Öykü: Orhan Abi | Gizem Gökgül

Mayıs 22, 2026

Öykü: Orhan Abi | Gizem Gökgül

Kantin, vize haftasının kendine has, bayatlamış çay ve ozalit kokusuyla doluydu. Havalandırmadan gelen hafif uğultu, alt katlardaki fotokopi makinelerinin ritmik tıkırtısına karışıyordu. Sinan, köşedeki masanın ucuna tünemiş, avucundaki bayat tuzlu fıstıkları sanki hayali bir çemberden geçiriyormuş gibi havaya fırlatıyordu. Iskaladığı her fıstık, masanın altındaki tozlu boşluğa veya yan masadaki gencin pabucunun dibine düşüyordu. Bir yandan da etrafına “Ne kadar doğal ve özgüvenliyim” mesajı verdiğine ikna olduğu hafif ukala gülümsemesi, dudaklarının kenarından sarkıyordu.

Nisan’ın, baharın henüz ısıtamadığı kampüs bahçesinden kantine taze bir rüzgâr gibi girmesiyle Sinan’ın koreografisi saniyeler içinde bozuldu. Havada süzülen son fıstık burnuna çarpıp masanın altına kaçarken, Sinan az önceki çocukça oyunun faili kendisi değilmiş gibi hemen doğruldu. Elinde kalan fıstıkları cebine tıkıştırdı. Yanındaki zigon sehpadan bozma kitaplığın üzerinde duran, kimin bıraktığı belli olmayan kitap yığınına uzandı. Aceleyle çektiği kitap yüzünden, sehpanın kısa ayağını dengede tutan katlanmış karton fırlayıp gitti. Kitaplar birer domino taşı gibi devrilirken Sinan, “Eyvah, karizmayı çizdirdik” paniğiyle ortalığı apar topar düzeltti. Elindeki kitabı ters tuttuğunun farkında bile değildi. Nisan masaya yaklaştığında, Sinan eline rastgele bir sayfasından açtığı kitabı tutmuş, kaşlarını çatmış, çok mühim bir meseleyi çözüyormuş gibi davranıyordu. Bir yandan da diliyle dişlerinin arasına sıkışan fıstık kabuklarını temizlemeye çalışıyordu.

“Naber?” dedi Nisan. Çantasını yan sandalyeye fırlatırken kadife sesi, kantindeki ağır ve yağlı havayı bir nebze de olsa dağıtmış ama Sinan’ın avuç içlerini ter içinde bırakmıştı. Üzerine minik yapraklar işli yeşil hırkasını çıkarıp sandalyenin arkasına astığında, altındaki tül gibi ince gömleğiyle bir çiçek gibi açılıverdi. Sinan’ın bakışları, bir anlığına kızın gömleğinin altındaki hatlara takılıp kaldı. O kısacık an, zihninde çoktan geceki yurt odasının loş ışığında şekillenecek bir fanteziye dönüşmüştü bile. Gözlerini zorla yukarı, Nisan’ın gözlerine çıkardı ama zihni halen o birkaç santimlik mesafede asılıydı.

“Yeni gelen kalkülüsçü tam bir felaket,” dedi Nisan, gömleğinin yakasındaki küçük, sedef düğmeyi çözerken. “Kadın tahtaya tek bir rakam yazmadan matematik anlatmaya çalışıyor. Soyutlama yapın diyor sürekli. Matematik dediğin bir tasarım, bir yapı değil mi yahu? Manyak mı ne!”

Sinan yutkundu. Nisan’ın isyan ettiği soyutlama kavramı onun için çok uzaktı. O sadece kızın boynundaki o hafif ter damlasını ve konuşurken hareket eden köprücük kemiklerini görüyordu. “Ya işte, akademisyen egosu,” dedi Sinan, durumu geçiştirmek için en kestirme yolu seçerek. “Hepsi biraz çatlak oluyor bunların.”

“Ego değil bu Sinan, yöntemsizlik,” dedi Nisan, gözlerini masadaki kitap yığınına dikerek. “Hayatı da böyle anlatmaya çalışıyorlar bazen. Somut bir şey yok, sadece fikirler… Sen ne okuyorsun orada?”

Sinan, elindeki kitabın kapağına bakmadan, “Ya arkadaş vermişti, çok sarsıcıymış falan, bir bakıyorum ben de,” dedi sesine entelektüel bir derinlik katmaya çalışarak, ama kitabın kapağındaki o neon yazılar bile onu ele veriyordu. Nisan kitabı atik bir hareketle kapınca, kapağın üzerindeki kışkırtıcı başlık kantin ışıklarının altında parladı: “Meryem Ana Aslında Bakire Değildi.”

Nisan, kapağa bakıp kısa bir kahkaha attı. “İlahi Sinan! Sarsılmak için bunu mu seçtin gerçekten?” Kâküllerini parmaklarıyla geriye atıp kitabı masaya fırlatırcasına bıraktı. Kapağını bile açmamıştı. “Senin sarsılma eşiğin biraz değişikmiş.”

Sinan, alay edildiğini hissetse de bozuntuya vermedi. Cebinden bir Winston paketi çıkarıp masaya pıt pıt vurdu. O sırada gözü Nisan’ın çantasının açık kalmış fermuarından dışarı taşan kitabın ayraçla ayrılmış sayfasında altı kırmızı kalemle çizilmiş satıra ilişti: “Ve en arabesk ve en çağdaş adamımız Orhan…”

Sinan, bu sefer doğru yerden yakaladığını düşündü. Bu cümle, onun dünyasına hitap eden damar hissini çağrıştırıyordu. Bir bağ kurmak, Nisan’ın entelektüel kalesinin kapılarını zorlamak için büyük bir fırsattı bu.

Sinan, hayatının en büyük pasını almış bir santrfor özgüveniyle atıldı: “Bak,” dedi, parmağıyla Nisan’ın çantasındaki kitabı işaret ederek. “Orada hemfikiriz işte. Ben de çok severim Orhan Abiyi. Tam damardır, harbi adamdır ama her dönemin adamıdır.”

Nisan’ın kaşları hafifçe havalandı. Gözlerinde, Sinan’ı ilk kez gerçekten keşfetmeye çalışan bir merak belirdi. “Sahi mi? Sen de mi seviyorsun onu? Onun her şeyi yıkan ama yerine çok nahif bir şey koyan garip tarzını?”

Sinan, nahif sözcüğüne pek anlam veremese de yıkma kısmına bayılmıştı. “Tabii canım, yıkıp geçer yani. Ortamı bir anda dağıtır. En çok hangisini seversin peki?”

Nisan, masaya doğru biraz daha eğildi. Aralarındaki mesafe azaldıkça Sinan’ın iştahı kabarıyor, bu konuşmanın sonunun bir şekilde kendi istediği yere varacağına dair umudu artıyordu. “Benimki biraz klasik belki ya… Senin favorin hangisi?” diye sordu Nisan.

Sinan bu yeşil ışığı görünce, sahne sırasının kendisine geldiğini anladı. Sesine izbe pavyonların, dumanlı birahanelerin ve gece yarıları radyoda çalan yanık seslerin havasını katıp sesini buğulu bir hâle getirmeye çalıştı. Göğsünü hafifçe öne çıkarıp, mırıldanan ama kendinden emin bir tınıyla dile geldi:

Her sözün ardında gizli bir davet var
Gel diyecekmiş gibisin
Aşkın kanununu kaderinin yolunu
Sanki çizecekmiş gibisin…

Sinan mırıldanıdıkça, Nisan’ın yüzündeki parıltı yavaş yavaş söndü. Dudak kenarında beliren küçük tebessüm, bir beğeninin değil bir farkındalığın işaretiydi. Sinan ise kızın değişen yüz ifadesini ve bakışını, kendi bıraktığı etkiye yorup iyice havaya girdi, hatta gözlerini hafifçe kıstı. “Eee,” dedi zafer kazanmış bir komutan edasıyla, “ya seninki? Senin Orhan Abi favorin hangisi?”

Nisan, çantasını yavaşça omuzuna astı. Gömleğinin az önce çözdüğü üst düğmesini bir zırhı kapatır gibi hırsla ilikledi. Sinan’ın gözlerinin içine baktı ama bu kez bakışları, uzak bir şehre bakıyormuş gibi hissizdi:

Böyle havalarda âşık oldum
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti
Beni bu güzel havalar mahvetti.

Nisan, sandalyeyi gıcırdatarak ayağa kalktı. Arkasına bakmadan kantinin kalabalığına karışıp giderken, Sinan masada kalakaldı. Ne olduğunu tam olarak anlayamamıştı ama bir şeylerin yanlış gittiğini seziyordu. Masadaki Winston paketinden bir sigara çıkarıp ağzına götürdü ama yakmadı.

Masanın altına, tozların arasına düşmüş fıstıklara baktı. Az önce yakalayamadığı fıstıklar orada, yerdeki kitabın kenarında öylece duruyordu. Kendi kendine mırıldandı: “Şiir mi dedi o?”

Bir fıstık daha attı ağzına. Tadı her zamankinden daha tuzlu ve daha bayattı.

Yorum yapın