
Ulan şu yalan dünyada bir bulut resmi yapmaya doyamadım, bir de bulmaca çözmeye.
Bulutun bulutu doğurduğu demler vardır. Sokakların ıssızlaştığı külrengi akşamlar. Ninelerin kıyamet kopacağı inancıyla yüreklerinin demir gürzle dövüldüğü saatler. Hoş gürzün yünden yapılacak hali de yoktur ya! Benimkisi de lâfügüzaf. İşte günün o vakitlerinin bulutlarını yapmak bambaşka oluyor. Siyahın, beyazın, mavinin, kuzguninin tuvale alın çizgisi gibi sıra sıra katmerlendiği demler. Fırçanın ucuyla, kuyumcu titizliğiyle azıcık yuvarlatırsın alt tarafından. Ardından gelecek gümbürtülü bir şimşeğin ayak seslerini oluşturursun kıvrım kıvrım. Gurub vaktinin kızıllığından nasibini almaz zemin; çünkü ta sabahın nurundan beri kocası gurbete gitmiş gelin suratı gibidir dört yan. Al yanaklı güzel olduğu var sayılan güneş, tek gözünü değil, tek kirpiğini bile göstermemiştir.
Yahu ne güzel geçinip gidiyorduk arakayla, kikle, takayla. Ne sağ taraftaki ünlünün adını çıkarabiliyorum şimdilerde, ne de bir erkek adının. Yahu, Metin, Nihat, Ahmet Mehmet’ti çıkan erkek isimleri. Ne yeni türeyen oğlanların adlarını biliyorum şimdilerde, ne de her biri -illâ ki- cennetin bilmemnesi ile ilişkilendirilen kız isimlerini. Vallahi dilim dönmüyor bre.
Onca sene orta mektepte kâtiplik yapmış Hasan’ım halbuysa. Analarıyla babalarıyla velileriyle öğretmenleriyle ne adlar geldi geçti kalemimden. Kiminde gülerdik de. Babasına uysun diye, Ziya’dan türetilmiş Ziyafet isimli kıza da denk geldik, Kıyafet olanına da. Evin son çocuğu olunca Kifayet denecekmiş de nüfus memurunun azizliğiyle Kıyafet’e mi dönüşmüş bilemedim. Hiç alakası olmadığı halde İmam, Asker, Arap diye çağrılan erkek çocuklarına da rast geldim, Mantar isimli kız öğrenciye de. Bir insan yeni doğmuş bebeğe neden Arap der, neden Mantar der ki; aklım almadı hiç. İster inanın ister inanmayın, velimizin birinin adı da Pelvan’dı. Düpedüz Pelvan. Pehlivan’dan bozmaymış galiba.
Müdürün sekreterliğini yapan Memduha Hanım, not tutardı bazen. Birinde “Kumaş mı dedin?” diye bir veliye üç beş kere sormuştu ana adı hanesini doldururken. Kırk yıllık kumaş mağazası tezgâhtarı gibi, bilecence. Hani analardan İpek olanına rastlanırdı da Kumaş olanına… En azından ben rast gelmedim. Diba’yı duymuşluğum var, Atlas’ı işitmişliğim de oldu lâkin Kumaş; ı-ıh. Yok pazen, divitin, etamin…
Sahi ya; insanlarda Şahin, Kartal, Kurt, Koçbey olur da niye Koyun Hanım, Serçe Teyze, Küheylan Abla’ya denk gelinmez. Her neyse; ben gene bulutlarıma döneyim.
Hani bazen gökyüzüne darı serpilmiş gibi dağınık duran bulutlara rast gelinir. Faraşla, süpürgeyle bir araya getiresin, ya da minik hamur yumaklarıymış da tamamını bir araya getirip koca bir top edesin gelir. Yahut da şövalenin sağına geçip, soluna durup kurşuniden karga tüyü lacivertine, abanoz yeşilinden süt mavisine doğru bir dolu rengi fırçana alıp, yuvar yuvar yuvarlayasın gelir. Keyif senin değil mi! İster yuvarla, az ötesine bir de altın saçaklı güneş kondur, istersen de uçak izi gibi dümdüz, renkli hatlarla bezele. Boşuna dememiştir bilenler, renklerle zevkler tartışılmaz diye.
Bir vakitler, kâtipliğe yeni girdiğim senelerde, öğretmenler odasına gelen gazeteleri dikizlerdim; kimsecikler el uzatmasın diye. Kimisi spor sayfasına bakar bırakırdı, kimisi at yarışlarına. Kadın öğretmenler de örgü ve yemek meraklısı olurlar, bazı gün gazeteyi toptan götürürlerdi, bazı günler ise sadece tarifin olduğu kısmı keserek… Hakkıyla okuyan bir kişiyi gördüm bunca sene içinde: Fransızca Muallimi Mehmet Hoca. Ölüm ilanlarından makalelere, gezi yazılarından gazetenin yönetici kadrosuna kadar satır satır hatmederdi. Şimdi hakkını yemeyelim, gazeteyi tutup eve götürmezdi; lâkin tamamını aklına yazardı.
Mesai saati dolup da millet vestiyerlere hamle yaptığı zamanı kollar, koltuğumun altına sıkıştırıverirdim canım cerideleri. İhtiyar anamın kelimesiydi ceride. Hışır hışır odaya girdiğimi fark edince, gözleri seçemese de “ceride mi getirdin Hasan?” diye sorardı rahmetli. Bir vakitler öyle derlermiş. Bir bulmacada sorulana kadar ne anlama geldiğini ben de bilmez, “ihtiyar benzetmesi, dili dönmüyor” diye geçiştirirdim. Merak de etmezdim fazla. Aklıma dahi gelmezdi bir zamanlar Ceride-i Havadis’lerin de bu memlekette yayınlandığı. Her neyse.
Bekarken de evlendikten sonra da okuldan getirdiğim o gazeteleri satır satır bir de ben okumuş olurdum. Bulmacaya denk geldiğimde de bayram ederdim, eğlencesi kıt kasabanın bir ferdi olarak. Çocukların ismini de bu gazetelerden bulup koydum desem inanır mısınız? Hani “bir çiftliğim olsaydı da atlara kedilere, köpeklere de isim bulsaydım buradan” diye iç geçirirdim kimileyin. Çiftliğim olmadı tabii ki; çocuklar yuvadan uçtuktan, hanım da sık sık onların yanını boyladıktan sonra bir sokak kedisini eve alıştırdım o kadar. On küsur senedir benimle pinekleyen kediyi ise bizim hanım asla sevmedi. “Kirli” verdiğim adını ise hiç! “Temiz” adını da versem sevmezdi ya. En küçüğümüzün gizli saklı içeriye soktuğu muhabbet kuşu kafesi bile sadece bir gece kaldıydı evde.
Muhabbet dedim de eski mahallemizin muhtarının adıydı Muhabbet. Bize biraz kadın ismi gibi gelirdi ikametgâh ilmühaberi için kapısına dayanıp da çağırdığımızda. Muhabbet Abla’ya daha bir uyuyordu bu isim. Abi biraz tuhaf kaçıyordu sanki. Gene de hiçbir işimizi aksatmadı sağ olsun. Muhtarlığını müteakiben Muhabbet Çay Evi’ni açtı.
Arada bir uğradığım çay evinde, ince belliyle tavşan kanını yudumlarken, gözümün önünde türlü tondan kırmızılar seyran ediyor. Muhabbet Abi’nin susmayan radyosundaki ‘Sen allar giy, ben kırmızı’ diyen türkücü hatuna, ‘birini sen seç, öbürünü de bana yolla’ diyesim geliyor. Fırçama az kırmızı, az mor, az da turuncu alıp, yanar döner gibi bir gökyüzü yapmak istiyorum. Çay kaşığını, fırça tutuyorum zannıyla şıngır şıngır bardağın iç yüzüne vurup duruyorum. Bazen çay soğuyor, müşteri azalıyor, benim şıngırtım devam ediyor. Bir türlü bulutu gökyüzüne oturtamıyorum. Görünmez darbelerle siliyor, yeni şıngırtılarla dedemin sakalına benzer bir buluta başlıyorum.
Gökler koyusundan göğermeye başlayınca, aklıma eve gideceğim düşüyor. Hayalimdeki fırçaya da veda ediyorum, çay evine de. Bulmacayla, bulut çizmeye asla doyamayacağımı içimden on bininci kez tekrarlayarak, kendimi yokuşa vuruyorum.



















