinde Arda’nın aradığını görmüş, sağa sola bakıp meşgule atıvermişti. Başka zaman Zeynep’ten gelen bir mesajı, “Bi düşmediniz yakamızdan,” diye mırıldanarak sildi. Bir gün eski iş arkadaşları bir araya gelmek için plan yaptı, Şeyda’yı da davet ettiler. Eşi, o gece bir iş yemeğine katılmaları gerekeceğini… Bir başka gün kızlar aradı, bu gece yeni açılan bir mekânda yemek yiyeceklerini söyleyip onun da gelmesini istedi. Şeyda, elinde çanta kapının önünde çıkıyordu ki Erkan, eli şakağında “Çok kötüyüm, başım çatlıyor,” dedi. Şeyda, çantasını kenara koydu, kızlara eşinin hasta olduğunu yazdı. Sinsi ağlar örüldükçe etraf kararıp görüş menzili uçup gitmekteydi.
Evet, tam da böyle oldu. Düştüğüm ağda, gözlerim elimden alınmıştı. Ta ki geçenlerde iş yerinden Zeynep uğrayana kadar. Kahve içerken, “Hafta sonu pikniğe gittik şelale tarafına,” dedi. Bir anda konuşmaktan vazgeçti, odadaki düğün fotoğraflarına daldı. Yüzünde bir yerde her şey ne de yerli yerinde ama bir tek yaşayan ruhu yok, istemem deyişini yakaladım. Bakışlarının bir köşesinde, her şeyin ne kadar kusursuz ama bir o kadar da ruhsuz olduğunu; ‘ben böyle bir hayat istemem’ diyen o sessiz reddedişi yakaladım. Konuşurken gözlerini kaçırıyordu. Davet edilmediğim için yüzüm düşmüştü, bu defa ben çaktırmamaya çalıştım. Gergin ziyaret Zeynep’in, “İşlerim var,” demesiyle son bulunca telefonumu aldım.
Aslında pek sosyal medyayı takip etmem, kim ne paylaşmış umurumda değildir. Aklıma şüphe bulutları taşıdı Zeynep’in eve soktuğu rüzgâr. Instagram’a girdim. Zeynep yok, Arda yok, Serap yok, o yok bu yok… Ailem dışında kimse yok. Ayarlara baktım. Her şey normal gözüküyordu. İnternete koştum, siz takipten çıkarmadıkça… Bir bit yeniği omzunda yükü geldi kuruldu dizime. Bir bit yeniği, omzundaki o ağır yükle gelip kuruldu dizime. Onlarca sayfa gözlerimin önünde. Parmaklarım kasıldı sayfa sayfa. Oku oku oku. Hep aynı. Akın akın bit yenikleri sardı etrafımı. Aldım ezdim birkaçını. Bir umut ışığı arandım. “Takipten çıkarmadıkça…” diye yazıyordu her sitede. Şüphe bulutları odayı sarıp gelinle damat fotoğrafının üstüne toplandı. Düşünmek istemedim, başım döndü. Bit yenikleri… Bir tane daha geldi. Bir tane daha bir tane daha… Her gün telefonumu elinde görüyordum ama aklıma hiç gelmemişti böyle bir şey. “Aklına sıçayım, aklına Şeyda…” diye mırıldandım. Bir bardak su doldurdum, bir kısmı doldururken bir kısmı içerken döküldü. Başımı eğdim, yüzümü kapadım ellerimle. Ağladım, rahatladım biraz. İçimde yere saçılan ne varsa tek tek topladım, silkeledim aylardır biriken tozlarını. Pencerelerimi açtım, içimin havası değişsin istedim. Pembe bulutları da saldım dışarı. Damarlarımda dolaşan pembe bulutları da bit yeniklerinin önüne attım. Zehirli bir düşün tam ortasında buldum kendimi. Varlığıyla boğan bir sarmaşık, usul usul sarmıştı benliğimi. Ellerim kanayana kadar çektim attım her bir dalını.
Akşam, ruhumu enfes bir sofraya dizdim. Erkan’ın sevdiği biber dolması ile cacığa gizledim gerçekleri. Erkan’dan köşe bucak sakladım bit yeniklerini. Üstlerini örttüm. Kimini de gömdüm gözlerimin arkasına. Ertesi gün Zeynep’i aradım, biraz üstüne gidince içindekileri döktü ortalığa. Herkesi tek tek hayatından çıkaran benmişim, Erkan’a kimseyle görüşmek istemediğimi söylemişim.
Zihnimdeki bit yenikleri her yerdeydi artık. Zeynep konuşurken tırnaklarımı kemirdim, o kusursuz oda çürüyüp parça parça döküldü önüme. Pembe bir ağ, beni sırtımdan tutup yere savuruyor, zerre zerre soluğumu boğazıma tepiyordu âdeta. Koyu şüphe bulutları göz yaşlarımda dalgalanıp duruyordu. Ölsün istedim Zeynep. Yiyecek tırnağım bitti, sus artık Zeynep, demek istedim. O değil ben susuyordum.
Bir tıkırtı geldi. Kapandı kapı, peşi sıra bit yenikleri koşturdu odaya doğru. Odanın eşiğinde onları kovalayan Erkan’ı gördüm. Telefonu kapadım, üstüm başım yaş içinde. Ağzım tırnak dolu. Bit yenikleri arkama sığınmış. Gözyaşlarımı sildim elimin tersiyle. Delirdim. Sehpadaki gelin damat çerçevesini duvara fırlattım. Ortadaki sehpayı devirdim, “Kimsin sen? Demek ben çalışmayıp kendime zaman ayırayım, sen de beni seviyorsun ha!” Kollarını açmış, “Sakin ol,” diyordu şaşkın şekilde.
“Çekil önümden gidiyorum, peşimden gelme, bu iş bitti, boşanıyoruz.” Bunları duyunca Erkan, bir an donup kaldı, sonra gitmemi engellemek için yolu kesti ve kollarıma yapıştı. Sarılmak için kollarını boynuma dolamaya çalıştı. İttim. Bırakması için çırpınmaya başladım. O zaman gözü döndü. “Gidemezsin, ömrünün sonuna kadar benimsin,” diye bağırdı mağdur edilen kendisiymiş gibi. Sıyrılıp kurtuldum kollarından. Dizlerinin üstüne çöktü, başı ellerinin arasında. “Ömrünün sonuna kadar benimsin,” deyip duruyordu. Ayaklarımı yere vura vura geçtim yatak odasına. “Neymiş çok yoruluyormuşum, ömrümün sonuna kadar onunmuşum!” Söylene söylene titreyen ellerimle üç beş kıyafet doldurdum. Önüme gelen her şeyi saçtım etrafa. Aptallığım doluştu çantaya, çektim fermuarı. “Babamlara gidiyorum, şeytan görsün yüzünü,” diye bağırdım ve tüm gücümle kapıyı vurup çıktım! Bir taksi çevirip, “Otogar,” dedim.
Bir varmış bir yokmuş. Yine bir kadın… Uluorta…
Bankın soğuk demir ayağını tutuyordum güçsüz elimle. Kalkmak, yoluma devam etmek için her zerremle kıvranıyordum. Tam karşımda otogarın birçok yerinden görünen dört taraflı saati, etrafımda insanlar… Çantam ayaklarımın ucundaki duvar dibinde… Gözlerim, otobüs hareket saatlerini gösteren koca ekranda. Otobüs saatimi arıyorum. Bir netleşse bir netleşse gözlerimde ekran, her şey yoluna girecek aslında. Kalkacak, savrulan çantamı toplayacak, on yedi numaralı koltuğa oturacak, canım babama gidecek, “Olmadı baba, dayanamadım, boğuldum,” diyecektim. Bir netleşse şu ekran gözlerimde. Ah, bir netleşse… Elimi çekerdim karnımdan, kalkardım yerimden, silkelerdim üzerimdeki kanı elimle. Kan gölüne dönmüş yerlere basmadan uzanır alırdım çantamı. Toparlardım oraya buraya dağılan çamaşırlarımı. Güzelce yeniden katlardım her birini. Yerine yerleştirir, pardon geçebilir miyim, deyip kenardan otobüsüme doğru giderdim.
Gözlerimi kırptım bir daha, netleşsin istedim ekran. Hayattan durmadan soğuk sızıyordu bedenime. Annem az sonra, yine üstün açık yatmışsın, diye örter üstümü. Nefes almaya çalıştım bir kez daha. Ağzımdaki tadı sevmedim. Ağzımın kenarından neyse de oradan üstüme başıma bulaşmasaydı keşke. Gidince annem söylenecek yine. “Ah be kızım bir kere de okuldan eve temiz gel!” “Anneee!” Bir damla yaş üzüldü yanağımdan.
Oradaydım, tüm kapıları tekmeledim, o kapıdan diğer kapıya, ama aşamadım içine düştüğüm çemberi. Soluk soluğa oradan oraya koşturup çıkış ararken ne olduğunu anlayamadım. Gözleri kan çanağı, alnındaki damarlar cehennem yoluna dönmüş Erkan, “Gidemezsin,” diye bağırdı önce. “Bırak beni,” diye yardım dilendi Şeyda. Etrafında olanlardan biri telefonuna bakmaya devam etti, diğeri kâr zarar hesabı yaptı bana bir şey olur mu acaba diye; öteki, karı koca arasına girilmez, dedi. Az uzakta olanlardan yılan dilli biri, “Gör ki kadın ne yaptı da adam bu hale geldi?” dedi lağım kokan ağzıyla. Hemen yanındaki şeytan kılıklı teyze, “Karışmaya gelmez yavrum,” dedi çantasını sıkı sıkı tutarken. O sırada Erkan, Şeyda’nın elinden çantayı aldı, savurdu duvar dibine. Çantada birkaç parça eşya savruldu etrafa. İç çamaşırlarını gördü Şeyda. Aynı anda Erkan da. Şeyda utandı, Erkan kızardı. Şeyda, çamaşırlarını toplamak için sırtını döndü, yürüdü. O an elini beline götürdü Erkan. Mutfak bıçağı örter sandı ayıp dediği şeyi. Uzandı, hızla tuttu kolunu Şeyda’nın. Kendine çevirdi, Şeyda durdu, parıldayan metale takıldı gözü. Aşk dolu o ilk gecenin sabahında kahvaltı hazırladığı bıçaktı bu. Kalp şeklindeki o çeri domatesler, aşk dolu o ilk gece… Gözleri kan suyuna dalmış Erkan, bıçağı sokarken ben sana demiştim: “Ömrünün sonuna kadar benimsin!” sözleri cehenneme son taşı dizdi. Beş kez aynı hareketi yaptı.
Duydum ben, oradaydım. Bağırmıştı Erkan. Elinde telefon olan çekim yaparak uzaklaştı. Orada tam da Şeyda’nın zihnindeydim. Teyze, dükkâna girdi. Elim kolum bağlı olanı biteni izledim. Esnaftan biri polise seslendi. Kaçmak istedim ama tüm kapılar kapalıydı zihninde.
Şeyda yerde kanlar içinde yatarken haber kanalı yayına başladı. Şehir otogarında bir kadın cinayeti…


















