
Henüz yirmi yaşındayım. Hayati Çakırer’in şiir kitabını bulup heyecanlandıktan sonra koleksiyon yapmaya karar verdiğim günlerdi. Bu tasarımı onunla paylaştım, Ankara’da bir kafede oturuyorduk. Hoşuna gitti, dinledi uzun uzun, heyecanımı paylaştı. Sonraysa kafenin duvarındaki raflara gözüm ilişti, ayağa kalkıp kitapları incelemeye başladım. İnce bir kitap gördüm, eskiydi. Elime aldığımda Yaylada Bir Sensiz Akşam diye yeşil kaplı bir şiir kitabı olduğunu fark ettim. İç kapak sayfasını açınca da 1968 tarihli olduğunu da gördüm. Kitabı aldım yerime geçtim ve “İşte böyle kitaplar toplayacağım. Şairini araştırayım, tanımıyoruz.” dedim. Ben telefonumla şairi araştırmaya çalışırken o, şiir kitabını inceliyordu. Mehmet Özdemir hakkında hiçbir bilgi bulamadım, başka şairler vardı bu adı taşıyan ama benim aradığım bu şairler değildi. Sonra kitabı aldım yerine koydum: “Keşke sahafın birinde görseydim satın alırdım” dedim. “Maalesef” dedi ve bir süre sonra kalktık. Konur Sokak’tan otobüs durağımıza doğru yürümeye başladık. Beş on dakika yürüdükten sonra “Burada bekle olur mu” dedi ve geldiğimiz yöne doğru geri yürümeye başladı hızlı hızlı. Ben de etrafımdaki insanları seyrederek beklemeye başladım. Belki 10 dakika sonra tekrar geldi. Kitap elindeydi. Şimdi bu anıyı yazarken anlıyorum. Öğreniyorum daha doğrusu diyelim. İnsanın tutkularının peşinden gitmemesi, onun için harekete geçmekten çekinmesi kadar üzücü bir şey olamaz. Bu bir güçsüzlük veya utangaçlık mıdır yoksa? Hiç yoksa da insan böyle anlarda içinde pişmanlık duyuyor.
Elimizdeki kitabın hikayesini böylece ifade ettikten sonra Mehmet Özdemir’i tanımaya başlayalım. Şair hakkındaki bilgilerimiz tabi ki sadece şiir kitabına bağlı, önceki yazımızda belirttiğimiz gibi bu şairler şiir kitaplarına hayat hikayelerini eklemek zorunda hissetmişlerdir kendilerini. Mehmet Özdemir kuru bir önsöz yazmak istememiş olacak ki kendisi hakkında Kemal Bakkalcıoğlu’nun tanıtımı kitabın arkasında yer almış. Mehmet Özdemir’i Bakkalcıoğlu şöyle tanıtıyor:
“Mehmet özdemir 22 Kasım 1947 tarihinde Ankara’da doğdu. Annesi ve babası anayurda Bulgaristan’dan göç etmiş; eski kadın politikacılarımızdan Cevriye Hanım ile makine mühendisi Ahmet Bey’dir.
Henüz pek genç yaşında olmasına rağmen onu birkaç satırla geçiştirmek güç Mehmet bir roman, bir masal, daha çok da bir efsane kahramanıdır.
Tahsil hayatı çeşitli okullarda değiştirerek geçmiştir. Halen Yükseliş Koleji’nin son sınıfındadır.”
Bakkalcıoğlu, Mehmet Özdemir’in cemiyet hayatında aktif olduğunu, dernekler aracılığıyla çeşitli siyasi faaliyetlerde bulunduğunu ve aynı zamanda gazetelerde yazılarının yayımlandığını kaydettikten sonra onun sanatına dair çıkarımlarda bulunuyor:
“Kısa zaman zarfında ve çocuk yaşından beri bu kadar çeşitli görevler yüklenen Mehmet Özdemir’in en gizli kalan yönü, en güçlü tarafı olan sanatı olmuştur. Şiire kendi ifadesiyle yazı yazmakla başlamış ve yine kendi kabuğunda geliştikçe gelişmiştir. Kimsenin belirli bir tesiri altında kalmamış, kendine has bir üslup ortaya koyabilmiş, şiirlerini motif motif hep çevremizdeki insanların tasa ve sevinçleri ile süslemiştir.
Yaylada Bir Sensiz Akşam Mehmet’in olduğu kadar, hepimizin bir ‘Hatıra Defteri’dir.”
Bakkalcıoğlu’nun şairin üslubu ve şiirleri hakkında söylediklerini boşa düşürmek zor olmasa gerek. Ancak yine de hakkaniyeti elden bırakmayalım. Kitabın tarihi 1968, şair de 1947’de doğduğuna göre yirmi bir yaşındaki bir gencin şiirlerini inceleyeceğiz demektir bu. Gerçekten de Mehmet Özdemir’in inceleyeceğimiz şairler arasında kalemi en kuvvetli şair olduğunu söyleyebilirim kolaylıkla. Ancak Bakkalcıoğlu’nun bir ifadesini eleştirmeden edemeyeceğim. Şairin şiirlerini “çevremizdeki insanların tasa ve sevinçleri” ile doldurduğu fikrine katılmam mümkün değil. Onun şiirlerinde göreceğimiz şey tabi ki her şairde olduğu gibi yalnızlıktır. Bu yalnızlığın boyutlarını, kaynaklarını ve sebeplerini tespit etmek mümkündür. Öyleyse kitabın genel yapısından bahsettikten sonra bu genç şairin yalnızlığını ele almaya başlayalım.
Yaylada Bir Sensiz Akşam, az önce belirttiğimiz gibi yeşil kaplı bir şiir kitabı. Ayyıldız Matbaasında Yükseliş Yayınları tarafından 1968 yılında basılmış. Kitabın ilk sayfasında Baki Tezel’e ithaf bulunuyor. İçindekiler kısmı kitabın ilk sayfalarında değil son sayfalarında. İçindekiler kısmından sonra da teşekkür kısmı yer alıyor:
“Kitabımın yayınlanmasında büyük teşviklerini ve içten yardımlarını gördüğüm; ilk kitabımı titiz çalışmaları ile süsleyen değerli Ağabeyim Ressam Nurhan Divitçioğlu’na, şair ağabeyim Azmi Güleç’e, vefakâr arkadaşlarıma, Ayyıldız Matbaasının kıymetli mensuplarına teşekkürü bir borç bilirim.”
Mehmet Özdemir’in gerçekten de basın hayatıyla alakalı kimselerle ve sanatçılarla birlikte olduğu ve yönlendirildiği açıktır. Şiir kitabının bölümleri arasındaki resimlerin yanı sıra kitabın sonundaki ilanlar da bu işin profesyonelce yapıldığını gösteriyor. Mehmet Özdemir’in elinden tutan ve bu güzel şiirlerin kitaplaşmasında emeği olanlara bizler de minnettarız.
Yaylada Sensiz Bir Akşam, dört bölümden oluşuyor: “Deyişler”, “Türküler”, “Kırık ve Yalnızlık”, “Aleve Tutsak Olmuş Pervaneler”.
Mehmet Özdemir her ne kadar güçlü bir şair olma potansiyeli taşısa ve şiirlerinde vurucu mısralara yer verse de inceleyeceğimiz her şairde de göreceğimiz bir probleme düşmüştür. Kitabının bölümlerinin içeriğindeki tutarsızlık o güzelim yalnızlık ve hasret şiirlerinden sonra bütünlüğü bozan bir görüntü vermektedir. Örneğin bir ayrılık şiirinden sonra gelen Kuvai Milliye şiirleri, kitabın sonuna kadar yeşil bir aşk ile bizi kıvrandıran şiirlerden sonra Mevlâna övgüleri, aralardaki Fetih türküleri gibi bazı şiirler göze iğreti gelmektedir. Tabi ki bu eleştirimizi Mehmet Özdemir’in görece şair kimliğini hak ettiğini düşündüğümüz için yapıyoruz.
Adetimiz olduğu üzere kitaptaki ilk şiirden başlayalım: “Yeşil Gözler Üzerine”
Öyle yeşil yeşil bakma ne olur
Bağladın işte beni göz göz
Ya gel sımsıkı sarıl,
Ya bu kör düğümü çöz
Bu dört dizelik şiir aslında geriye kalan tüm şiirlerin kaynağı konumundadır. Ortada bir düğüm vardır, bir belirsizlik bulunmaktadır. Bu belirsizlik şairi hareket ettirmektedir ancak yine de yeşil gözleriyle bakan sevgiliden şikâyet vardır. Şairin dramı ve yalnızlığı buradan çıkacaktır, ortadaki düğümü kendisinin çözmesi gerekirken sevgiliden bekleyecektir. Deyişler bölümünün bu ilk şiirinden sonra biraz ileriye Türküler bölümüne gidelim. Orada yeşil gözler yerini kestane gözlere bırakmıştır çünkü:

Seni gördüm karşımdaki boş koltukta
Dedim, gözlerin mezem…
Ve beni aşka inandıran varlığın
Gündüzüm, gecem.
Mesafelerde inledi şarkılarımız;
Pırıl pırıl kestane gözlerinde buldum
Sevdaların en güzelini
Ve o enginliğin tutsağı oldum.
En güzel şiirimi yazmak istedim sana
Aşkımızı güzel şiirlere benzettim
Güzel şiirlerin de sonu gelirmiş
Güzel şiirlere lanet ettim…
Bitirilmemiş deyişleri bıraktım bir kenara
Derbeder gönlümü yorgun sundum sana
Bir pırıltı gördüm ya gözbebeklerinde
Gayrı alsan da olur gönlümü, almasan da.
Kalamış’ta…
Seni gördüm karşımdaki boş koltukta
Dedim, gözlerin mezem…
Ve beni aşka inandıran varlığın
Gündüzüm, gecem…”
Şair yeşil gözlü sevgiliden artık umudunu kestiğini mi dile getirmektedir yoksa? “Bitirilmemiş deyişleri bıraktım bir kenara” derken aslında bunu söylemek istiyor gibi, o yeşil gözler deyişler bölümünü oluşturmuştu ancak o mevsimlerin sonu gelmiştir. Ancak şema aynıdır: Ya yeşil göz olsun ya da kestane, şair her zaman ilhamını o tutamadığı ellerde, boş gördüğü gözlerde aramaktadır. Güzel şiirlere lanet ettiğini söyleyen şairin en büyük hatası nedir peki? Aşk şiirinde aşkın olmaması. Aşkın sebebi olan sevgiliye dair onun bir koltukta oturması veya gözlerinin renginden başka izin olmaması. İlk şiirde var olan bir düğüm vardı ki o düğüm de sevgiliyle alakalı değil şairin kendisini ilgilendiren bir şey olsa gerek. Büyük şiirlerde aşk hayatın o küçük anlarında küçük anılarla kurulan aşkı ve aşıkı değiştiren bir olaydır. Pişmanlıkların veya belirsizliklerin kaynağı olan bir güzel sevgili imgesi değil.
Az önce vurgulanan düğümün aslında şairin kendi içindeki bakışın bir uzantısı olduğunu yine Deyişler bölümündeki “Bunalımlar Üzerine” adlı şiir göstermektedir:
Bu şehrin
Pis ve çamurlu sokakları değil!
Ruhlarımızdır bizi kirleten
Ve ayaklarımızdır şimdi kendi kendine giden…
Defalarca
Bildiğin bütün dillerden söylediğim
Sevgi cümleleri bittiler.
Ve kalb denilen geminin tayfaları
Avunmak için artık
Başka limanlara gittiler.”
Bu dizelerden de anlaşıldığı üzere şair aşkını avunmak olarak görmektedir. Bu bunalımı o sevgili gelip yok edecektir. Bunun aşk olmadığını o genç yaşında şairin bilmemesi doğaldır. Her aşkta biraz sapma vardır zaten. En azından “Anlamsızlıklar Üzerine” şiirinde sevgilinin gözlerinin renginden öte bir şeyler buluruz:
“Senin gözlerinde bir başka sır var,
Anlamsız şekillerin renk güzelliği gibi!
Gözlerinin tılsımlı ışığı sevda saçar,
Zamanların ötesinde düşünüyorum seni
Zamanların ötesinde sen sımsıcaksın…”
Aranan sırrın sevgilinin gözlerinde olduğu fikri de aslında aynı düşüncenin devamıdır. Sevgili gelecek, o düğümü çözecek, gözlerinde taşıdığı sır ile düzensizliği yok edecektir. Zamanı ve mekânı aşacaklardır böylece. Aşıktan beklenen bu oldukça hüzün kaçınılmazdır, anlamsızlıklar ve çaresizlikler üst üste şairin üzerine binmektedir. Yine de bazı dizeler sevgilinin yokluğunu unutturacak şekilde güzeldir şairde: “Sevdan gönlümde kara yamalık/ Eskitemedim gitti bunca zaman.” Nitekim o sevda eskimeyecektir. Çünkü o sevda bir aşk değil yaşamanın daha güzel olacağını hissettiren bir seraptır. “Hıçkırıklar Üzerine” adlı uzun şiirde şair bunun farkına varır gibi gözükür:
“Talih bizden sonbahar kuşları gibi kaçmış
Gönüllerde kalmış dört yapraklı yonca,
Mürekkep lekeli ellerimiz birbirini bulunca
İstemezdik gayri hiçbir şey,
Sen benim, ben senin olunca…”
Ne kadar acıdır sevgili ile birleşince başka hiçbir şeyin arzu edilmeyeceğini sanmak. Bu gerçekçiliğin uçup gitmesi değil, aşkın neden bir varoluş şartı olduğunu sorgulamamaktır. Neyse ki biz şairi yargılamıyoruz. Sadece bu temanın çok sık tekrarlanacağını işaret ediyoruz. Bizim şairlerimiz aşkın büyük romantikleri olduklarını sanırlar. Oysa kendi düğümlerini çözecek kendi eksikliklerini kapatacak bir sevgiliyi hayal etmektedirler. O yüzden yalnız o yüzden kırgındırlar. O yüzden sorgulayıcıdırlar:
“Dağlanmış gönüllerimizin kuruntusu değil bu bekleyiş!
Nicedir gözlerimiz seyriyor
Geleceği besbelli…
Arkamızda bırakacak neyimiz var ki?
Ne bulduk ki bu dünyaya geldik geleli!”
Aşkın gözü kördür dedikleri bu olsa gerek. Beklemek kolaydır. Çünkü insan o zaman hiçbir şey yapmadan uzaklara dalabilir, sahip olduklarını görmezden gelebilir. Sürekli kıvranan ve inleyen aşıkların son sözü de sanırım bu olur:
“Senin için derlenmiş demetleri başkaları alır
Ve düğüm düğüm hıçkırıklar da sahipsiz kalır…”
O düğüm çözülmeyecektir Mehmet Özdemir. Bunu bilmektedir şair. Çünkü o düğüm yapısal bir eksiklikten başka bir şey değildir. Kitaba adını veren şiir de aynı temanın tekrarıdır:
“Bazan dayanılmaz bu yalnızlığa
Sıcak bir el ararsın avuçlarının arasında.
O zaman belki bir kadeh vardır elinde
Yarısı içilmiş bir sigara
Onlar kalmıştır kala kala.
Ortak olacak çilene…
Çile telli duvaklı gelin olur
Gelir evrenine,
Bir gergef gibi gerilir kalıverir.
Sonra bakarsın,
Sakladığın en gizli yerinde bir iplik
Düğüm düğüm solmuş…
Yalnız akşamlarında işler onu bir kız
Usanmadan, sabırlı, incecik…
Dersin; işledin çeğizini gönlümde
Artık bir gelivermek kalıyor sana…
Hep geçen mevsimleri düşünürsün
Bitmesin istersin ilkbahar
Sürsün iğde dallarıyla baygın baygın.
Bir belirsiz yerindeyizdir şimdi
Güzde başladığımız baharın.
Bilirsin, güzel düşler gerçeğe ulaşacak eninde sonunda
Bir fidan koyuverecek kıraç topraktan.
Belirmiş tomurcukların
Dal dal olmuş yaprakları
Seni özleyecek.
Gelsene!…”
Yine düğüm. Bu sefer düğümün sevgili tarafından işlendiğini, kurulduğunu, inşa edildiğini görüyoruz. O sevgili ki yalnızlık zamanlarında sıcak bir el olacaktır. O yüzden sevgili çağrılmaktadır. Güzde başlanılan baharın belirsiz yerinde kalmak zordur. Çok insanidir bu. Hepimiz yalnızlık çekeriz, doğal olarak. Kendi hesaplaşmalarımızı ortaya dökeriz. Edip Cansever’in deyimiyle köşe başında durmadan bizi izleyen o adamla konuşuruz. Ancak bu aşk değildir. Yaylada bir akşam, yalnızlık duygusunu bastıracak biri olamaz sevgili. Bu arzu mekanizmasının aslında psikolojik bir boşluğun tezahürü olduğunu şu satırlar da gösterir:
“Adımlarımız
Bir dönemeçte bırakıverir bizi.
Yalnız.
Gönüllerimizde binbir ümit
Sonrası yollara kalır;
Bilmeyiz ki,
Yollar nereye götürecek?
Belki de sen varsındır sonunda
Elinde bir çiçek…”
Bir yoldayız. Yalnız başımızayız. Yolun yalnızlığını, hayatın düzensizliğini, her şeyi geride bırakmak için böyle hayallere dalarız işte. Yolun sonunu bilmeyiz ancak bir sevgili tasavvur ederiz, bizi bekleyen, bizi elinde bir çiçekle bekleyen sevgili. Üstteki şiirde şair sevgiliyi yaylaya davet etmişti. Gelmemiş olacak ki bu sefer sevgilinin belirsizliğin içinde onu beklediğini kuruyor şimdi şair. Bu da oldukça insani bir durum aslında. Ancak şairliğin ötesinde garipleştiğini de görebiliyoruz. Yarım şiirin bunu ifade ediyor. Tüm o belirsizliklerin düğümlerin içinde, hayallere ulaşılamadığında yarım hissetmek:
“Sonra düşünce ve duygularımız
Mısra olamamanın tutsaklığında
Şiir dünyalarının eşiklerinden koğulduk.
Bir kadeh içki yaptık sevgiyi öksüzce
Kadehlerde dileklerce boğulduk.
Muhtaçtık!
Sevgi istiyorduk olabildiği kadar.
Evren yaratılırken böyle değilmişiz ki!
Diğer iki kolumuz, bacaklarımız.
Uzun saçlı başımız nerede?
Yitirilmiş parçaların hasretliği yüreciğimizde.
Arıyoruz, kutlu dileklerimizce titiz.
Ve gönüllerimize sevgi dolduracağız.
Alabildiği kadar.
Nerede?…”
Mısra olamamak demek tam hissedememek olsa gerek. Sevgiye muhtacız. Sevgi olduğunda mısra olabileceğiz, yitirilmiş parçalarımızı bulabileceğiz. Arıyoruz ve nerede olduğunu soruyoruz. Bu yapıyı inceleyeceğimiz şairlerin hepsinde göreceğiz. Yarımlık ve tamlık, bizim şairlerimizin hepsinin sorguladığı sorular olacak. Cevaplar arayacaklar, bunalacaklar, yakaracaklar. Birinin gelip tüm o eksik parçaları tamamlayacağını arzulayacaklar. Peki ama hiçbiri o eksikliğin kapanmayacağını, muhtaçlığın baki olacağını söylemeyecek mi bize? Hayır söylemeyecekler. Çünkü şiir damarlarını besleyen bu mekanizmasının kapanması yani arzunun ateşinin sönmesi onların şairliğini elinden alacaktır. Her biri kendi eksikliklerine yaslanarak yazmaktadırlar. Bizler de insanın bu yapısal eksikliğini belki de bu şairlerde arayacağız. Mehmet Özdemir de bu şairler arasında gençliğiyle öne çıkan bir şairdi. Yaylalarda, şehrin kalıntılarında, türkülerde ve anlamsızlıklarda onu aradı. Kendini aradığını fark etmeyerek yaptı bunu. Hepimizin yaptığı gibi.



















