
72. Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı’nın bu yılki sahibi Sardunyalar Güneşe Bayılır isimli kitabıyla Başak Arslan oldu. 2025 yılında Sel Yayıncılık tarafından basılan bu “ilk kitap”, bir solukta okunan 14 hikâyeden oluşuyor. Okuması hızlı olsa da sindirmesi zaman alıyor.
Kitapta yer alan tanıtım metninde de bahsedildiği gibi Başak Arslan’ın öykülerinde genel olarak ilişkiler, ama illaki aile, sahnenin bir yerine, bazen de tam ortasına yerleşiyor. Kadınlar ve çocuklar; onlara eşlik eden kardeşleri, babaları, üvey anneleri, kayınvalideleri, gelinleri, görümceleri ve bazen de eşleri ile hayatın içinden bir fotoğraf karesi gibi.
Arslan’ın pek de konuşkan olmayan karakterleri travmalarını üstü kapalı anlatmayı seviyor. Bu noktada yazarın duyguları dışa vurmak, kimi zaman da kahramanlarının hayata tutunmasını sağlamak için nesneleri metafor olarak kullandığını fark edince kitabı bir kez daha bu nesnelerin taşıdığı anlamlara odaklanarak okudum.
A. Cüneyt Issı ve Tuncay Bolat’ın editörlüğünü yaptığı “Hikâye Kuran Nesneler”[1] kitabında da bahsedildiği gibi kurmaca metin eleştirilerinde 1990’lı yıllardan sonra ortaya çıkan dikey eleştiri denebilecek bu metot, hikayeleri bir nesne üzerinden anlamaya ve diğer tüm unsurları da ona göre anlamlandırmaya kapı açıyor. Bakma noktasını geniş tutup metni özetlemek yerine, mikro bir perspektifi tercih ederek derinleşmeyi esas alıyor.
Başak Arslan’ın “Olumlama Seansları” öyküsündeki trambolin, doğmamış bebeklerinin kronikleşen acısını üzerinden atamayan anlatıcının, iyileşmek için zorla denediği onlarca yönteme karşı basit ama doğru anda yetişen güçlü bir kurtarıcı görevi görüyor.
Bir kurtarıcı da “Evimin Direği” öyküsünde var. O da oğlu yurt dışına yerleştiği için Eda’nın boşalttığı odanın ortasında kalan direk. Boyacıların sökmeden gittiği bu direk, pole (direk) dansını çağrıştırınca, oda Eda için yeni bir ihtimal alanına dönüşüyor.
Kitaba adını veren “Sardunyalar Güneşe Bayılır” hikayesinde ise sakız sardunya yalnızca bir çiçek değil; anne-kız arasındaki kırılmış bağı onaran bir aracıya dönüşüyor.
Biri anne-babasıyla Almanya’ya gitmek, diğeri ise babaannesi ile Türkiye’de kalmak zorunda olan iki küçük çocuğu birbirine bağlayan basketbol şortu, kayınvalidesi ve görümcesi ile oturmaktan bezmiş Türkan’ın kocasıyla ayrı eve çıkmak için bulabildiği tek çare olarak kafasına vurduğu taşlar, yandığı için iç soğutan sufleler, yabancı bir evde örmeye devam edilen yarım kalmış bir atkı…
Hayata kanca atıp devam etmeyi sağlayan bu nesneler karakterlerin söyleyemediklerini taşıyor. Hepsi, az ya da çok, kurguyu belirleme görevini üstlenmiş hikayelerin gizli kahramanları.
Her ne kadar öyküler birbirinden bağımsız olsa da kitapta bir leitmotif olarak belli aralıklarla gözüken kızıl saçlar ise Arslan’ın öykülerinde neredeyse başlı başına bir işaret sistemi gibi çalışıyor. Karakterlerin bastırmaya çalıştıkları korkular, suçluluklar ya da kırılma anları çoğu zaman kızıl saçlı figürlerle görünür hâle geliyor.
Trambolinde zıplayan üç turuncu kafalı çocuk, hastane bankosundaki kızıl saçlı görevli ve Salih karısını aldattığı kızıl saçlı kadın belki doğrudan kötücül değil, ama kahramanların huzurunu bozan, onları eksiklikleriyle yüz yüze bırakan bir tetikleyici işlevi görüyor.
Özetle; Başak Arslan gündelik hayatın en sıradan ayrıntılarından metaforlar çıkarırken karakterlerinin söyleyemediklerini nesnelere, renklere ve küçük detaylara emanet ediyor. Sardunyalar Güneşe Bayılır’ın etkisi de tam burada ortaya çıkıyor: Sade diliyle okuyucuyu yormayan bu öyküler, bittikten sonra bile o nesnelerle zihinde yaşamaya devam ediyor.
[1] A. Cüneyt Issı – Tuncay Bolat, Hikâye Kuran Nesneler, Hece Yayınları, 1.Baskı, Mayıs 2018, s.8

















