Edebiyat Haber sordu: “Kitaplar fazla hızlı mı yayımlanıyor?”
Dünya yayıncılık sektöründe son dönemde giderek daha fazla dile getirilen bir sorun, geçtiğimiz hafta uluslararası edebiyat çevrelerinde ve sosyal medyada yeniden gündeme taşındı: Kitaplar çok hızlı mı yayımlanıyor?
Özellikle Avustralya yayıncılık sektörüne ilişkin değerlendirmeler, yayınevlerinin artan rekabet ve görünürlük baskısı nedeniyle kitapları daha kısa hazırlık süreçleriyle okura sunduğu yönündeki tartışmaları alevlendirdi. Yazarlar, editörler ve yayıncılık profesyonelleri, hızlanan yayın takvimlerinin editoryal süreçler üzerinde baskı oluşturduğunu ve bunun uzun vadede kitapların niteliğini etkileyebileceğini savunuyor.
Peki Türkiye yayıncılık dünyası bu tartışmaya nasıl bakıyor? Edebiyat Haber olarak yayıncılık dünyasının bazı profesyonellerine aynı soruyu yönelttik: “Kitaplar günümüzde fazla hızlı mı yayımlanıyor? Bu durum editoryal kaliteyi etkiliyor mu?”
Mine Soysal
Günışığı Kitaplığı Genel Yayın Yönetmeni, Yazar

Çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatı yayıncılığında 30 yıldır emek veriyoruz. Türk ve dünya edebiyatından titizlikle seçtiğimiz yılda ortalama 24 yeni kitap yayımlıyor, her başlığımızı tekrar baskılarıyla sürekli okurlara sunuyoruz. Okuma kültürünün omurgasını yaratan düşünce, ifade ve yayımlama özgürlüğü, çeşitlilik, kapsayıcılık, yaratıcı yazarlıkla uzman editörlüğün çok katmanlı işbirliği gibi temel belirleyicilerden ödün vermiyoruz. Bu seçim bizi, edebiyatçının da okurunun da hak ettiği üretken bir yavaşlığa, ince eleyip sık dokumaya, bildiğimiz işi sabırla en iyi şekilde sürdürmeye yöneltiyor.
Günümüzde çoğu yayınevi tersine davranıyor. Popüler ya da alanında bildik kişilerin kolayca tüketilecek metinleri hızla kitaplaşıyor; nitelik göz ardı edilirken nicelik önemli sanılıyor. Dil ve görsel estetikten uzak, yazınsal öğelerinden bakış açılarına dek ciddi sorunlar içeren çok sayıda kitap basılıyor. Okurdan piyasa dinamiklerine, dağıtımdan kitabevlerine, medyadan kütüphanelere hızla yayılan bu niteliksiz yayınlar, ülkesel ve evrensel bağlamda ne edebiyat okurunun ihtiyaçlarını karşılıyor ne de edebiyatın zihinsel işlevlerini yerine getiriyor.
Murathan Mungan, “İyi edebiyat ağır zaman işidir. El yapımı bir sanattır. Bunu bilerek ve inatla sürdürmek gerekir,” demişti. Evet, yayıncılık ağır bir iş. Çok çalışmayı, odaklanmayı, adanmışlığı, sabrı, özeni, eleştiri kaldırmayı gerektiren bir iş. Uzmanlaşma on yıllarla edinilen bir nitelik. Genç kuşaklarınsa hayatı hız üzerine kurulu. Hemen “yapmak” ya da hemen “olmak” istiyorlar. Oysa okurda derin izler bırakacak hikâyeler için yazarın, yayıncının ve yaratıcı emek sahiplerinin zamana, çok çalışmaya ve uzmanlaşmaya ihtiyaçları var. Teknolojinin sunduğu “hız” yararı, edebiyat ve kitaplar söz konusu olduğunda zarara dönüşebiliyor.
Yelda Cumalıoğlu
Destek Medya Grup Başkanı

Bu hız meselesi yalnızca yayıncılığa özgü değil. Kapitalizmin kültür ve sanata yaklaşımı da artık diğer sektörlerden çok farklı işlemiyor: hızlı tüketim, hızla değişen trendler ve sürekli yenilik arayışı.
Netflix ve benzeri platformların yarattığı sürekli içerik akışı, kültürel tüketim alışkanlıklarımızı da dönüştürdü. Okur çoğu zaman bir eserde derinleşmekten ziyade yeni tatlar keşfetmeyi ve bir sonraki heyecana geçmeyi tercih ediyor.
Perakende ve mağazacılık da bunun önemli bir parçası. Raflar ve vitrinler sınırlı; bu nedenle yeni çıkan kitapların görünürlük süresi giderek kısalıyor. Bir kitabı uzun süre destekleyip derinleştirmeye çalıştığınızda bu kez yeni trendleri kaçırma riski ortaya çıkıyor. Yayıncılar böylece iki ucu keskin bir ikilemin içine sıkışıyor: Ya mevcut kitaplarına daha fazla zaman ayıracaklar ya da sürekli yeniyi takip ederek görünür kalmaya çalışacaklar.
Aslında bu durumun diğer sektörlerden çok da farklı olduğunu söylemek zor. Kültür ürünleri de giderek aynı mantıkla işliyor: daha fazla yenilik, daha kısa dikkat süresi ve daha hızlı tüketim.
21. yüzyılın iktisat modeline hoş geldiniz.
Mustafa Karagüllüoğlu
Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği Başkan Yardımcısı, Yeditepe Yayınevi Genel Yayın Yönetmeni

Tüketim ekonomisinin bir parçası hâline gelen edebiyat, aslında uzun zamandır arz-talep dengesi içinde biçimlenen bir üretim alanıydı. Edebiyat, sanatın kendi iç hakikatiyle kurduğu ilişkinin sonucuyken 2000’lerin başından itibaren çoktan piyasanın beklentilerine teslim olmuştu. Artık edebiyatımıza mal olmuş birçok yazar, dönemin alıcısı olan temaları, piyasada karşılık bulan başlıkları, kendi üsluplarıyla hızla üretmeye ta 2000’lerde başlamıştı. Bu durum, bir anlamda “hazır tüketilebilir” bir edebiyat anlayışının da önünü açtı.
Yapay zekâ; metin üretiminden çeviriye, editoryal süreçlerden içerik taslağına kadar pek çok alanda büyük bir kolaylık sağlıyor. Haliyle bu kolaylık, beraberinde edebiyatın üretim mantığını daha da hızlandıran bir rekabet ortamı yaratıyor. Mesele artık yalnızca teknolojik bir yenilik değil; aynı zamanda edebiyatın dönüşen ruhuyla ilgili. Yapay zekâ, basın-yayın dünyasında işleyişi kolaylaştırırken bir noktada sanatsal üretimin yerini hızlı, hazır ve tüketilebilir metinlere bırakma riskini de beraberinde taşıyor. Uzun zamandır piyasanın talepleri doğrultusunda omurgasını şekillendirdiğimiz edebiyat, artık insan elinden giderek uzaklaştırılarak makineleşen, hızın belirleyici olduğu ve hızlı tüketime açık bir üretim biçimine dönüşüyor. Karşımızda duran şey, belki de tam olarak budur: kapımızı aralamış selamını ileten, “yapay edebiyat”, hoş geldin!
Mesut Örs
Bilgi Yayınevi Yönetim Kurulu Üyesi

Bence öncelikli mesele kitapların hızlı veya yavaş yayımlanması değil, her kitabın hızla tüketilmeye ve paraya dönüşmeye zorlanması. Bir kitabın editoryal hazırlık süreci isterse bir ay isterse iki yıl sürmüş olsun, o kitabın hızla görünür olması, hızla popüler olması ve hızla çok satarak paraya dönüşmesi konusundaki piyasa beklentisi değişmiyor. Bu da yayıncılık sektörünün tüm bileşenleri için gittikçe artan bir baskıya dönüşüyor. Bu baskı altında yayınevi kısa sürede popüler olacak ve çok satacak kitap arayışına girmeye, yazar çok satar formüllerine göre yazmaya ve görünür olmaya, editör buna paralel hareket etmeye zorlanıyor, kitabın tanıtımı buna göre yapılıyor. Kitabın çok görünür olması yetmiyor, yazarın ve hatta editörün de sahneye çıkması, bir nevi performans sergilemesi dayatılıyor. İş büyüdükçe de bu sahne performansı metnin, edebiyatın önüne geçmeye başlıyor.
Bunun bir yanında, çoğu sektörde olduğu gibi yayıncılık sektöründe de “marketing” diye özetlenen reklam, tanıtım, pazarlama çalışmalarının kültürel, bilimsel ve edebi nitelikten daha belirleyici hale gelmesi var. Kurumun odağı “marketing” olunca yazarın kendisinden tüm yayınevi çalışanlarına kadar herkes kendini buna göre şekillendirmeye başlıyor. Editörün editoryal yetkinliğinden çok dijital medyayı nasıl kullandığı önem kazanabiliyor. Yazarın edebi yetkinliğinden çok kitabını nasıl anlattığı, tanıttığı, kameraya nasıl konuştuğu belirleyici olabiliyor. Kitapların niteliğinin düşmesinden bahsedilecekse öncelikli neden olarak kitabın bir an önce paraya dönüşmesi gereken bir meta olarak görülmesine ve odağın edebi nitelikten marketinge kaymasına bakmak gerekir. Kimi yayınevlerinde editoryal süreçlerin ve baskı takvimin hızlandırılması gibi şeyler oluyorsa da bunlar sonuçtur ancak.
Tüm bunlarla birlikte nitelikli kitaplarda ısrar edilerek de yayıncılık yapılabilir diye düşünüyorum. Çağın gereklerine sırtını dönmeden, dijital medyasıyla, dijital yayıncılığıyla, yapay zekâsıyla teknolojik yeniliklere hâkim olup kullanarak, bunları da nitelikli yayıncılığın araçları ve parçası haline getirmenin yollarını bulmak lazım. Bir de insandan vaz geçmemek. Çünkü niteliğin kaynağı imaj değil insandır.
Nazlı Berivan Ak
April Yayıncılık, Editör

Türkiye’de yayıncılık profesyonelleri açısından hız meselesi yeni bir tartışma sayılmaz. Sınırlı zamanda pek çok başlığı yayına hazırlamak zorunda kalan editörler, çevirmenler, redaktörler, düzeltmenler, tasarımcılar, üretim ve tanıtım ekipleri uzun süredir ciddi bir emek baskısı altında çalışıyor. Bu nedenle Avustralya yayıncılığında son dönemde dile getirilen “kitaplar çok hızlı mı yayınlanıyor?” sorusu Türkiye’den bakıldığında oldukça tanıdık. Guardian’ın haberinde de vurgulandığı gibi, sıkışık takvimler, finansal baskı ve aşırı çalışan ekipler kitapların okura tam hazır olmadan ulaşmasına, editoryal süreçlerin zayıflamasına, yazarların ve başlıkların görünürlük sorunları yaşamasına yol açıyor. Hep böyleydi ama özellikle günümüzde yayıncılık tüm dünyada ve ülkemizde küresel, eşzamanlı ve çok oyunculu bir alan. Türkiye’deki yayıncıların dünya ile aynı anda kitap yayınlama, önemli başlıkları hızla okurla buluşturma, uluslararası gündemi yakalama ve okurun değişen beklentilerine cevap verme gibi temel hedefleri var. Bu anlamda hız, doğru yönetildiğinde yayıncılığa enerji, rekabet ve güncellik kazandırıyor, okuru da yayıncıyı özel ve güçlü hissettiriyor. Özellikle dünya yayıncılığıyla entegre olmak, çeviri kitaplarda zaman farkını azaltmak, yerli yazarları güncel tartışmalar içinde konumlandırmak, uluslararası görünürlüklerini sağlamak ve okurla daha canlı bir ilişki kurmak açısından hız çok önemli. Han Kang Nobel’i kazanmadan çok önce Türkiye’deki okurlarıyla buluştu, Virginia Evans Women’s Prize’ı kazanmadan kitaplıklarımızda yerini aldı, yerli yazarlarımızın tanıtım dosyaları ve örnek çevirileri uluslararası fuarlar başlamadan hazır, bir yayıncı daha ne ister?
Hakkaniyetli ödemelerin yapıldığı, emekçilerin pozisyonlarına uygun biçimde istihdam edildiği, editoryal süreçlere yeterli zaman ve kaynak ayrıldığı, maddi ve manevi hak edişlerin gözetildiği bir sistemde hız ve rekabet yayıncılığın yaratıcı tarafını besleyen tatlı bir oyun alanına dönüşüyor. Düşük ücret, görünmeyen emek, belirsiz görev tanımları, tükenmişlik, yetersiz kadro ve sürekli acil yetiştirme paniği içinde aynı hız yıkıcı hale geliyor. Sonunda da herkes, en çok da kitap kaybediyor.
Ezcümle, yayınladığımız kitapların arkasındaki emeğe, zamana, bilgiye ve yaratıcılığa hak ettiği değeri verdiğimiz anda hız da rekabet de yayıncılığı tüketen değil, ileri taşıyan bir güce dönüşecek.


















