Öykü: Av | Hasan Hüseyin Akkaş

Haziran 26, 2026

Öykü: Av | Hasan Hüseyin Akkaş

Önceki gecenin küçük çaplı katliamının kahredici etkisinden kurtulamayan Nezih, bir eli çenesinde, diğeriyle kalem çeviriyordu. Gözleri önündeki projede olsa da zihni çok başka yerlerdeydi. Seramik kupasındaki çayı yudumlamamış, ekmek arası kaşar peynirinden bir parça bile koparmamıştı. Yüzü solgun, genel hali yorgundu, dikkatini bir türlü toplayamıyor, işine odaklanamıyordu.

Yetişmesi gereken bir proje vardı ve hafta sonuna kadar teslim etmesi gerekiyordu. Bir müddettir işini aksattığının farkındaydı, bu yüzden bölüm şefi bilhassa onun üzerinde baskı kuruyordu. Eğer yetiştiremezse uyarılacağını biliyordu. Tam projeye odaklanmak için kafasındaki düşünceleri savuşturmaya çalışıyordu ki telefon çaldı.

Arayan Vural’dı. Nezih, ekrana bakıp cevap verip vermemekte tereddüt etti. Telefon bir müddet ısrarla çaldı, sonra sustu. Aradan birkaç dakika geçmeden cihaz yeniden titremeye başladı. Nezih bu kez açmak zorunda hissetti kendini.

“Efendim Vural.”

“Yahu Nezih, niye açmıyorsun şu telefonu?”

“Açmaz mıyım arkadaşım, tuvaletteydim. Geldim ki telefon çalıyor, hemen açtım.”

“İyi de az önce de aradım, açmadın. Neyse. Merak ettim sadece. Akşama hazır ol, yine av var. Bu sefer farklı bir bölgeye gideceğiz.”

“Şey Vural, ben gelmesem diyordum. Biraz yorgunum, başım da çatlıyor zaten. Başkasıyla gitsen olmaz mı?”

“Bırak oğlum şu gelmesem lafını. Tabii ki yorgunluk olacak, dere tepe sabaha kadar koşturuyoruz kolay mı avlanmak? Hem sen benim en yakın arkadaşımsın. Senin gibi güvenecek, kafa dengi adamı nereden bulacağım bu devirde? Sensiz tadı tuzu olmaz bu işin, akşam muhakkak bekliyorum, ona göre.”

Nezih, Vural’ı kıramazdı. Sevmediği, hoşuna gitmeyen bir şey de olsa “yapmam” diyemiyordu. Uzun yıllar sonra tekrar buluşmuşlardı ama kökleri çocukluğa dayanan bir hukukları vardı. İlk gençlik yıllarına kadar o kadar yakındılar ki, öz kardeş olsalar birbirlerine bu kadar düşkün olmazlardı. Kendi aralarında kan kardeşi bile olmuşlardı. Beraber haytalık etmiş, harçlıklarını son kuruşuna kadar paylaşmış, mahallenin çocuklarına birlikte posta koymuşlardı. Sonra ailevi nedenlerle yolları ayrıldı, Nezih başka bir şehre taşındı. Aradan geçen uzun yılların ardından okuyup harita mühendisi olarak şehre geri dönünce yolları Vural ile yeniden kesişti.

Eskiden olduğu gibi samimiyetleri devam ediyordu ama karakterleri değilse de ilgi alanları artık çok farklıydı. Vural esnaflık yapıyor, günlerini çoğunlukla kahvede ya da arkadaşlarının yanında geçiriyordu. Nezih ise kitap okuyor, film izliyor, zihnini sürekli bir şeylerle meşgul etmeye çalışıyordu. Devlet dairesindeki mühendisliğini sadece mecburiyetten sürdürüyordu, aslında ideali özel sektörde çalışmaktı ama bu şimdilik mümkün görünmüyordu. Bir yere bağlı kalmak, makine gibi çalışmak ona göre değildi. Vural ile ortak yanları pek kalmasa da sık sık buluşuyorlardı. Nezih’in işi araziyle ilgili olduğundan dağ taş dolaşmaktan zevk alıyordu. Birlikte mangal yapıyor, doğa yürüyüşlerine çıkıyor, arada bir de ava gidiyorlardı. Önceleri sorun etmese de son zamanlarda bu av işi Nezih’i rahatsız etmeye başlamıştı. Yine de kendini mecbur hissederek Vural’a olumlu cevap verdi.

“Tamam Vural, tamam geliyorum. Yine aynı saatte, aynı yerde mi?”

“Evet. Bu sefer yanına bira ve çerez de al, boğazımız kuruyor dolaştıkça.”

“Hallederim, alırız. Yalnız sabaha kadar kalmayalım bu sefer, uyumak için bir iki saat kalsın geriye.”

“Anlaştık, hadi görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Telefonu kapattıktan sonra Nezih’in sıkıntısı daha da arttı. Neden “hayır” diyemedim diye kendine kızdı.  Hayvanların canına kıymak, hatta buna yalnızca yardım ediyor olmak bile onu rahatsız ediyordu. Belki arada bir avlanmak hoş görülebilirdi, ekine ve ayçiçeğine zarar veren domuz gibi hayvanların sayısını azaltmak bir nebze yararlıydı da. Ama gece boyunca sürekli arabayla hareket halinde olmak, farla etrafı taramak ve ayrım yapmaksızın tilkinin, kuşun gözünü kamaştırıp onları hipnotize ederek vurmak hiç de adil değildi. Bu düpedüz katliamdı. Ne günahı vardı o zararsız hayvanların? Hele kuş türünü avlamanın hiçbir açıklanabilir tarafı yoktu. Sakinleşmek istedi ama gözünün önünden o görüntüler gitmiyordu.

Geçen gece üç dört tavşan, iki tilki, iki de sülün vurmuşlardı. Üstelik kaç atış boşa gitmiş, kim bilir kaç hayvan yaralı kaçmıştı. Avladıkları bazı hayvanları almıyorlardı bile, öylece bırakıp gidiyorlardı. Güneş doğarken uykuya yenik düşmüş, arabada birkaç saat kestirdikten sonra evlerine dönmüşlerdi. Nezih kendisi ateş etmiyordu ama arabanın farıyla hayvanları takip ederek, gözlerine ışık tutarak bu vicdansızlığa ortak oluyordu. Yorulduğu ve uykusuz kaldığı da cabasıydı.

Vural’a bu işi neden yaptığını sormuştu. Heyecan aradığını, üstelik bu işin zevkli bir tarafı olduğunu söylemişti Vural. Hayvanları kuralsızca avlamanın neresi zevkli diye üstelediğinde ise tatmin edici bir cevap vermemiş, üstelik biraz da gücenmişti. Çok irdelediğini, bu işi zaten herkesin yaptığını söyleyip kestirip atmıştı.

Belki de canını sıkan şey yalnızca av değildi. Vural’la artık aynı yerden bakamadığını hissediyordu. Çocukluklarından kalan yakınlık hâlâ sürüyordu ama aralarında, adını koyamadığı bir mesafe de büyüyordu.

Akşam işten çıktıktan sonra Nezih doğruca eve gitti. Yemeğini yedi, çayını içti. Üzerine ağır bir uyku çöktü. Vural arayana kadar biraz kestirmenin iyi olacağını düşünerek yattı ve hemen uykuya daldı.

Rüya, sanki sıra bekleyen bir müsamere gibi göz kapakları kapanır kapanmaz sahne aldı. Vural ile avdaydılar ama bu kez roller değişmişti. Arabayı Vural kullanıyor, tüfeği ise Nezih ateşliyordu. Nezih’in tek bir atışı bile boşa gitmiyordu, her seferinde hedefi tam isabetle vuruyordu. Oysa Nezih ömründe hiç silah kullanmamıştı. Buna rağmen yaptığı işten büyük bir haz duyuyor, silahın gerisinde canice bir hisle tetiğe basıyordu. Vural’ı dinlemiyor, yorulmak nedir bilmiyor, adeta bir intikam hırsıyla önüne çıkan her canlıyı vuruyordu. Dağ taş demeden hayvan arıyor, buluyor ve öldürüyorlardı.

Gözüne far tuttukları bir hayvana, bomba patlamasını andıran gürültülü bir atış yaptı ve o anda sıçrayarak uyandı. Kalbi yerinden çıkacak gibiydi, her yanı ter içindeydi. Hemen saate baktı, sekize beş vardı. “Şükür ki rüyaymış” dedi kendi kendine. Etrafa boş gözlerle bakındı.

Zayıf karakterli miydi, neden Vural’a hayır diyemiyordu? Belki de mesele yalnızca av değildi. Yıllar sonra yeniden kurduğu o eski dostluğu kaybetmekten çekiniyordu. Ama artık aynı insan olmadıkları da ortadaydı. Çocukluklarından kalan yakınlık sürüyordu sürmesine fakat aralarında, adını koyamadığı bir uzaklık da büyüyordu.

Vural’ın birazdan arayacağını düşünerek hazırlanmaya başladı. Gece serin, hatta neredeyse soğuk olacağı için kalın kıyafetlerini giydi. Acıkınca yemek için ekmek arasına kaşar peyniri koydu, buzdolabından dört bira çıkardı. Küçük bir poşete çerez karıştırdı, hepsini çantasına yerleştirip beklemeye başladı.

Şu rüya canını çok sıkmıştı. Hiç silah kullanmayı bilmediği halde isabetli atışlar yaparak hayvanlara nasıl kıydığını düşündü tekrar. Bir daha ava gitmeme düşüncesi ilk kez bu kadar ciddi görünüyordu gözüne. Öldürülen hayvanların kanlı görüntüleri bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu. Önceki gece annelerini vurdukları tilki yavrularının o tiz çığlıklarını duydu birden. İçi sızladı. Dehşet verici, tarifi imkânsız bir acımasızlıktı bu yaptıkları.

“Bunları düşünürken telefon çaldı. Arayan Vural’dı.

“Nezih, ben çıkıyorum. Hazır mısın?”

“Hazırım Vural, geliyorum.”

Yirmi dakika sonra kararlaştırdıkları yerde buluştular. Nezih’in durgunluğunu fark eden Vural nedenini sorduysa da Nezih açık bir cevap vermedi, geçiştirdi. Arabayı seyrek çalılıkların olduğu dağ yoluna doğru, karanlığın içine sürdüler.

Hava iyice kararmıştı. Gökyüzünde telaşlı kara bulutlar geçip gidiyor, aralardan sızan ay ışığı etrafı belli belirsiz aydınlatıyordu. Hafif bir rüzgâr esiyordu, av için her şey müsaitti. Konuşmuyorlardı. Birkaç saat boş boş dolaştılar fakat hiçbir hayvana rastlamadılar. Arabayı stop edip birer bira içtikten sonra tekrar hareket ettiler. Vakit gece yarısına yaklaşıyordu ki, arabanın farı parlayan bir çift göze denk geldi. Vural, fısıltıyla “biraz yaklaşalım” dedi. Nezih arabayı birinci vitese aldı, atış mesafesine kadar yaklaştı ancak tam o anda, ani bir kararla gaza basarak tavşanı ürküttü.

“Nezih ne yaptın, tam atış mesafesindeydim!”

“Ya yanlışlıkla birden gaza bastım, kusura bakma Vural.”

“Olur, mühim değil.”

Vural durumu anlamıştı. Nezih bilerek gaza basmış, hayvanın ürkmesine neden olmuştu. Böyle giderse tek bir hayvan bile vuramayacaklardı. Aynı şeyi tekrar yapmaz herhalde diye düşündü Vural, sustu. Yola devam ettiler.

Biraz ilerledikten sonra arabanın farı sağı solu tararken yine parlayan bir çift göz gördüler. Işık üzerine düşünce kaçmıyor, aksine olduğu yerde kalıyordu hayvan. “Bu sefer de avın kaçmasına sebep olursam ayıp olur” diye düşünen Nezih, arabayı birinci viteste, rölantide hayvana doğru yaklaştırdı. Vural açık camdan tüfeğini uzatıp nişan aldı ve tetiği çekti. Tüfeğin ateş almasıyla rüyasındaki o patlamaya benzer bir ses duyan Nezih şiddetle irkildi. Vural vurduğu avı almaya gitti. Döndüğünde Nezih’i direksiyona sarılmış, kafasını yana düşürmüş bir halde buldu. Arabanın iç lambasını açtığında gördü ki Nezih’in hali hal değildi.

“Ne oldu Nezih, neyin var? Kendini iyi hissetmiyor musun?”

Nezih, bakışlarını yoldan ayırmadan fısıldadı: “İyi değilim Vural, çok yorgunum. Avı burada bitirip geri dönsek olmaz mı?”

Vural, arkadaşının yüzündeki o kireç gibi beyazlığı görünce duraksadı. “Tamam Nezih, dönelim, senden önemli mi av? Seni fazla zorladım galiba, kusura bakma.”

Nezih cevap vermedi. Bakışlarını karanlığa dikti, sessizce motoru çalıştırdı.

Avdan döndükten sonra birkaç hafta görüşmediler. Nezih, yine bir av teklifiyle karşılaşırım korkusuyla telefonu eline dahi almak istemiyordu. Vural ise Nezih’in o geceki huzursuzluğunu anlamıştı, aramadığı gibi, içten içe biraz da gücenmişti ona. Artık aralarındaki o eski samimiyetin yerini, açıklanmamış bir mesafe almıştı.

En yakın arkadaşının tavırlarına anlam veremiyordu Vural. Av bir spordu, belirli bir mevsimi vardı ve o sınırlar içinde avlanılıyordu. Sonuçta kaçak av yapmıyorlardı. Belki araba farıyla yapılan avın meşruluğu sorgulanabilirdi ama öyle ya da böyle, günün sonunda hayvan ölmüyor muydu? Üstelik böylesi çok daha zahmetsizdi, hayvan ne olduğunu bile anlamadan, boş yere strese girmeden avlanıyordu. Tilki kürklerinden üç beş kuruş kazandığı da oluyordu, evin geçimi için fazladan bir gelirdi bu. Onun için bu iş hem kârlı hem de son derece zevkliydi.

Vural, Nezih’in isteksizliğini bildiğinden başka bir arkadaşıyla avlanmaya başlamıştı bile. “Nasıl olsa yine beni arar, kaldığımız yerden devam ederiz” diye düşünerek sabırla bekliyordu.

Nezih ise hâlâ karışık duygular içindeydi. Dünyaları ne kadar farklılaşsa da en yakın arkadaşını kaybetmek istemiyordu. Dile kolay, bir geçmişleri vardı. Kendi içinde Vural’ın aslında kötü biri olmadığına inanmak istiyor, onunla irtibatı tamamen koparıp koparmama konusunda kararsızlık yaşıyordu. Elbet av dışında başka yerlerde de zaman geçirebilirlerdi ama biliyordu ki, av mevsimi bitmeden Vural buna asla yanaşmazdı.

Far avı hem aklına hem de vicdanına ters geliyordu. Hayvanları hileyle gafil avlamak, eğer varsa, avcılık ahlakına bile aykırı olmalıydı. Vural bunun farkındaydı ama bir kere kolayına alışmıştı. Ne yapmalıydı? Vural’ı arasa yine bir av teklifiyle karşılaşacaktı, buna vicdanı el vermiyordu. Aramasa arkadaşını yalnız bırakacak, daha doğrusu onu tamamen kaybedecekti. Belki de her şeyi oluruna bırakmak en iyisiydi.

Nezih saat beşte işten çıkmış, dalgın bir ifadeyle arabasına doğru ilerliyordu. Hava açıktı, vakit akşama yaklaşmasına rağmen güneş ışınları hâlâ sıcacıktı. Eve gidip karnını doyurmayı, biraz kitap okuduktan sonra kestirmeyi planlayan Nezih, hayatını biteviye bir döngüde yaşıyordu. Hep aynı şeyleri yapmaktan, hatta şu sıralar kitap okumaktan bile sıkılmıştı. Hayatında bir değişiklik istiyor ama yerinden kıpırdayamıyordu.

İş arkadaşlarını samimi bulmuyordu, hepsi birbirine benzeyen sıradan insanlardı. Varsa yoksa maddiyat! Benim arabam şöyle, senin araban böyle. Ev fiyatları, borsa, altın, hep aynı konular. Bu insanlarla içten bir bağ kurmak ne kadar da zordu. “Acaba sorun bende mi?” diye düşünmüyor da değildi.

Nezih anahtara bastı. Flaşörler iki kez yanıp söndü. Kapıyı açmadı. Bir süre olduğu yerde kaldı. “Nezih.” Sesin geldiği yere döndü. Vural birkaç adım ötede duruyordu. Nezih bir şey söyleyecek gibi oldu. Ağzını açtı, kapattı. Bir adım attı. Sonra bir tane daha. Vural da kıpırdamadı ama elini cebine soktu, çıkarmadı. Aralarındaki mesafe azaldı, sonra yine aynı yerde kaldı. “Geliyor musun?” dedi Vural. Nezih cevap vermedi. Boğazını temizler gibi yaptı, sesi çıkmadı. Arkasını dönmedi de. Bir an, sanki başka bir yöne gidecekmiş gibi oldu. Sonra sadece anahtarı çevirdi. İlk seferde dönmedi. İkinci kez çevirdi. Motor geç çalıştı.

Yorum yapın