
Bu ilk röportajın. İnstagramda bir anda büyüyen takipçi kitlen seni buraya getirdi. Pakistan’ın trans dilencilerini gösterdiğin vidyon ‘keşfet’e düşünce tanındın. Son bir haftada gönderilerinin izlenme sayısı yüzbinleri aştı. Trans dilencilere sorduğun sorular yüzünden neredeyse linç edilecektin. Ama nasıl olduysa kötü yorumlar iyilerinin arasında kara deliğe düşercesine kayboldu. Algoritma seni öne çıkardıkça tıklandın, izlendin, beğeni aldın. Yutub abonelerinin sayısı yarım milyona tırmandı. Olan biteni, dünyanın en büyük buzdağının girdaba kapılmasını izlediğin şaşkınlıkla seyrettin. Biraz korktun. Biraz mı? Epey korktun. Yine de korkunu kırk kat bohçaya sarıp zihnindeki kraterlerden birine gömerek seyahatlerinden düzenlediğin vidyoları internete yüklemeye devam ettin. Zira istikrarlı bir mesai istiyordu algoritmalar senden. Onlara istediğini vermeliydin.
Popüler bir yutubır sosyal medyadaki yükselişini fark etti. Bunu kendi kanalı için bir fırsat gördüğünden programına çağırdı seni. Sorular soruyor. Klişe sorular. Muhtemelen çaylak asistanının hazırladığı.
“Yirmi yedi yaşındasın. Şimdiye kadar kaç ülke gördün?”
“Seksen dokuz.”
Yutubırdan martı çığlığı gibi bir ses çıkıyor. Kameralara mı oynuyor gerçek tepkisi mi böyle anlayamıyorsun. Gülmemek için zor tutuyorsun kendini. Gerginliğin geçmedi hâlâ. Yutubır hiç merak etmediği halde çok merak ediyormuşçasına başka bir soru soruyor.
“Bunca ülkeyi gezerken seni ne motive etti?”
Can sıkıntısı… Tam bu cevabı vermek üzereyken kulağa şımarıkça geleceğini fark ediyorsun. Kendini beğendirme ihtiyacıyla daha iyi, işitenlerin sofistike değerlendirebileceği bir cevap arıyorsun. Ardından bu duygularını alaşağı edip en basitinden bir cümle kuruyorsun.
“Dünyayı keşfetme arzusu.”
“Oğlum, dünya zaten keşfedilmiş, keşfedilecek başka bir şey bulamadın mı?” diyen yutubır kahkahayı patlatıyor. Patlayan kahkaha değil de bet duyguları etrafa fırlatan bir çarkıfelek.
Bir şey demiyorsun; komik bir cevap ya da havsalaları şaklatan bir cümle. Cetvelle çizilmişçesine dümdüz dudakların. Buna kim tebessüm diyebilir? Bağ kuramadığın biriyle sohbet etmek su üzerinde yürümeye benziyor. Kendini açamıyorsun. Bu yüzden kelimelerin savruk. Cümlelerin tutuk. Oysa dünyanın çeşitli yerlerinde her türden insanla akıcı muhabbet sofralarına oturduğunu hatırlıyorsun. İngilizce veya beden diliyle. Onlarla bu sohbet arasındaki fark ne?
Merak? Evet.
Hoşgörü? Kesinlikle.
Samimiyet. Yüzde yüz.
“Seyahatlerin sırasında seni şaşırtan, unutamadığın şeyler oldu mu?” diye soruyor bu sefer yutubır sahte bir ciddiyetle.
BORNOZ. Islak. Mavi. Kullanılmaktan ağırlaşmış bornozu tüm gerçekliği ile ellerinde hissediyorsun yeniden. Havası sıcak, rengi sarımsı, coğrafyası zengin bir şehirdeydin. Evvelki yolculukların birinde tanıştığın Said seni evine davet etmiş. Yolunu dört bin beş yüz yıllık bu kadim şehre düşürüp evlerine konuk oldun. Bir artı bir evinde karısı ve küçük kızıyla yaşıyordu arkadaşın. Dört gündür onlarlaydın. Gök mescidi, halı çarşısını gezdin. Gitmek için müsaade istesen de bir anne ısrarıyla yalvardıklarından gidemedin. Tebriz köftesi yaptılar sana. Günün her saati çay ikram ettiler yanında safranlı nabat ile. Bir arzun olup olmadığını sordular defalarca. Her şey harika, demiştin bir tek şu gırtlağıma sarılan sıcak zorlamasa. Evin hanımı küçük kızı banyoya soktu. Bir saat sonra bütün aile ıslak saçlarla karşına çıkıp senin de banyoya girmeni istedi. Banyo kapısında arkadaşın eline tutuşturdu. Bedenden bedene dolaşmış. Islak. Mavi. Bornoz.
Ama bunu anlatmıyorsun.
KAYIP. Jyrgalan vadisi tıpkı okul kitaplarında gördüğün manzaralara sahip. Ulu yüce dağlar. Bağrından nehirler geçen. Sırtında elli litrelik çanta ile yürürken neşeliydin. Özgürlük hissi en çok doğada gelirdi sana. Her yerde başının çaresine bakabildiğinden turizm ofisinde sunulan rehber önerisini suratını buruşturarak reddetmiştin. Aynı yerlere yahut aynı yerler zannettiğin başka yerlere inip çıkarken çıkıp inerken sövüp durdun süper egona. Yağmur çiseliyordu, sağanağa döndü. Cep telefonunun pusulasından yer yön belirlemeye çalıştın ama bir gece evvel konakladığın köyün konumunu bilmiyordun ki. Yolu karıştırmaman için verdikleri tavsiyeyi yarım yamalak dinlemiştin. Dümdüz yürü, nehri sağına al. Dört saat sonra göçebe çadırlarına ulaşacaksın. Yoksa nehri soluna mı al demişlerdi? Sabah çıkmıştın yola. Vakitse ikindiyi geçiyordu. Dişlerin birbirine vururken saatlerce dolaşmaktan bitap gür yapraklı bir ağacın gölgesine sığındın. Kıyafetlerini değiştirmek üzere çantanı açtın. İçindekiler ıslanmıştı. Bir kez daha sövüp çantanı başının altına aldın. Toprağı beşik belleyip uzandın. Uyku, denizin dalgaları gibi vuruyordu gözlerine. Kendini ona bıraktın. Kirpiklerini araladığında üstüne düşecekmişçesine duran yıldızları gördün. Nerede olduğunu, ne yaptığını hatırlayamadın bir müddet. Aklına kaybolduğun gelince panik kalbine ağlarını atıverdi. Vahşi bir hayvan saldırısının endişesiyle sabaha kadar mum gibi dimdik oturdun yaş çayırın üzerinde. Gün ağarırken yılkılarını kontrol eden bir çoban buldu seni. Yedirdi kaymaklı ekmek; içirdi açık çay. Seni köye geri götürürken dağlarda yılan dahil hiçbir yabani hayvan yaşamadığını söyledi. Boşu boşuna korkmuştun. Konukevindeki odaya girince ipinden kurtulan ıslak çamaşır gibi yığıldın yere.
Ama bunu anlatmıyorsun.
DÜŞÜŞ. Gri-portakal rengi toz bulutlarının içinden geçişin bir rüyaya dalar gibiydi. Altın sarısı kumulları yararak motosikletle yaptığın yolculuk dikkatsizliğin yüzünden kabusa döndü. Adını şimdi hatırlayamadığın bir yerde tuvalet molası vermiştin. Tüm Afrika gibi Nijer de kırsaldaki çukur tuvaletleri ile meşhurdu. Bazısının üç ila altı metre bazısının on ila on beş metreyi bulduğunu vikipediden okumuştun. Alafranga tuvaletin rahatlığına alıştığından burada doğru duruş pozisyonunu bir türlü bulamıyordun. Yeni bir duruş denerken cebindeki motosikletin anahtarı şıngırdayarak yere düştü. Sistemi kilitlenen bir bilgisayar gibi dondun. Anahtarı alman mümkün değildi. Dışarı koşup insanlardan yardım istedin. Biri uzun bir çubukla denediyse de başarılı olamadı. Kiralama ofisini arayıp yedek anahtarı getirmelerini rica ettin. Sana konumunu sordular. Heceleyerek telaffuz etmeyi becerebildiğin köyün ismini duyduklarında sabahı bekle dediler. Gece tepende, yollar tehlikeli, sense çok uzaktaydın. Motosikletin başında şafağı karşılamaya hazırlanırken köylülerden biri seni evine davet etti el kol hareketleriyle. Eyvallah diyerek gönülden bir selamla teklifi geri çevirdin. Göğün yüzüne devrilen lacivert hokka karartırken etrafı adamcağız şekilden şekle girdi. Seni sokakta bırakmak istemediğini anladın. Kakao rengi gözlerine güvenip geceyi onun mütevazı hanesinde geçirdin. Yatman için verdiği palmiye yapraklarından örme hasır örtüde deliksiz bir uyku uyudun. Minnetle ayrıldığın o evden sonra yabancılara güveniyorsun artık. İyiliğin zaman, mekân, insan ayırt etmediğine inanıyorsun.
Ama bunu anlatmıyorsun.
UTANÇ. Oda kapın tıklatıldı. Bir karıncanın adımından ödünç alınmışçasına öyle hafif öyle ürkekti ki yanlış duyduğunu sandın. İkinci tıklama sesiyle İngilizce gramer kitabının başından kalkarak kapıyı açtın. Vanilya beyazı tene hücum eden ışık gözlerini aldı. Karşında çırılçıplak bir genç kız vardı. Hiçbir şey demeden kapıyı kapattın. Yuvasındaki anahtarı sonuna kadar çevirdin. Bir iki üç. Dilin çorak bir toprak kesildi. Yutkunmak ne zordu. Utanç bir şimşek olup tekrar tekrar çarptı azalarına. Baştan ayağa dev bir pancara dönüştüğünü aynaya bakmadan anlıyordun koltukaltlarından fışkıran terden. Çapraz odada kalan kızdı bu. Yanlışlıkla mı gelmişti? Birkaç kere bakışlarını yakalamıştın yurda giriş çıkışlarda. Rahatsız ediciydi ama önemsememiştin. Rüyalar ülkesi sana tehlikeli oyunlar sunuyordu. Bir an önce buradan taşınıp sadece hemcinslerinin kaldığı bir yere geçmeliydin. Masaya dönüp kitabındaki alıştırmaları okumaya uğraştın. Hiçbir şey anlamıyordun. Gözlerini yumdun, başını ellerinin arasına aldın. Gayriihtiyari dilinden dökülüyordu cümleler. Allah’ım sen koru. Allah’ım sen beni koru.
Ama bunu anlatmıyorsun.
Ne kadar tuhafını ne kadar şaşırtıcı olanı anlatırsan anlat hislerini anlamayacağından korkuyorsun muhatabının. Yaşamakla dinlemenin farklı olduğunu biliyorsun çünkü. Yutubır sana bakıyor. Çattık belaya dercesine. Bir cevap bekliyor. Aklına ilk geleni söylüyorsun.
“Tacik pazarından satın aldığım somun ile domatesin tadını unutamıyorum. Öyle lezzetliydi ki o tadı dünyanın hiçbir yerinde bir daha bulamadım.”
Sıradan şeylerin bir efsunu vardır diye düşünüyorsun. Anlayıp yakalayan şanslı. Yutubır cevabı beğenmediğini bakışlarıyla belli ediyor. Söylenmemiş sözcüklerin gürültüsü oklar misali alnına saplanıyor. Koltuğunda kıpır kıpırsın. Bu zoraki röportajı uzatmanın manası yok. Teşekkür ederek kameranın kadrajından çıkıyorsun. Vidyon yayınlanmış yayınlanmamış umurunda değil. Stüdyodakiler hakkında ne söylerler önemli değil.
Yol nasıl da değiştiriyor her şeyi. Seni. Duygularını. Yaşayışını.
Aferin bana, diyorsun çıktığın caddede vitrinlere yansıyan huzurlu yüzünü seyrederken.



















