Öykü: Vanilya sarısı | Zuhal Akbayır

Mayıs 27, 2026

Öykü: Vanilya sarısı | Zuhal Akbayır

Boya kartelasından renk seçerken, gelecek günlerinin rengini belirliyormuş gibi heyecanlanmış, çok önemli bir adım atacakmış da, her şey seçeceği renge bağlıymışçasına önemsemişti.

 “Kül rengi nasıl? Ya da duman grisi? Aa bak şu da güzelmiş, ay ışığı. Vanilya sarısı da fena değil. Teyzenler kum beji yaptırdıydı ama bu aralar herkeste de o var. Toprak esintisi de fena değil bak, orman sisi koyu di mi? Koltuklara pek uymaz. Yine en iyisi vanilya sarısı sanki. E kızım bir şey söylesene sen de.” Annesinin dürtmesiyle silkindi, nalburun karışık ve tozlu tezgahına baktı, sonra da renklere. “Evet, en iyisi o.” Zerre kadar ilgilendiği yoktu oysaki. Ama birisinin annesi ile beraber dükkan dükkan gezerek renklere ve fiyatlara bakması, annesinin fikirlerini onaylaması ve alınanları eve taşıması gerekiyordu.

“Anne bırakalım yarın adamlar toplar” dediğinde, “onlar bizim gibi örtemez, yalap şalap yaparlar, n’olur n’olmaz biz kendimiz yapalım “demişti annesi. O evde, o koltuklarda, eşyalarda yaşanan tüm kötü anıların, gözyaşlarının üstünü örter gibi örtüyordu ince naylon örtüyü. Aradan kaçıp kurtulacak ufacık bir hatıra kalmasından korkuyordu sanki. “Kenarlarından iyice sıkıştıralım, açılmasın.” İnce beyaz naylonu hışırdata hışırdata seriyordu her şeyin üzerine, “sıkı tut, çek, altına sıkıştır.” Annesinin söylediklerini hiç sorgulamadan yaptı. Bütün eşyalar ortaya toplanıp örtülünce, hırkasına daha bir sıkı sarıldı, sarmalandı. Hafiften küf kokmuştu, ya da soğuk kokmuştu. Evet, yarın yerini bayıltıcı boya kokusuna bırakacak olan soğuk kokusuydu bu. Koltukların ve vitrinin arkasından ne kadar da toz çıkmıştı. Sanki her gün süpürüp silinen ev o ev değildi. Duvarlar daha da bir kirli gelmişti gözüne eşyalar ortaya toplanınca. Sesleri yankılanıyordu salonda konuşurken. “Önce buradan başlar sonra diğer odalara geçerler, inşallah günlerce uzatmazlar. Yerlere de serelim güzelce, damlatır şimdi onlar” diye kendi kendine mırıldanan annesini dinliyor, söylediklerini sessizce yerine getiriyordu. Gece her şeyin üzerini örttüğünde, Gülizar açığa çıkardı en derindeki yaralarını, hayallerini, susmalarını, isyanlarını .Özgürce serdi ortalığa. Onlar serildikçe rahatladı, hafifledi, yorgun bedenini bıraktı yatağa.

“Kalk artık adamlar gelecek!” Annesinin sesine uyandı, karşı yatakta uyuyan ve bu sesten hiç etkilenmeyen kardeşine baktı. Usulca indi yataktan. Ne zaman evde böyle bir iş olsa annesi hep gergin ve aceleci olurdu. Yataklar toplandı, kahvaltı geçiştirildi. Gülizar hiçbir aksaklık olmaması için her şeyi ibadet eder gibi, törensel bir titizlikle yapıyordu..

Kardeşi odasında televizyon izlerken ustalar kazımaya, astarlamaya, bir taraftan boyamaya başlamış, çay molası vermişlerdi.

“Abla bi küllük var mı?”

Olmaz mıydı, misafir için vitrinin camlı bölmesinde her zaman bir küllük ve sigaralıkta sigaralar olurdu. Küllük verildi, sigara dumanı etrafa yayıldı, boya kokusuna, vernik kokusuna karıştı. Sesler yankılandı, türküler mala sesine, spatula sesi zımpara sesine, rulo hışırtısı fırçanınkine karıştı. Gülizar’ın içindeki fırtınalar boyun eğişine, çığlıkları sessizliğine, gece sabaha, sabah akşama karıştı.

“Kaç gündür bitiremediniz küçücük evi, böyle sallanırsanız bitmez tabi, günlerdir ayakta ev.” “Abla iş senin söylediğin gibi değil bak ne kadar çok yama yaptık, kabarmıştı bir sürü yer, kazıdık, yamadık, az mı uğraştık, iki güne nasıl bitsin.” Bunlar hep böyle işte, sallana sallana yapar, günlerce uzatırlar. Sonra fiyatı arttırırlar diye söylenerek çıktı ustaların yanından annesi. “Her gün yemeklerini verdik sırf eve gidip zaman kaybetmesinler diye. Çaylarını sigaralarını eksik etmedik ama işte, böyleler bunlar böyleler”. Başıyla sessizce onayladı Gülizar, yemeklerini verdik (verdim), çaylarını eksik etmedik (etmedim). Sustu. Konuşmaya hakkı mı vardı sanki. Onaylamamaya, itiraz etmeye, ama anne gördün duvarlar ne haldeydi, ya tavanlar?  Adamlar çabucak bir dal sigara içip dönüyorlardı işlerinin başına mı deseydi. Ne haddine. Kardeşinin yanına geçti, haftanın kral pop 40 listesini izlerken bir taraftan kabak çekirdeği çitliyordu. Gülümsedi Gülizar. İçindeki yangınlara nispet yaparcasına.

 Bir ara komşuları Aysel ablaya geçtiler. Annesinin ustalardan ve onlarla başlayarak her şeyden şikâyet etmesini, Aysel ablanın ah canım ya ben ne yapayım diyerek üste çıkma çabasını izledi. İzlemek zorundaydı, arada ikisinin de dertlerinin büyüklüğünü başı ile onaylamalıydı. Annesinin romatizması vardı, hem de iltihaplı demişti doktor, hele bir migreni tuttu mu? E Aysel ablanın yok muydu sanki? “Geceleri ağrıdan uyuyamıyorum, sabahları ilk attığım adımları görsen, bu kadın sakat mı dersin, aah ah bir de mide ağrım tutuyor ki bazı zamanlar.” Üst üste sıralandı tüm hastalıklar, dertler, kederler. Üstüne bir de Nurten ablanın kızı ve Naciye’nin kayınvalidesi çekiştirildi. Ama Naciye’de az değildi. Dertler yarıştırıldı. Kimin daha çok sıkıntı çektiği, daha hasta olduğu havada kaldı. Sonunda karşılıklı rahatlandı, yüzler gülerek “hadi canım yine gel” lerle ayrılındı. Komşularıyla iyi geçinmeli, ruhunu sıksa da dantel örmeli, mantı açabilmeli, evde huzursuzluk varsa ortamdaki gerginliği azaltmak için bir konu bulup sessizliği bozmalı, sararan derzleri kireç çözücü ile fırçalamalı, pazara gidip en güzel sebzeleri en uygun fiyata alabilmeli, kardeşi uyurken süpürgeyi açmamalı, evdeki varlığı hiç belli olmayan ama aynı zamanda her şeye yetişen bir Gülizar olmalıydı.

“Abla yarın o küçük odayı ve koridoru da yaparız akşama bitiririz evelallah. Sen de gördün duvarları. Tavan ne haldeydi, kaç kat geçtik, iyi iş çıksın istedik. Temiz iş olsun dedik, özendik. Yoksa ben de bilirdim iki güne yalandan fırçayı sürüp gitmeyi. Bize uymaz. Allah çoluğumuza çocuğumuza haram lokma yedirtmesin. Fahrettin fırçaları tinere batırmayı unutma, malzemelerin hepsini kenara topla, kutuların kapaklarını sıkı kapat,”dedikten sonra son bir kez baktı boyanın kuruyan kısımlarına Cevat Usta. Onların arkasından kapıyı kapatıp yere damlayan boyaları silmeye koyuldu Gülizar.

Sabah yine aynı telaşla kalkıldı. Hava yağmurluydu. Annesine göre hiç de boya badana havası değildi, ama vanilya sarısı gerçekten güzel olmuştu, iyi ki onu seçmişlerdi. Ustalar her zamankinden erken geldiler. “Küçük odadan başlayalım, Fahrettin hadi oğlum sallanma.” Usta kestirme fırçasını aldı. Boyalı elleri ve tulumuyla odaya girdi. O sırada Gülizar’la annesi kardeşini kucaklamış, tekerlekli sandalyeye alıyorlardı. İyice yerleştirince Gülizar mutfağa geçti. Cevat Usta önce duraksadı, sonra kendine geldi. Fırçadaki fazlalıkları boya kutusunun kenarına sıyırdı. Bakışlarını kaçırarak “geçmiş olsun bacım, ne zamandan beridir?” Dedi. Merakla karışık bir acımayla. Daha sorarken pişman olmuştu aslında ama sormuştu bir kere. 

“Küçüktüm. Küçükmüşüm. Kaza işte. Balkondan düşmüşüm. Hatırlamıyorum. İki yaşındaymışım. Olacağı varmış işte. Kader”.

Çayın yanına koyacağı finger bisküviler elinden düştü Gülizar’ın, metal tepsiye yayıldı. Balkona attı kendini, çok uzun bir kabustan uyanmıştı sanki, sırılsıklam. O itmiş dememişti. O yapmış, onun yüzünden oldu her şey dememişti, onu suçlamamıştı ilk defa. Kaza işte demişti. Küçükmüşüm, olacağı varmış. “Beş yaşında koca çocuk canım. Oyunmuş. Böyle oyun mu olur? Hayatını kararttı yavrumun” diye eklememişti annesi.

Başını kaldırıp gökyüzüne baktı, yıllardan sonra tahliye olan bir mahkûm gibi. Yağmur damlaları yüzüne düştü, otuz yıllık diyet nihayet ödenmişti. Artık özgürdü.

Yorum yapın