Yelina Tayfur: “Dünyadan Sonra Bir Yer” adı gibi: ne tam burada ne tam orada olan, hem fiziksel bir mekân hem zihinsel bir eşik, bir hayalet bölge”

Temmuz 3, 2026

Yelina Tayfur: “Dünyadan Sonra Bir Yer” adı gibi: ne tam burada ne tam orada olan, hem fiziksel bir mekân hem zihinsel bir eşik, bir hayalet bölge”

Yelina Tayfur’un Dünyadan Sonra Bir Yer adlı öykü kitabı İletişim Yayınları tarafından yayımlanmıştı. Yazarla son kitabı ve yazarlık tecrübeleri üzerine konuştuk.

Söyleşi: Mehmet Aziz Seyrek

Öykülerinizin bir araya geliş sürecini düşündüğünüzde, Dünyadan Sonra Bir Yer’in o ilk “toplanma” anını ve “ara mekânlarda” gezinen bu metinleri bir arada tutan ana fikrin doğuşunu nasıl anlatırsınız?

Dünyadan Sonra Bir Yer’deki öyküler farklı dönemlerde yazıldı. Onları en baştan birbirine bağlama amacıyla yola çıktığımı ya da hepsini ortaya çıkaran tek bir ortak fikir olduğunu söyleyemem.

Gündelik hayatın içinde farkında olmadan beni durduran yerler, insanlar, nesneler, kesitler oluyor. Yakınlarım “dalıp gitmelerimi” iyi bilir; başta alışmakta zorlandılar ama zamanla beni kendi hâlime bıraktılar. Bir bakıma iki farklı yerde yaşıyorum: zihnimin içinde ve gerçek hayatta. Bu kopukluğun dezavantajlarını hep yaşadım ama kurmaca için iyi bir yanı da var. Yolumu kesen o kesitler tek başlarına bir fikir taşımasa da bende bir duygu uyandırıyor. Ya da bir tür “buraya bak” ihtarı gibi çalışıyor. Zihnimin içinde bir fotoğraf arşivi olduğunu hayal ediyorum. O arşivden çıkan kareler zamanla yan yana geliyor; karakterlere, hikâyelere, metinlere dönüşüyor. Aslında bu yüzden öykülerin bir “ara mekân”dan çıktığını söyleyebiliriz. “Dünyadan Sonra Bir Yer” adı gibi: ne tam burada ne tam orada olan, hem fiziksel bir mekân hem zihinsel bir eşik, bir hayalet bölge.

İlk kitapların genellikle yazarın yıllarca biriktirdiği tortuların izini taşıdığından hareketle; öykülerinize dışarıdan baktığınızda, bu metinlerde tekrar yüzeye çıkan temel edebi “takıntılarınızı” nasıl tanımlarsınız?

Takıntı çok… İlk fark ettiğim şey “görünmezlik”. Örtük şiddet biçimleri, saklananlar, unutulanlar, olağanlaşmış baskı, söylenmeyen cümleler, duyulmayan sesler tekrar tekrar geri dönüyor. Buna paralel olarak sessizliğin de bir eylem biçimi gibi işlediğini görüyorum. Söylenmeyeni söylenenden daha ağır tutan bir dil kurma isteğim olmuş. Bunlara eşikte kalma hâlini ve nesneler üzerinden aktarılan hafızayı da ekleyebilirim.

Bir de fark ettim ki devrik cümlelerden hep kaçınmışım. Bu da yapıya ilişkin bir tür takıntı sayılabilir belki.


Öykü türünün talep ettiği mesai ve iç disiplin bağlamında; yazım sürecindeyken bir fikrin genişleyip başka bir türe evrilmek yerine, tam o hacimde kalıp bir “öykü” olarak tamamlanması gerektiğine karar verdiğiniz o kırılma noktasını nasıl tarif edersiniz?

Bunu hâlâ sorguluyorum. Bazı öykülerin bittiğini net bir biçimde hissettiğim oluyor; noktayı koyuyor, dosyayı kapatıyorum. Ama ertesi gün tekrar başına oturursam bittiğinden emin olduğum o öykü üzerinde yeniden çalışırken bulabiliyorum kendimi. Yani tek bir kırılma anı olmayabilir.

Yayınevi sürecinde editörüm dosyada sevdiğim bir öyküyü çıkarmayı önerdiğinde şaşırmıştım, çünkü bana güçlü bir metin gibi geliyordu. Geçenlerde o öyküyü tekrar okudum ve oturup üzerine dört bölüm daha yazdım. Gerçekten gideceği başka bir yer varmış.

Hikâye kendi türünü seçiyor aslında. Bazen bunu kendimiz deneye yanıla keşfediyoruz. Bazen de yazdığımız şeye fazla tutunuyoruz, o zaman dışarıdan bakan güvenilir bir gözün yönlendirmesi çok şey değiştiriyor.

Yazının “görünmeyeni görünür kılma” gücüne inanan bir yazar olarak, kalemi elinize aldığınızda bilhassa görünür kılmaktan kaçındığınız ve okurla aranızda “loş” bırakmayı tercih ettiğiniz alanların sınırlarını nasıl belirliyorsunuz?

O “loş” bıraktığım alanlar genellikle olayın kesin bilgisiyle ilgili oluyor. Ne oldu, nasıl oldu, kim ne kadar suçlu… Özellikle şiddetin ya da kaybın kendisini bütün açıklığıyla göstermektense, geride kalanlara bakmayı tercih ediyorum. Okurun kendi hayal gücüyle doldurduğu alan, benim cümlelerimin asla ulaşamayacağı bir gerçekliğe ulaşabiliyor. Bunu ne kadar bilinçli yaptığım da tartışılır elbette. Ama ben de bir okur olarak yoruma, itiraza, kaçışa yer bırakan metinleri seviyorum.

“Merkezin” uzağında yer alan karakterlerinizin taşıdığı dışarıdalık hissi, görünmezlik ve kadınlık deneyimiyle birleşiyor. Kurduğunuz dildeki bu ortaklaşan etkinin kaynağını, karakterlerin kendi sesleriyle sizin dünyayı algılayış biçiminiz arasındaki ilişkide nasıl yorumlarsınız?

Evet, bu üçü hep iç içe. Dışarıda kalmak sürekli müzakere gerektiren bir durum. Sabit bir konum değil yani. Karakterlerin sesi de bu yüzden bir “kurban” sesi değil. Asil’de ya da Bilinmeyen İnsanlar Ülkesi’nde olduğu gibi, “merkez” onları görmese de onlar kendilerini ve birbirlerini görüyor. Görülmemek, kişinin kendine ve başkalarına dair bilgisini tamamen ortadan kaldırmıyor. Hatta bazen başka bir bakış biçimi, başka bir yakınlık imkânı yaratıyor.

Benim dünyayı algılayışımla onların sesi arasındaki ortaklık da bu olabilir: Bakılmayanın da bir bakışı var. Ve o bakış, anlatıyı yeniden kurabilir.  

Metinle aranıza giren zaman mesafesinden baktığınızda, Dünyadan Sonra Bir Yer’in sizde bıraktığı tortunun bugünkü yazarlığınızı ve peşine düştüğünüz yeni arayışları nasıl şekillendirdiğini söyleyebilirsiniz?

Dünyadan Sonra Bir Yer oldukça uzun bir zamana yayılmış bir çalışmanın ürünü. Geriye dönüp bakmak, metinle araya belli bir mesafe koymak çok şey öğretiyor. Nereden yola çıktığımı, hangi seslerin tekrar ettiğini, hangi meselelerin bende daha kalıcı bir yer tuttuğunu daha iyi görmeye başladım. Yazarken sezgisel olarak yaklaştığım birçok şeyin aslında yazı dünyamı sandığımdan daha çok belirlediğini fark ettim. Bugün yazarken sanırım artık kendi iç dinamiklerimin biraz daha ayırdındayım. Yine de kitabın bende bir tamamlanma hissi yarattığını söyleyemem. O kapı aralık kalacak gibi. Hep yeni sorular getirecek.

Son yıllarda öykü yayıncılığında ve okur ilgisindeki belirgin hareketliliğin içinde, çağdaş Türkçe öykünün bugün size en heyecan verici ve en “canlı” gelen tarafını nasıl ifade edersiniz?

Çağdaş Türkçe öykünün farklı seslere alan açması heyecan verici. Tek bir öykü anlayışından, tek bir merkezden söz etmek mümkün değil; farklı biçimler, diller, meseleler yan yana durabiliyor. Bana canlı gelen biraz da bu: Öykünün belli bir tarza, belli bir anlatma biçimine sıkışmaması. Değişen, kendine yeni yollar arayan bir tür olması.

Yorum yapın