Brokoli, Kazalar ve Sarı Işık | Bahar Umurtak

Haziran 9, 2026

Brokoli, Kazalar ve Sarı Işık | Bahar Umurtak

Ahmet Güntan’ın Sarıldım Çiftliği (*) romanıyla “Şeylerin Dünyası”na adım atarız. Bu dünya, ilk bakışta yabancı gibi görünür; ama biraz durunca, kendini arayan; bir kırılmanın ardından yönünü yitirmiş herkes için tanıdık bir sığınak hissi uyandırır. Okur, daha ilk sayfalarda bu mekânın bir yerden çok bir hâl olduğunu fark eder.

Güntan, çağdaş Türk edebiyatında şiir, deneme ve roman arasında dolaşan özgün bir ses kurar. Esrariler (), Olanlık (*) ve Sarıldım Çiftliği ile şekillenen bu dünyada nesneler, boşluk ve sezgi birbirinden ayrılmaz. Sayfalar ilerledikçe dil başka türlü konuşur; görünenin arkasında bir şeyin hareket ettiğini duyurur. Anlatmakla yetinmez, yoklar. Anlamdan çok arayışın izini sürer.

Güntan’ın metinlerinde seyretmenin ötesinde dokunmak, koklamak, hatta yalamak vardır—tıpkı hayvanlarda olduğu gibi. Doğa, beden, eşya ve insan aynı düzlemde buluşur; varoluş, ancak temasla görünür hâle gelir.

Sarıldım Çiftliği, roman ile deneme arasında duran parçalı bir yapı. Yer yer şiirsel, yer yer anlatı, yer yer düşünce olarak ilerler. Burada bir olay örgüsünden çok bir yaşama biçimiyle karşılaşırız. Bir köy hikâyesi gibi görünür; ama insanın dünyayla kurduğu ilişki başka bir yerden kurulmaya başlar. Sanki insan burada dünyalı olmaktan çıkıyor, yavaş yavaş dünyanın içine karışıyor.

Kahramanımız onu altüst eden bir sürü karışık olayı arkasında bırakıp bu konuları bir daha hiç kimseyle; hatta kendisiyle bile konuşmama arzusuyla çıkar yola… Kaçış sebebi özellikle yazılmamıştır. Çünkü Güntan kalemiyle bizi soru sorulmayan bir dünyaya taşıyor. Soruların geri çekildiği bu alanda boşluklar belirginleşir. Anlam, eksik bırakılanlarda derinleşir. Geriye kalan yerde okur kendi sesini duyar. Onun yazısı tamamlanmış değildir; eksik kalır—ve orada okurla genişler.

Dünya bana öyle bir şey yaşatmıştı ki… Ben bu yola unutmak için çıkmıştım, der kahraman. Bir kazazede olarak, herkesin başına gelebilecek bir kırılmanın içinden geçmiştir. Romanın leitmotiflerinden biri de budur: kazalar olur—ve olmaya devam eder.

Bir bilinmezliğe doğru yol alan kahramanımız yeni hayatına yeni bir isimle başlar. Beni Yunus Ayvaz diye bilin, diyor romanın başında. Bu isim, Taptuk Emre’nin dergâhına odun taşıyan Yunus’u ve Köroğlu’nun yoldaşı Ayvaz’ı hatırlatır; geçmişin izleriyle yeni bir varoluş arasında bir köprü kurar.

“Büyüklerin Dünyası” olarak tanımladığı İzmir’den ayrılan Yunus, Menemen’i geçip otoyola çıktığında bir çağrı hisseder. Önünde uzayan sessiz yol artık başka bir eşiğe açılmaktadır. O, farkında olmadan “Şeylerin Dünyası”na geçmiştir—“Kavrayışın Kapıları” henüz aralanmamış olsa da. Çünkü “Neşe Perileri” henüz ona ulaşmamıştır. Yunus, dünyayı yeniden anlamlandırmadan önceki o askıda hâlin içindedir; boşlukta, henüz ne olduğunu bilmeden. “Gerçek sevgi” henüz gelip bu boşlukları doldurmamıştır. Ayvalık kavşağını geçer, bir yol levhasının işaretiyle Kazak sapağına yönelir. Onu götüren, bastırılmış benliğinin içinden konuşan Sümbül Kovboy’dur.

Yunus, artık mantığın diliyle yaşamaz. Zeytinlerle konuşur, toprağa dikilmiş brokolilere benzeyen ağaçlarla temas kurar. Birinin altına sırtını dayayıp oturur—oysa o bir fıstık çamıdır. Hisarköy sapağında, Kozak Tor Seyir Tepesi’nde kendini at üstünde bir savaşçı gibi hisseder. Granit çatlaklarında, zamanla aşınarak oluşmuş Tor kayalıklarına dalar. Ve bir an gelir, kayalara seslenir: “Senin adın Kır At olsun, seyir kayası!”

Güntan’ın dünyasında “seyretmek”, müdahale etmeden, olduğu hâliyle bakmaktır—ve belki de anlamanın tek yolu budur. Yunus’un bakışı da böyledir: Ben sana Karanfil’in baktığı gibi bakıyorum… Ercüment’e bakıyorum. Gerisi hikâye, der.

Büyüklerin dünyasında insan, başına gelenlerle tanımlanır ve çoğu zaman onlara hapsolur. Bu yüzden gitmek, çoğu zaman tek çıkış gibi görünür. Oysa “Şeyler Dünyası”nda, Sarı Işık’ın altında, olmuş bitmiş hiçbir şey yoktur. Bu ışığın aydınlattığı bir boşluk vardır—ve o boşluk sevgiyle dolmaktadır. Yunus oradadır, Sümbül oradadır; özü, hayvanı, bitkisi… brokoliler, Tor kayaları, Karanfil… Hepsi aynı varoluşun içindedir. Burası, yıkıcı ve sevgisiz düzene karşı kurulmuş sessiz bir karşılıktır: bir ekotopya. Ama belki de bundan daha fazlası—insanın kendine döndüğü bir yer. Orada her şey hâlâ olmaktadır. Orada oluş hâlindeydik, der Yunus. Tam da burada Güntan’ın Olanlık metniyle kurduğu bağ belirir: varlık değil, oluş vardır—tamamlanmış değil, sürekli kurulan.

Hisarköy’ü geçtikten sonra Dallas Kafe’yi görür. Bu karşılaşma yalnızca bir durak değil, bir baht dönümüdür—Yunus’un hayatının yönü burada değişir. Muhtarın kızı Emine ile orada karşılaşır. Kara gözlü Emine ve beş yaşındaki oğlu Davut’la kafenin yanındaki barakada yaşamaya başlar.

Gece olduğunda, varlığın iç yüzünü Emine’nin penceresinden süzülen Sarı Işık’ta görür. Yunus bu ışıkla ilk kez 22.22’de karşılaşır. Sanki onu o ana çağıran, saate baktıran görünmez bir güç vardır. Bu dürtüyü açıklayamaz; tıpkı geride bıraktığı duygusal yıkımı açıklayamadığı gibi.

Orada kalıp çalışmaya karar verir. Ve gerçekten de iyi gelir bu yer ona. İçinde, karşısına çıkan herkese sarılma isteği kabarır—insana, hayvana, kaçmaya çalışan kim varsa… Erkek, eşek, koyun; hepsini kollarının arasına almak ister. Artık başka bir hâle geçmiştir. Geceleri, içinden gelen aynı dürtüyle saate bakar—ve her seferinde aynı anla karşılaşır: 22.22. Bunun nedenini bilmez; ama bu tekrar, onun için bir tesadüf olmaktan çoktan çıkmıştır.

Ormanda karşılaştığı, brokoliye benzeyen ulu ağaç—“brokoli peygamber”—Yunus’un dünyayla kurduğu ilişkinin başka bir ifadesidir. Artık bilir: her şeyin bir ruhu vardır ve o ruha ancak hissederek yaklaşabilir. Bu yüzden konuşmaya değil, dinlemeye gider. Gövdesine yaslanıp doğayı dinler; ama duygularını sözcüklere dökmez. O, yalnızca seyir hâlindedir. Çünkü öğrenmiştir—bir ağacı gerçekten severse, ağaç da ona cevap verir.

Brokolili yoldan dönerken sağda içeri kıvrılan toprak yolu fark eder. Bu yol, Sarıldım Çiftliği’ne çıkar. Köy yolunun devamında, dikdörtgen bir araziye kurulmuştur. Bir yanında brokoli ormanı, diğer yanında zeytinlik uzanır. Yunus ilk giriş anını şöyle dile getirir: Kendimi bulacağım uzun bir hikâyenin başlangıcı. Oraya misafir olarak değil, kalmaya gelmiştir.

Çiftlik, durağan bir mekân değil; yaşayan bir bütünlük hissi verir. İçinde kimler yoktur ki: Sıdıka ve oğlu Ercüment, Namık Bey, köpekler Bino ve Azorka, kedi Şizo, eşek Karanfil, koyunlar Hoşaf ve Şurup, kumru Kibar… Hepsi aynı yaşamın içindedir. Çiftlikte hayat, şenlikli bir hâldir. Güntan, insana hayvanlardan öğrenilecek çok şey olduğunu hatırlatır. İnsan, onların hareketlerini tam olarak kavrayamaz; koklamalarının, birbirlerine sürünmelerinin, sessiz temaslarının ne anlama geldiğini bilemez. Oysa Yunus, doğayı seyrederek yaban yaşamın özüne yaklaşmaya başlar.

Doğa, burada yalnızca bir arka plan değil, neredeyse kendi başına bir varlık gibi belirir. Hayvanlar kendi varlıklarını aramaz; zaten onun içindedirler. Yunus, onları izledikçe insanın rehberini doğanın içinde araması gerektiğini sezer. Kokuya karşı artan duyarlılığı da bu dönüşümün bir parçası olarak belirir. Ter kokan köylü sevgilisi Emine onun gözünde “çarşafları yeni değişmiş güzel kokulu bir yatak” gibidir. Emine az konuşur— gömleği şalvarının içinde, beyaz donlu sade bir ana olarak durur karşısında.

Çiftlikte herkes birbirine görünmez bir şifreyle bağlıdır. Yaşam, şeylerin etrafında değil—onların içinde akmaktadır. Eşya ile insan arasındaki sınır silinir; ortaya çıkan uyum mutluluğun başka bir biçimi gibidir.

Sarıldım Çiftliği’ne yolu düşen hiç kimse, birine sarılmadan oradan ayrılamaz. Kitabın kapağında, çiftliğin adından sonra gelen o küçük nokta belki de bu yüzden vardır. Güntan, okurunu bir hikâyeye değil, bir hâle davet eder. Bu çiftlik bir yok-mekân—hatta bir lâmekândır. Arayan için bir varış noktası değildir. Kavrayış kapıları bir kez aralandığında, ihtiyaç dediğimiz şey anlamını yitirir. Ve geriye yalnızca o işaret kalır: bir nokta—ama kapanış değil, sonsuzluğa açılan.

Sarıldım Çiftliği, sırlarınızı anlatmak zorunda olmadığınız, kimsenin sizi sorgulamadığı bir yer. İzmir’e yakın bir köy gibi görünür; ama aslında o yere açılan bir eşiktir. Sarı Işık’ın titreştiği, Tor kayalarının yükseldiği, brokoli peygamber’in sessizce var olduğu bir yer… Hakikatin yaşandığı, hissedildiği bir alan.

Çiftliğin kurucusu Namık Bey, Korkut Dede’yi andırır. Ona, insanları sevmediği için hayvanları seviyor, derler. O ise buna aldırmaz. Onlar anlamaz, der Yunus’a. Sarıl—sarılabildiğine. İşin özü bu, der. Bu kabul, Yunus’un yaban hayata dâhil oluşunun da başlangıcıdır. Hayatın sırrının seyrederek anlamaktan geçtiğini söyler. Onun deyimiyle “oluş halinde” bir yaşam vardır orada. Güntan’ın, Sarıldım Çiftliği’nin ilk tohumlarını Olanlık romanında ektiğini söyleyebiliriz. Namık Bey, Karanfil’in sırtını okşarken, “kendi suskunluğumda yalnız hissetmekten kurtuldum,” der. Çünkü hayvanlar da düşündüklerini insanlara anlatmaz—ama yine de anlaşılırlar. Ercüment, Karanfil’e sarılır. Çiftlikte sarılmanın ne zamanı vardır ne de yeri; temas, orada hayatın en doğal dilidir.

Çiftliğin anası Sıdıka’dır—adeta bir Ak Ana. Sevgisiyle “Şeylerin Dünyası”nı aydınlatan, sessiz bilgeliğiyle orada var olan her şeyi bir arada tutan bir kadın. Oğlu Ercüment ise genç, yakışıklı bir delikanlıdır; sınıf arkadaşı Hatice’ye âşıktır. Bir gün, Hatice’den ceviz yaprağına renkli kalemle yazılmış bir mektup alır. Yalnızca okumak değil, koklamak istemesi onun dünyayla kurduğu ilişkinin biçimini gösterir. Dizlerinin üstüne çöker, dört ayak durur gibi eğilir—mektubu hissetmek ister. Toprağı kürelerken yüzeye çıkan solucanları kuşlara yem olmasın diye tek tek yeniden toprağa yerleştiren, ince ruhlu, altın kalpli bir çocuktur Ercüment. Ancak yine de Yunus’u uyarır; herkese sarılma… Bu insanlar sarılmaktan anlamaz, der.

Yunus, Yaban Tarlası’ndan seslenir: “Sorularla birbirinizi yormayın. Olayları seyredin.” Çünkü hakikat, acele yorumda değil; sabırla, bitişi bekleyerek bakmakta gizlidir. “Büyüklerin Dünyası”nda insan, hayvanı küçümser; ona budala der, “koyun bakışlı” diye aşağılar. Oysa Yunus, Şizo’nun karşısındakini uzun uzun seyrederek anlama kudretini fark ettiğinde, kendi kimliğinden bile kuşkuya düşer: Acaba gerçekten Yunus Ayvaz olmadığımı anlamış mıdır?

Vahşi bir tilki olan Battal’la kurduğu ilişki, doğa-insan sınırının daha da belirsizleştiği bir noktaya ulaşır. Kuyruğunun güzelliği ve hareketlerindeki doğallık, onda derin bir hayranlık uyandırır. Zamanla bu hayranlık, sınırları aşan bir isteğe dönüşür: onunla tek vücut olmak. Yunus, Battal’la bütünleşmeyi düşler; yarı hayvan yarı insan bir varoluş… “Büyük Kaynaşma” bir teklik hâlidir. Ben nerede başlıyorum, nerede bitiyorum, diye sorar. Ardından Battal’ı düşünür; dilini anlamadığım bu varlık nerede başlıyor, diye. Bu sınırı kavrayamamak, onu derinden sarsar. İnsan olmanın, belki de en büyük eksikliğinin bu olduğunu hisseder.

Romanı bitirdikten sonra insan ister istemez şunu düşünür: Yaşamın başlangıcında insan ile doğa bir miydi? Ve biz, süreç içinde, nefsimize yenik düşerek bu birliği mi yitirdik? Peki, bütünleşim yeniden mümkün mü? Sarıldım Çiftliği buna “evet” diye fısıldar. Çünkü orada huzuru bulanlar vardır: Namık Bey, Emine… ve daha niceleri. Çiftlik, bu yüzden, yeryüzünde kurulmuş bir cennet gibidir—ama ulaşılmaz değil. Belki de mesele, dünyayı değiştirmek değildir.

Yazımın sonuna gelirken, bu yolculuğumda bana eşlik eden Hoşaf’a, brokoliye… teşekkür etmek istiyorum. Dışarıda hava çoktan kararmış. Yetişkinlerin Dünyası’ndayım—ama aynı anda oradayım.

Sarı Işık yanıyor. Kapı aralanıyor… Saatime bakıyorum: 22.22.

() Ahmet Güntan, Sarıldım Çiftliği, Can Çağdaş, Ocak 2026, İstanbul.

() Ahmet Güntan, Esrariler, Can Çağdaş, Haziran 2021, İstanbul.

() Ahmet Güntan, Olanlık, Can Çağdaş, Haziran 2021, İstanbul.

Yorum yapın