Bir Yazar Adayına Mektuplar: 20 Yazarak Gitmek, Dönüşerek Yazmak | Feridun Andaç

Haziran 23, 2026

Bir Yazar Adayına Mektuplar: 20 Yazarak Gitmek, Dönüşerek Yazmak | Feridun Andaç

Bazı yazarlar size her yerde karşılar. Okurken, yazarken, hatta düşünürken. Yol arkadaşınızdırlar. Yazdıkları kadar yaşamlarıyla da yolunuzu aydınlattıklarını söyleyebilirim. Öyle ki, bazı kitaplara yüzünüzü döndüğünüzde bunu derinden hissedersiniz. İşte orada yazarın neyi/nasıl yaşayıp ettiği, nasıl yazdığına dair de ipuçlarını yakalarsınız. Eduardo Galeano, benim için bu soy yazarlardandır. Sizin de onu keşfetmenizi isterim.

 Galeano’ya Dönüş

Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri’ne dönüyorum nice sonra.(*)           

Belleğime kazınmıştır o sözü: “Neşe kederden daha çok cesaret istiyor.”

Şimdi o günlerdeyiz sanki! Gezip gözlediklerim, yaşadıklarım, dünyanın ve ülkenin gidişatı bunu derinden hissettiriyor.

Kitabın girişindeki Galeano söyleşisini bir kez daha dikkatle okuyorum.

Edebiyattaki  karmaşıklıktan söz eden Galeano, “basitlik” / “açıklık”ın öncelikle gerekli olduğunu imler.

Onun düşünceleri beni, günümüz yazarının bugün neyi/nasıl yazması gerektiğine döndürür sürekli. Güzel Sanatlar Fakültesi’nde , bir dönem, Biz Hayır Diyoruz seçkisini okuma kitabı yapmam da bu yüzdendi.

Yeni döneme hazırlanırken gene Galeano’ya dönüyorum.

Bu kez de önüme Aynalar’ını (**) alarak.

Bir yaşam kitabı gibi bunu okutmak ve tartışmak istiyorum derslerimde.

Şimdi ise, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri günümü gecemi dolduruyor. Çağına tanıklık eden bir yazarın vicdan duygusuyla yazdığı her bir satır sarsalayıcı. İşkence, terör, baskı, darbe…Latin Amerika’nın tarihine kayıt düşerken Galeano olagelenlerin yansılarını da bir bir anlatarak bir tür bellek ışıltısı taşıyor bizlere. Oradan yansıyanlarla dönüp kendi ulusunuzun kaderine bakıyorsunuz ister istemez. Kuşkusuz, “12 Eylül” askeri darbesinin gölgesinde geçen zamanda bu yazılanları okumak çok daha farklı bellek yolculuklarına çıkarmıştı beni. Kitabın arasından çıkan notlar, çizilen satırlar…

1986’da kitabı okumaya başladığımda Tavşanlı’daydım, Barış yeni doğmuştu. Mustafa Diyarbakır Cezaevi’ndeydi…Taşranın  bungun, ama gene de aydınlık ortamında (Macar Usta’nın mekânı ışıltılı bir okul gibiydi) okuyor, yazıyordum.

Dergilere yazılar iletiyordum. Uzun uzun mektuplar yazıyordum Fakir Baykurt’a, Asım Bezirci’ye, Memet Fuat’a, Hüseyin Haydar’a, Bedirhan Toprak’a, Nedim Dağdeviren’e (İsveç’te sürgündeydi Nedim, Emrah Zergil adını kullanıyordu yazışmalarında)…

Gerçekle/rle yüz yüze gelmek…

Taşra bunu size kendi koşulları içinde çok iyi gösteriyor.

Şu da var ki; bizdeki toplumcu edebiyat buna kapı aralamıştır. Gerçeklere bakıp kavramayı öğretmiştir.

Gerçek…gerçeklik yorumu/bakışı edebiyatçı için kaçınılmaz.

Galeano, gazetecilik için de benzer şeyler söyler.

Kendi payıma yıllardır gazete okurluğumdan çok şey öğrenmişimdir. Yazarken de öyle.

Bugün aynı etki/doluluk, donanımda mıdır gazetelerimiz? Tartışılır. Her gün beş, hafta sonu on gazete okuyan biri olarak, gözünüz hiçbir şeyi atlamıyor. Haber/yorum/analizlerin içeriği, hatta yazım biçimi; köşe yazılarının niteliği bir grattan geçiyor bakışlarınızda ister istemez.

Dosyama alıp, arşivime kaldırdığım yazılar/kupürler bir ölçü olabiliyor bazen bana.

“Kolaya kaçma eğilimi”nden söz ediyor Galeano. Bugün bu bir anlayış olarak yerleşti. Özen, dikkat, donanım, iletişim yok.

Ben yaptım oldu, anlayışı egemen.

Geçenlerde bir gazeteye yazı gönderdim. Sayfa editörünün adına üstelik. Nezaketen dönüp alındığını bile bildirmiyorlar.

Geçiştirme, kayırma, “biz yaparız” ön planda. Konuyu sıklıkla gündeme taşıyan Selçuk Altun’un itirazı, öfkesi de sanırım bundan.

Peki, siz kimsiniz; donanımız ne, oraya nasıl geldiniz ya da getirildiniz? Bu da sorgulanmalı.

Yarın o gazete kapandığında ya da el değiştirip başka bir çizgiye dönüştürüldüğünde “hiç”siniz.

Oysa donanım, birikim, sağduyu, yansızlık, tutarlılık gerek gazetecilik için. O işi, mesleği birine, birilerine bağlı/bağımlı olarak, kendi zevklerinize tutuklu olarak değil; vicdan duygunuzla yapmanız gerekir. Birini ötekine tercih ederek ya da kayırarak, veya sinerek değil.

Galeano şunu diyor özcesi:

“Çünkü, gazetecilik, hızı temel alan bir meslek. Yani, bir anlamda, olabilecek en kısıtlı zaman dilimi içinde, en nitelikli ürünü elde etmeyi zorunlu kılan bir meslek.”

Ama, ne yazık ki, bizde vasatın egemenliği bu alanda da sürüyor.

“Herkese ulaşan bir edebiyat…”

Bugünlerde bizim de en çok tartıştığımız bu.

“İyi edebiyat” / “kötü edebiyat” arasına sıkıştırılmış okurun yönelimlerinin belirleyiciliği salgına dönüştü sanki!          

Galeano, edebiyatın  üç boyutunun altını çizer:

*tarih

*bilinç

*gerçeğin aydınlatılması

“İyi edebiyat”ın durduğu yer burasıdır işte.

Bağlılıklarımız, Tutsaklıklarımız

Bırakıp gitmenin kıyısına gelen birinin kendisiyle yüzleşirken en çok gördüğü de bu: neyin tutsağıyız, nelere bağlıyız.

Kopuş düşüncesi bir başladı mı gözünüz de görmüyor çoğu şeyi.

Gene de, derim ki; iyi ayrılıklar gerek insana!

İyi olsaydı her şey ayrılık olmazdı, der gibisiniz!

Öyle değil, tükeniş yaşanır, kıyıya gelinir. Örselemeden, örselenmeden gitmesin bilmek gerek. İşte o noktada da , kendimizi onarmak, yeni bir hayat kurabilmek için bunlardan da arınmak gerek. O aşamada hem hayatımızın renklerini, hem de nesnelere bağımlılıklarımızı değiştirmeliyiz derim…

Her Gün Yazmak

Bazen kendimi her gün antrenman yapan sporcu gibi hissederim.

Her gün yazarım. Her sabah güne yazarak başlarım. Yazdiğımın ille de bir şey olması, hemen bir metne, ileride tümlenecek bir kitaba dönüşmesini beklemem.

Aslında onların nasıl/niçin kurulabileceğini bilmek, yazma duygumu canlı/diri tutmak için  yazarım her gün.

Okumalarım öncesi yazıları bir antrenman gibi alırım.

Kitap okumalarım ve gazete okurluğumdan ağanların yazıya dönüşmesi apayrı bir yazma zamanı yaratır bende. Dünyayla, yaşamla bağımdır bu da benim için.

Yazmak, okumak olmazsa ne yapardım diye düşünmedim hiç.

Gözde sesim Charles Aznavour’la yapılan söyleşide gözüme ilişen şu sözlerinin altını çiziyorum:

 “Yazıyorum. Her gün saatlerce yazıyorum. Dört öğretmenim var: La Fontaine, Moliere, Hugo, Guitry.

Kelimelerin üzerine müziği yerleştirmek için denemeler yapıyorum. Yazmak adale ister, ara verilmez. Cocteau’yu çalışırken  görmüştüm. Kahvaltıdan sonra ortadan kaybolurdu, bürosuna gider ve çalışırdı. Aynı onun gibi yapıyorum.”

Yazdığınız dilde, o dilin ustalarını öğretmen almanız kaçınılmaz.

Sait Faik, Nurullah Ataç, Oktay Akbal, Yaşar Kemal, Nermi Uygur, Tahsin Yücel, Salâh Birsel, Nezihe Meriç, Ferit Edgü, Emin Özdemir, Tarık Dursun K., Adnan Binyazar benim öğretmenlerimdir. 

         ____

(*) Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, Eduardo Galeano, Çev.:  Gül Dalaman, 1986, Alan Yay.,  208 s.

(**) Aynalar: Neredeyse Evrensel Bir Tarih , Eduardo Galeano, Çev.: Süleyman Doğru, 2010, Sel Yay.,  386 s.

Yorum yapın