
Söyleşi: İlknur Aydın Öziğci
İki Bıçağı Birbirine, 2026 Mayıs ayında Budala Kitap etiketiyle okura ulaştı. Bu romanın ortaya çıkış hikâyesinden biraz bahseder misin? Romanı okurken uzun süre zihinde taşınmış, üzerinde sabırla çalışılmış bir hikâyeyle karşılaştığımız hissi oluşuyor. Bu hikâye senin için nasıl başladı? İlk kıvılcım neydi? “İki Bıçağı Birbirine” hangi ihtiyaçtan, hangi sorudan ya da hangi duygudan doğdu?
İki Bıçağı Birbirine uzun zamandır zihnimi kurcalayan aidiyet duygusu üzerinden kurduğum bir hikâye. Bir eve, aileye, topluma, bir ülkeye ait hissetmek nasıl mümkün olur ya da olmadığında ne olur? İki kardeşin evlerine, birbirlerine, ebeveynlerine besledikleri aidiyet duygusunun tam tutmamış, eksik kalmış tarafları üzerine düşünmemle böyle bir roman ortaya çıktı. Ailede olduğu gibi toplumda da bir arada yaşıyoruz ama herkesle, her şeyle kendi durduğumuz yerden bağ kuruyor, aidiyet geliştirmeye çalışıyoruz. Her birimiz durduğumuz biricik yerleri merkez alınca da bağlar tehlikeli, bizler birbirimize karşı öfkeli oluyoruz. O merkez aldığım, sabitlendiğim yeri fark etmekti niyetim. Melih ve Çiğdem’in, iki kardeşin oldukları yer hem aynıydı hem çok farklı. Kendi aidiyetimi yönetmek, meselemi biraz deşmek isterken onların hikayesinde buldum kendimi. Bir ailenin içinde. Ne de olsa her şey orada başlıyor.
Kadın yazarların erkek başkarakterler yaratmasını her zaman ilgi çekici bulmuşumdur. Melih çok inandırıcı ve iç sesi oldukça güçlü bir karakter. Onun zihninde dolaşmak, onun öfkesiyle, kırgınlığıyla ve çelişkileriyle yaşamak seni zorladı mı? Yazarken kendini Melih’e yakın hissettiğin anlar oldu mu?
Kıyasıya eleştirdiğimiz ebeveynimizle daha fazla benzerliğimizin olması bence trajikomik. Melih, tam da olması gerektiği gibi, bazı yönleriyle babasına benzeyor. Melankolik bir yanı var. Melih’in erkek melankolisiyle kendi kadın sesimi ayırmam gereken alan tam bir mayın tarlasıydı. Onun zihnine erkek olarak girip dilini erkek dili yapmalıydım ve bu benim için kolay olmadı. Çünkü itiraf etmem gerekecek, ben karakter olarak savruk, melankolik Melih’ten ziyade kontrolcü, köşeli Çiğdem’e daha yakınım ve ona daha yakın hissederken Melih’in yamacında dolanmam kendimle mücadeleye girişmem demekti. İkisine de eşit mesafede durmaya çalıştım. Yazar olarak onların arasında sesimle dâhi olmamaya, iki kardeşi kendi hallerine bırakmaya gayret ettim.
Romanın sonlarına doğru Sezer, “Hikâyelerimize de annelerimizden başlayalım.” diyor. Oysa roman boyunca Melih’i babasının çalışma odasında, kitaplarının arasında, evin içinde, Sezer’in hikâyesinde ve kendi rüyalarındaki Minotor’un peşinde görüyoruz. Bütün bunları düşündüğümüzde insanın aklına şu soru geliyor: Melih’in yolculuğu gerçekten babaya doğru mu ilerliyor, yoksa bütün o öfkenin, kırgınlığın ve hesaplaşmanın ardında hâlâ annesini arayan bir çocuk mu var?
Melih babası üzerinden kendini konumlandırırken aynı anda ergenlik döneminde kaybettiği annesiyle ilişkisini de yeniden düzenliyor. Yeni bir babayla birlikte yeni bir anneyle de karşılaşması onun anneyle olan bağını başka bir gözle değerlendirmesini sağlıyor. Bu durumda rota yeniden oluşturuldu. Aslında kendisini hep babasının üzerinden var etmeye çalışırken annesini de ölçek almaya başlaması bundan. Bu durumda anneye dönük arama hep varken daha da belirginleşti diyebiliriz.
Melih, Çiğdem ve Sezer’in ortak bir babaları var ama roman ilerledikçe insan şu duygudan kurtulamıyor: Sanki hiçbirinin aynı babası yok. Acaba kardeşler gerçekten aynı ebeveyne mi sahip olurlar? Yoksa bir annenin ya da babanın çocuklarına karşı geliştirdiği farklı sevgiler, farklı suskunluklar ve farklı beklentiler, onları her çocuk için başka bir anne baba haline mi getirir?
Ben ailede her bireyin kendine özgü bir hikâyesi olduğunu düşünüyorum. Hikayeleri belirleyen yaşanmışlıklarıysa, her çocuk bir öncekinin kardeşi de oluyor aynı zamanda ve yeni bir katmanla yazıyor hikayesini. Bir ailede ilk çocuk, henüz anne baba olmamış ebeveynlerin çocuğuyken, ikinci çocuk tek çocuklu ebeveynlerin çocuğu oluyor ve üçüncü de iki çocuklu ebeveyne geliyor. Bunların her biri, hikâyenin sıyırıp atılabilecek ya da tortusuyla sertleşebilecek katmanlarını oluşturuyor. Bu durumda sevgiler de beklentiler de suskunluklar da ayrışıyor. Doğal olarak öz anne babalarımız bile aslında farklı ebeveynlerimiz olabilir.
Melih ve Sezer birbirlerine “İkimiz de aynı babanın kırgınıyız.” diyebiliyorlar. İnsan bazen bir başkasında kendine ait bir yarayı tanıdığı için mi yakınlık hisseder? Ve kardeşlik, kan bağından önce birbirinin acısını tanıyabilme yetisi olabilir mi?
Melih ve Sezer’in ortaklaştığı yerde acıma duygusunun belirgin olduğunu düşünüyorum. Melih labirentte tek olduğunu düşünürken aslında yalnız olmadığını keşfetti. Kendine acıyarak büyümüştü, o acıma duygusunu yeniden tartmak zorunda kaldı. Kendi labirentlerimizi biliyoruz oysa herkesin kişisel labirentleri var ve tüm bu labirentleri kapsayan devasa başka bir labirent. Bunun farkındalığı bence ölçüsüz acıma ve ihtiyaç duyulan empati için faydalı olabilir. Kimi seçilmiş kardeşlik dediğimiz arkadaşlıklarımız da bu ortak acı malzemesinden imal değil mi?

Mitolojik hikâyelere de yer veren bir roman var elimizde. Melih’in rüyalarındaki Minotor ve daha sonra Sezer için kullandığı “Bir nevi Minotor’du.” ifadesi birlikte düşünüldüğünde insanın aklına şu soru geliyor: Toplumlar ve aileler kendi düzenlerini sürdürebilmek için bazı hayatları görünmez kılmaya, bazı insanları ise labirentlere hapsetmeye ihtiyaç duyarlar mı? Çünkü Minotor mitine baktığımızda, ortada yalnızca bir canavar değil, onu yaratan bir iktidar, onu saklayan bir labirent ve düzenin devamı için kurban edilen insanlar görüyoruz. Bu açıdan romanda asıl soru Minotor’un kim olduğu değil de Minos’un kim olduğu sorusu olabilir mi?
Minos’un erki, labirenti inşa eden Daidalos’un yeteneği, Minotor’a kurban gönderen haraca bağlanmış Atinalılar… Hepsi Minotor’u orada tutmak ve Minos’un iktidarının devamını sağlamak için. Birkaç isim değişikliğiyle günümüze uyarlanıp alegorik bir hikâyeye dönüşebilir. Bunun aile düzeyinde de ihtimal dahilinde olduğunu düşünmek çok makul. Ailelerde iktidarını korumak için bireylerden birini ya da birkaçını ötekileştiren ebeveynler vardır, ki çoğu zaman bu, babadır bence. Ailedeki otorite figürle ülkeyi yöneten erkin aynı mayaya sahip olduğunu hatta zaman zaman aynı dili kullandığını görmek mümkün. Ayrıca aile içinde manipülasyonu tanıyamadığımız için toplum olarak politik açıdan manipüle olmaya çok müsait olduğumuzu da düşünüyorum. Algılarla, kandıran, kandırılan liderlerle yönetilen milletleri düşünün. Hane içindeki meselelerin topluma yansıması kaçınılmaz.
Çiğdem’in de babasının kusurlarıyla yüzleşmesinden sonra Melih’in “Şartlar eşit.” demesi bana çok çarpıcı geldi. Ardından gelen “İki bıçağı birbirine sürter gibi yaşadık. Bilenerek geldik bu yaşlarımıza. İkimiz de keskiniz artık.” cümlesiyle birlikte romanın adı da başka bir anlam kazandı benim için. Çünkü burada yalnızca iki insanın birbirini yaralaması değil, aynı zamanda hayal kırıklıklarıyla, eksik kalmış hayatlarla ve yıkılmış baba imgeleriyle bilenmiş iki insan görüyoruz. Acaba “İki Bıçağı Birbirine” başlığındaki iki bıçak, birbirini kesen iki insanı değil; hayat tarafından farklı yerlerinden yaralanmış, sonunda aynı yalnızlıkta ve aynı hayal kırıklığında buluşmuş iki insanı mı anlatıyor?
İki kardeş eşit şartlarda büyümemiş dolaysıyla eşit yaralar almamış, eşit derecede güçlenmemiş gibi görünseler de babanın başka bir versiyonuyla tanışarak, bu ortak şaşkınlık, bu hayal kırıklığı sayesinde eşitlenmiş oldular. Hikâyenin sonlarına doğru ikisi de kendilerince keskinler.
Ancak empati kuramadan, birbirlerini anlayamadan büyürken hırçınlaştıkları için bıçakların nasıl kullanılacağı başlarda muammaydı. Birbirlerini kanatabilecek kadar keskinler ama aynı zamanda birbirlerinin irinli yerlerine atacakları kesiklerle ağrılı iltihaptan da kurtulabilirler. Bıçak metaforu bendendi, nasıl kullanacaklarını karakterler tayin etti.


















