Eskisi kadar sık biçimde okumuyorum. Zaman izafidir. Eski kavramının tarihin hangi kesitine çentik attığını açıkça belirtmezsek, konu binlerce yıllık el yazmalarının varlığına kadar uzar. Vampir olduğumuz ortaya çıkarsa, geçmiş dönem vergi borçlarının cezai işlemi başlar ki çık içinden çıkabilirsen. Somurtmayı gelenekselleştirmiş bir ülkede, üzerine ölü toprağı serpilmiş, mutsuz, heyecansız, umutsuz ve empati yoksunu bir toplumda espriler de bayatlıyor. Tadını yitiriyor. Şakalar, hayatın sanki daha önce bir parçası olmamışçasına kötü, lakayt ve sakil kalıyor.





Eskiden şakalar da güzeldi, içten kahkahalar da. Bu eski olma hali hala kendine takvimlerde bir gün arayışında. O gün doğan kız çocuklara Deniz, erkek çocuklara da Deniz ismi verilmiş maarifin kaydettiğine göre. Şakacı bir takvim ustasının 365 gün arasına sıkıştırdığı kozmik bir densizlik uyarınca. Eski sahi ne kadar eski idi? Biraz düşün. Epeydir zorlu eylemler üzerine çalıştırmadığın nöronların arasında elektrik akımı ilet. İşte birbirine çarpıp kıvılcımlar çıkaran işlemci, henüz bilimin açıklayamadığı insan bilincindeki dosyayı arayıp buluyor. Eski: 1990’lar da olabilir 2000’ler de. Ama doğru yanıt 2020’den sonra olmalı. Pek çok kişi dünyayı bir anda sarıp sarmalayan kötü bir şaka gibi başlayan Covid19 salgını sürecinde can sıkıntısını dindirmek için kitaplıklarının tozunu alma eylemine paralel klasikleri okuma yarışına girişti. Bu alışkanlık zaten ülkemizde az yapılan modern romanları ve hikaye kitaplarını okuma eylemini ters yüz etti. Bir müddet, tam olarak nöronların çarpışmasına binaen 2022 sonuna değin böyle gelip geçti. Yayınevleri yeniden açıldı, kitaplar satılabildi. O esnada birikmiş metinler peşi sıra yayınlanır oldu. 2025’lere gelindiğinde artık 2020’deki küresel salgın sanki önceki yüz yılın başında kalmış bir sağlık savaşı gibi insanların çok uzak hatıraları arasına gömüldü. Buna ilişkin bilimsel araştırmalar da uluslararası haber kuruluşlarının gündemlerinde kendine en alt sırada yer buluyor olsa da tüm dünyanın aynı anda ve aynı şiddetle ki bunda küreselleşerek küçücük bir köye dönüşmemizin ve artan hatta hepimizi kölesi haline getiren iletişim araçlarının payı çok büyük, işte tam olarak bu nedenle hepimizin aynı anda ve aynı şiddette ölüm korkusu ile yüzleşmemiz hadisenin itici gücü oldu. Yani tam olarak Covid19’u daha dün değil de çok eski bir tarih olarak hafızamıza kaydetmemizin nedeni hepimizin o ölüme çok yaklaştığımız andan olabildiğince fazla uzaklaşmamıza dair hayatta kalma iç güdümüz oldu. Daha açıklayıcı bir ifade ile hepimiz bundan 500 bin yıl önce yeryüzünde avcı toplayıcı olan atalarımızın gece karanlık çöktüğünde meydana çıkan yırtıcılar ile gökyüzündeki gürültülü ve şimşekli yıldırımlı yağmurlardan ürküp, mağaranın en dibine sindiği ilkel korkularımıza yolculuk ettik. Hepimiz aynı anda Âdem ve Havva’nın soyu olduğumuzu aynı davranış kalıpları ile gördük ve bu ortaya çıkışı birbirimizden gizledik.
Fakat bir şey daha yaşandı ve gizlenenler arasında kaydolundu. Covid19’dan sonra aralarında benim de olduğum bir kısım sıkı veya sıkıcı da denilebilir ama okur olduğu kesin kişiler, kitap ile arasına camdan bir duvar inşasına başladı. Hani kırılmaz, aşılmaz bir şeffaf polikarbon yünden örülmüş olanından değil istediğin vakit tuzla buz ifadesine anlamını verecek malzemeden yapılmış da olsa elini uzattığında kitaplığına dokunmak istediğinde seni engelleyen bir mâni duvarı örüldü. Kitaplara daha az el uzatır, kitapla daha az vakit geçirir olduk. Bu bir tür yeterince hatta çok fazlasıyla okumanın bıkkınlık, yılgınlık ve iyi metin bulamama hastalığının eseri de olabilir. Evet, son yıllarda yayınlanan iyi roman ve hikâye kitabı sayısı o kadar az ki insan yani okur kişi, kendi edebi kalitesi ile bağdaştırabileceği metinleri sayabilmek için tek elinin parmaklarının gösterge biliminden yardım alabilir. Yine de bu hal yani edebi okurlukta ultra seçicilik, tek başına Covid19 salgını sonrası kitapla araya konulan mesafeyi açıklamaya ve bu konuda diş macunu türevlerindeki ilerlemenin yanında çalışan İsviçreli bilim insanlarının uğraşlarına katkı sunmaz. Ama bir gerçekliğin kapısını açar.
Zihinsel yorgunlukla mücadele seansları
Yazının başında tarihin hangi bölümünün eski olarak ifade edilmesinin hayli öznel bir tezahür sonucu meydana geldiğini yumurtlarken, zamanın izafi haline ilişkin bir gönderme de yok değildi. İşte bu izafi olan yani herkese göre eğilip bükülebilen ve içinde solucan delikleriyle bizi bir anda geçmişe götürebilen o zaman denilen bilincin algılama faaliyeti, zaman zaman kitlesel biçimde okunur. Öyle anlar, öyle zamanlar, öyle vakitler vardır ki o zamanları aynı şekilde algılayan çok sayıda beyin ‘Şu bulunduğumuz zaman hiç de bu eylemi gerçekleştirmeye uygun değil. Hatta bunun için tam da en kötü zaman’ diye düşünür. Ve bu salgın ki böyle olduğunu kimse iddia etmez, çünkü hakkında sesli konuşmak seni ruh ve sinir hastalıklarının yatılı tedavisine havale edebilir, işte bu salgın zihinden zihine sıçrar. Pek çok kişi aynı şeyi düşünür tıpkı bugün edebiyat okumalarına dair olduğu gibi; ‘Aslında zaman o kadar tatsız ve yaşananlar o kadar kötü ki şimdi kurgusal bir dünyanın 300-400 sayfalık zihinsel yorgunluğuna girmenin hiç de sırası değil. Her şey çok kötü, çok pahalı ve insanlar çok ucuz iken bir de onların dertlerinin edebi haliyle mi uğraşacağım? Nerede telefonum? İşte kaydırmaca dünyanın çırılçıplak kısa video gerçekleri. Komiklikler, sakarlıklar, güzellik budalaları, libidoya oynayanlar, memeler, bacaklar, İstanbul kedileri…”
Hal böyle olsa da okumanın doğru zamanı olmadığına dair bir salgın ki uzun yıllar sürse de yine de zihin alışkanlıkları getirip önüne koyma konusunda tam bir baş belasıdır. Durmadan bir düşünce zihninin kim bilir keşfedecek doktora hangi Nobel Bilim Ödülü kazandıracak köşesinde bir düşünce nöronlar arası elektrik sarfiyatına yol açar ‘Bugün ne okumalıyım, yıllardır ne okudum, neden az okuyorum?” Bu birbirinin içine geçmiş üç soru cümlesinin tek noktalama işaretine tutunarak varlığını güçlendirme çabası da hani öyle yabana atılacak türden değildir. Bu tehlikeli fikirler yok mu bu kör olasılar, durup dinlenmek bilmez, birden en olmadık yerde karşına çıkıverirler. Mesela en savunmasız anını yakalar ve rüya denilen bir başka bilinmez olan bilinç altının derinlikleri ile ilahi güçlerin geleceğe dair ip uçları bıraktığı o düşsel gezintide karşına çıkıverirler. Hani başıma geldiğinden değil ama rüyanda kendini kütüphanede veya bir kitapçıda buluvermen de işten değildir. Ve hayat denmesine rağmen en çok eylem olan seçim denilmemesinin garipliği bir yana yine seçmek zorundasındır hangi metni alıp okuyacağını.
Böyle durumlarda tecrübe kartını çekmek daima işe yaramasa da yarayacak duygusunun eteğini tutuşturduğundan, burnuna dolacak yanık kokusu sana ‘Bir şeyler yapmak zorundasın’ diye hatırlatıcı olur. Ve daha evvel okuduğun ama hakkını tam vermediğini düşündüğün metinlere dönmek yani tecrübeye sığınmak fayda sağlar.
Az okudum ama çok yazdım
Bana sağladı. Okumakla arama koyduğum ve pek çok kişinin de koyduğunu bildiğim o duvarda gedikler açıp, son yıllarda eski metinleri yeniden hatmettim. Eskiden olsa, ah eski, kim bilir hangi tarih çizelgesine demir attın yine, eskiden olsa Erdinç size bu metinlerden yola çıktığı ‘Nasıl okunur’ isimli makaleler de yazardı. Ne ki son dönemde buna ilişkin çıkarımları kendime saklıyorum. Yazılar okunmadığından değil. Belki yeterince gündem olmadığından ya da daha az paylaşıldığından. Ama bu bir küsme hali değil. Az okumanın yeterince demlenirse bir yazıya dönüşme halinin eseri. İşte bundan ötürü ki son yıllarda yeniden veya yeni okuduğum bazı metinlere ilişkin bir liste verebilir miyim diye düşünürken buldum kendimi.
Kitaplar son yıllarda- izafi bir kavram bu belki de uzun yıllarda ama kime göre uzun- okuduğum ve keşke listeler arasında olsaydı dediğim karma bir seçkinin eseri.
Bu arada kendime haksızlığın da savunmasını yapmak istemem lakin bu yıllar yazılması gerekenler okunması gerekenlerden fazla idi. Bitirilmesi gereken bir tarihsel roman da sona yaklaşırken, şimdi 2018’de yazılmış bir İstanbul ve deniz hikayesi eli kulağında okurla buluşacak. Yani bunca zamanı kitapsız geçirmek de kabil değildi.
Arslanhane: Bir Hükümdarın Doğuşu – Christopher de Bellaigue
Üslupçuluk denilen edebi metin türüne ait bu eser, Bellaigue’nin gözünden Kanuni Sultan Süleyman’ı ve çevresini ele alıyor. Kanuni gibi dünyanın ilgisini çeken, dönemin en güçlü figürünün yaşamından 4 asır sonra da ilgi çekmesinin yanında Bellaigue’nin yarattığı metin ikliminin gücü, bize dışardan kimin nasıl baktığını göstermesi ve edebi kalitesinin yüksek olması açısından önemli.
Epepe – Ferenc Karinthy:
Rüyalar kendimizi oraya nasıl geldiğimizi bilmediğimiz bir zaman dilimi ve mekanda aniden başlar. Ama hiçbirimiz bu durumu yadırgamayız. Rüyaya devam ederiz. Epepe’de dilini bilmediği bir ülkede kendini bulan kahraman, bir dil bilimci olmasına rağmen tüm çabalamalarına karşın iletişim kuramaz ve ülkeden de ayrılamaz. Romanın hak ettiği değeri bulmadığına dair inancım listeye aldı onu.
Yüzünüz Kuşlar Yüzünüz – Cemil Kavukçu:
Öykü yazmanın sınırını aşıp roman yazmanın çizgisini ihlalle sonuçlanmayan ve net olarak hangi türe ait olduğu bugüne değin beklenenin aksine yoğun bir tartışmanın konusu da olmayan bir kitap Yüzünüz Kuşlar Yüzünüz. Kavukçu’nun belki de en modern ve serbest metni. Öte yandan öyküyü içselleştirmek için denemeler yapan yazar adaylarının ders kitabı olması gereken niteliklerin hepsini taşıdığı ve kısa roman nasıl yazılır sorusuna da yanıt verdiği için önemli. Yayınlanalı uzun zaman olmasına karşın az kişinin bildiğini düşündüğüm bir metin.
Zamanın Kısa Tarihi – Stefan Hawking
Onu zaman içinde bir porsiyon pelteye çevirecek evlerden ırak hastalığını ilk işittiğinde popüler bir bilim adamı olmak ve para kazanmak için havalimanlarında herkesin satın alabileceği kitaplar yazma fikrinin nasıl ortaya çıktığı ve bunu yaparken evren denilen kozmik karadeliğin sırlarını nasıl anlattığını anlamak için önemli. Popüler metinler ve popüler yazarlık sanıldığı kadar ayıp, günah bir eylem değildir. Onlar olmaz ise yayıncılar para kazanıp az kişinin okuduğu çok nitelikli metinleri yayınlayacak sermayeyi bulamaz. Ama Hawking’in metini ele aldığı konunun karmaşıklığının yanında yazarlığa nasıl, neden başladığını anlatması açısından da önemli.
Sahtekar – Javier Cercas:
Gazeteci meslektaşlarıma torpil geçiyor değilim fakat son yıllarda Avrupa’da edebiyatçılar başlarını toplumsal olaylara karşı kuma gömüp bireyin yalnızlığına dair metinler ürettiklerinden ne yapalım, biz ön plana geçtik. İspanyol Cercas, ne kadar başarılı bir gazeteci tartışılır fakat Sahtekar isimli modern romanı onu çok da uzak olmayan bir gelecekte Nobel Edebiyat Ödülü’nün modern yazarlar ve Batı Avrupa kontenjanı doğrultusunda dünyanın tanıdığı isimler arasına yazdıracak. Ülkenin bir zamanla en önemli konularından biri haline gelen sahte bir tanığın tüm yönleriyle ele alındığı metin, sadeliğin ihtişamı ifadesiyle yalın bir anlatının nasıl derinleşebileceğine dair güzel bir örnek.
Sultanı Öldürmek – Ahmet Ümit:
Polisiye edebiyatta son yıllarda yazılmış en nitelikli metinlerden biri. Fatih gibi çok yönlü bir karaktere dönük kitap, Ahmet Ümit’in de edebiyatının zirvesi sayılır. Evet çok sattı çok konuşuldu fakat son yıllardaki popüler cinai romanların torna hali düşünüldüğünde özgünlük ve nitelik açısından Sultan’ı Öldürmek, polisiyecilerin tarihte arz-ı endam etmelerinin ne denli önemli olduğuna dair de başarılı bir örnek değilse nedir acaba.

















