
Burası şehrin en az uğranan, en çok unutulan yeri. Bodrum katında, rutubet kokan bir oda. İnsanlar buraya genelde şemsiye, cüzdan ya da anahtarlık aramaya gelirler. Ama raflarda yıllardır duran, kimsenin sormadığı şeyler de var: Kan lekeli bir çift rugan ayakkabı, içi boş bir kurşun kovanı, kırık bir nişan yüzüğü gibi… Kimse ne kaybettiğini tam olarak bilerek gelmiyor buraya.
Zaman kavramını çoğu zaman yitiriyorum. Benim için mesai saatleri yok. Bazen gece gelir sabaha karşı çıkarım, bazen günlerce burada kalırım. Eğer uzun süre kimse gelmezse eşyaların arasında bir yolculuğa çıkar ve onlarla ya da eski sahipleriyle ilgili hikâyeler uydururum. Eski bir köstekli saat bana yaşlı, umutsuz bir ihtiyarı hatırlatırken, içi dışına çıkmış peluş bir oyuncak geleceği düşündürür.
Birden kapı çalındı. Sert ve aceleci bir gürültü. Oturduğum gıcırdayan sandalyeden kalkamadım bile. Kapı kendiliğinden aralandı. İçeri giren adamın üzerinden sicim gibi yağmur suları süzülüyordu. Üzerindeki eski trençkot leş gibi ucuz tütün kokuyordu. Gözlerini raflarda gezdirdi, sonra tam karşımda durdu.
Konuşacak mısın yoksa burada bütün gün durup birbirimize mi bakalım? Bana uyar çünkü hiç acelem yok, diye geçirdim içimden. Sonra yılmış bir şekilde, sanki konuşması için kafasına silah dayamışlar gibi, laflar çıktı ağzından taksitle:
— Eee… Ben… Gözlük kabımı arıyorum… Benim için çok değerli… ve içinde de önemli bir not var… yoksa basit, sıradan bir gözlük kabı için gelmezdim asla buraya.
Oturduğum gıcırdayan sandalyeden yavaşça kalktım. Tozlu rafların arasında ağır adımlarla yürümeye başladım. Parmaklarımı paslı demirlerin, eski şemsiyelerin ve sahipsiz kutuların üzerinde gezdirdim. Adamın sabırsızca nefes alışını, yağmurluğundan yere damlayan suların sesini arkamda hissedebiliyordum. En üst rafın arkasına, sanki saklanmış gibi duran kenarları aşınmış kahverengi deri bir gözlük kabına uzandım. Üzerindeki kalın toz tabakasını elimle sildim. İçindeki notu çoktan okumuştum. Dönüp masaya yaklaştım ve kabı ikimizin tam ortasına bıraktım.
Adeta dondu karşımda. Hem gözlük kabını hemen alıp gitmek ister hem de durup tartışmak ya da anlatmak ister gibi bir hale büründü. Gözlerini benden ayırmadan elini kaba götürdü. Fermuarını açmaya başladı. O an sanki bütün sesler durmuş, fermuarın açılma sesi kulaklarımızı yırtacak şekilde artmıştı. Gözlerini bir an benden ayırıp notu gördü. Sonra aynı coşkulu sesle kapattı fermuarı. Şimdi aklında tek bir soru vardı. Notu benim okuyup okumadığımı anlamaya çalışıyordu. Halbuki bütün zarfları, fermuarları, kutuları açar, içinde ne var bakardım.
Masanın üzerindeki lambanın soluk ışığı adamın yüzündeki boncuk boncuk terleri parlatıyordu. Bakışlarındaki o çaresiz sorgulamayı izlemek, saatlerce raflardaki eşyalara hikâye uydurmaktan çok daha keyifliydi. Ona hiçbir açık kapı bırakmadım. Yüzümdeki düz, ifadesiz maskeyi bozmadan gözlerinin içine bakmaya devam ettim. Adam yutkundu. Gözlük kabını avucunun içine alıp trençkotunun cebine koydu. Tam arkasını dönüp gidecekken, kapının eşiğinde durdu.
— Eğer birine söylersen… Tekrar buraya gelirim. Seni buradaki işe yaramaz eşyalardan biri haline getiririm, dedi.
Arkası bana dönük olsa da bakışlarını üstümde hissedebiliyordum. Cevap bile vermedim. Trençkotunun yakalarını kaldırıp dışarıdaki yağmura hazırladı kendini ve kapıyı vurup çıktı.
Gidişini izlemedim bile. Odada yine sadece yağmurun dışarıdaki boğuk sesi ve masamdaki lambanın cızırtısı kalmıştı. Sandalyeme geri oturdum. Sigaramı yaktım. Birisi için önemli bir olayın başkası için ne kadar da önemsiz olduğunu düşünürken, dolu bir dumanı özgürlüğüne uğurladım. Herhangi birisinin hayatına son vermek üzere yazdığı bir intihar notu, benim için sadece sıkıcı hayatımda henüz o noktaya gelmediğimi gösteren sevindirici bir işaret. Arkaya yaslandım. Sokaktan geçen insanların ayakları gözüküyordu camdan sadece.

















