
Rumuz: Yasemin Bülbül
Şikayet no:9324635
Şikayet konusu: Tekinsiz Koltuk
Şekva.com’a ilk yorumum bu, başka da olacağını sanmam. Risksiz alışveriş arayışında olan birilerine faydalı bir yorum olmayabilir. Bir şikayetim var ama muhatabı yok maalesef. Marka adını girmedim bu yüzden. Her alışverişlerinde inceltilmiş yöntemlerle yorum okumakla yetinmeyip en ince meseleye varana kadar birbirlerine danışan, İngilizce öğretmenliği yaptığım okuldaki arkadaşlarım tarafından “bize danışmadan iş yaparsan böyle olur” imalı bakışlarla, üstüne günlerce konuşulacak bir skandal olarak kabul edileceğinden onlara da açamıyorum konuyu. Her ne kadar bu bakışların ima ettiklerini paylaşan çokça okuru ve yazarı olsa da bu sitenin, değil mi ki hiçbirinin yüzünü görmeyeceğim, bunları en risksiz ve kolay anlatabileceğim yer burası gibi görünüyor ve çoğu kişi tarafından işe yaramaz lakırdı olarak okunabilecek bu hikayenin yolunu şaşırmış bir iki alışveriş heveslisi tarafından okunduğunu hayal etmek bile hüsranımı bir nebze olsun azaltacaktır. Asıl kendim için yazıyor olabilirim yani. Hissettiğim duygular ile benliğim arasındaki bu derin bağlar gerçek ismim yerine rumuz kullanmama da engel oldu. Sanki bunu yapsam burada aktarmaya çalıştığım duygular köklerinden mahrum kaldıkları için bir anda solacaklardı. Oysa istiyorum ki acı verdiğinde bile, günlük rutinlerden pörsümeye yüz tutmuş ruhuma hacim kazandıran bu duygular yaşasın. O duygular olmadan bu metnin de bir meşruiyeti olmayacaktır zaten.
Şikayetin başlığı ve konusu var, hikayede bir koltuk da var ama şikayetin koltukla ilgili olduğundan bile şüpheliyim. Hatta bir şikayet var mı ondan bile emin değilim. Buralarda dolanıyorsanız zaten benim gibi anlık bir cuşa gelip alışveriş yapacak birisi değilsinizdir. Ama öyle olacağınız varsa bile bu yorumun ibretlik bir hikaye gibi okunmasını istemem. Hatta illa ki bir işe yarayacaksa insanları bir kere olsun önünü arkasını düşünmeden keyif için bir şey yapmaya kışkırtmasını isterim. Bütün pürüzlerinden arındırılmış bir deneyimin sahteliğini görmek için çok da hin bir göze gerek yoktur herhalde. Bir kere bile olsa şu ucuz turistik turlara katılan herkes bilecektir ne demek istediğimi. Arkadaşlarımın bana aşağıda yazacaklarımı yaşamamak için gereken makbul bir prosedürü telkin eden sayısız sözlerinin âlâsını bizzat kendim de sıralayabilirim. Zaten öngördüğüm klişelerin yepyeni hakikatlermiş gibi yüzüme söylenmesinden daha fazla tiksindiğim çok az şey vardır. Bunun sadece bana has bir his olmadığını siz de kendinizi yokladığınızda anlayacaksınızdır. Üstelik makullüğün her durumda parlak bir erdem olduğunu düşünmek için bir neden de göremiyorum. Bu sağduyu ve makullük atmosferinden daha iki yüzlü bir dünya varsa onu da bilmek isterim. Neyse, kendimi rahatlamak için yazdıklarımı üşenmeyip buraya kadar meraktan değilse kibarlıktan okuyan alışveriş telaşındaki insanların vakitlerini daha fazla almak istemem. Sadede geleyim.
Şikayet var mı yok mu emin değilim demem, “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, buna alışmam gerekiyor” falan derken bir şeylerin yoldan çıkmış olmasına alışmamdan herhalde. Her yoldan çıkmanın güzel heyecanının yorgunluğunu da getiriyor olmasından bu. Heyecan iyi, yorgunluk kötü. Yorgun olduğum için şikayet ediyorum ama heyecanı olduğu için devam da ediyorum. Koltuk geldiğinde evdeki her eşya yerinden biraz kımıldadı da bir daha yerine dönmedi. Yapamayacağımı biliyorum ama koltuğu birine versem bile artık dönmeyecekler belli ki. Parkelerin üzerinde, yerlerinden şimdiye kadar hiç kımıldamamış eşyaların ayaklarının izleri bikini izleri gibi ortaya çıkmıştı. Evin bu yeni dengesizliğinin işaretleriydi bu izler.
Çoğunuzun aklından geçen, söylemesi ve düşünmesi çok kolay olan “Amma abarttın, altı üstü bir koltuk değil mi” cümlesini hepinizi temsil eden yirmili yaşlarının başında bir erkeğin alaycı ve laubali sesinden duyar gibiyim. Kadınlar iyi bilir, bu cümleyi ancak böyle birisi kurar. İşte sizin bana itiraz etmek için aklınızdan geçirdiğiniz böyle bir yorumun da farkında olduğum halde bunları yazıyorsam anlamanız gerekir ki buraya aktaramadığım, size hissettiremediğim derinlikte bir etkisi oldu bu olayın üstümde. Keşke gücüm yetseydi de aktarabilseydim. O zaman, insanları bir gevezelik için meşgul ettiğim kuşkusundan kurtarırdım hem kendimi, hem sizi.
Ne de güzel bir koltuktu halbuki. Ahşabının rengi, kıvrımlı damarları, cilası; kumaşının dokusu, rengi…Genişliğinin verdiği rahatlığı, yumuşaklığının kıvamını söylemiyorum bile. Seri bir üretim olduğunu (üzerinde bilinen bir markanın etiketi olduğuna göre başka bir olasılık görünmüyordu), böyle bir berjerin bir yerlerde bir kopyasının olduğunu düşünmek hem çok imkansız geliyordu bana hem de hiç de küçük olmayan bir kıskançlığa neden oluyordu. Ne bilirdim böyle olacağını. Hoş, bilsem de alırdım o ayrı. Meğer aylardır önünden geçermişim sergilendiği vitrinin. Yazın çiçekçi olan balıkçıda, akşam yemeği için aldığım balıkların temizlemesini bekliyordum aylak aylak etrafa bakarak. Gölgeden ışığa çıkar gibi takıldı gözüme. Balıkçı dahil her şey flulaştı. Filmlerde de olur ya, aynen öyle. Hava artık erken bir saatte kararıyordu ama daha o saat gelmemişti. Çok aydınlık da değildi tabii. Koltuğu, üstüne vitrinden vuran bir spot ışığı değil, kendi ışığı aydınlatıyordu sanki. Evet, içine aldığı şeyi görünmezleştiren kör edici bir ışık değil de her ayrıntısının görünmesini sağlayan göz dostu bir ışık yayılıyordu koltuktan. Hani cep telefonun gece modundayken, sayfa karanlık olur da yazı ışıktan olduğu için okursun ya öyle işte. Fantastik geldiğinin farkındayım ama emin olun bana o kadar gerçek gibiydi ki. Neyse!
İçeri girmem, koltuğu satın almam o kadar hızlı oldu ki döndüğümde balıkçının temizliği bitirmesi için beklemem bile gerekti. Satıcıyı, onunla neler konuştuğumuzu ve en önemlisi ne kadar ödediğimi bile hatırlamıyorum desem çok mu fazla olur bilmem! Asıl azap ondan sonra başladı. Koltuğun teslimatı için iki gün sonraya randevu vermişlerdi. Bu sitenin okurlarının çok iyi bileceği gibi evde olacağım bir saatte anlaştık ve bu biraz geç bir saatti. İnternetten alışveriş yapanların kargo beklerkenki sabırsızlık ve heyecanını bu sitenin kullanıcılarına anlatmak gereksizdir, eh benim için koltuğu bekleyerek geçirdiğim bu sürenin nasıl zor olduğunu da tahmin edersiniz. O kadar heyecanlıydım ki, artık neredeyse her şeyin eve teslim edilmesi bir normal olduğu halde kendi işimi onlara gördürüyorum hissinden bir türlü kurtulamadığımdan, bana yaşanmaması imkansızmış gibi gelen kargocular ile o ilk karşılaşma anındaki mahcubiyeti bile duymadım. İçimden yirmi sekiz yaşında bir kadının söylediği “azaba dönen bekleyişin bir coşku ile bittiği bu an için kaçınılmazdı böyle olması” cümlesinde teselli bulup kendimi akışa bıraktım.
Koltuğun geleceği günü bildiğim için yerini hazırlamıştım. Kargocular gelmeden hemen önce koltuğu koymayı düşündüğüm televizyon ile duvar arasındaki köşeyi sildim. Kendi sesimle “hoşgelişler ola” deyip misafir gelecekmiş gibi ıslık çalarak evi temizledim, havalandırdım. Bunları konunun benim için “amma da abarttın, alt tarafı bir koltuk değil mi” cümlesiyle hafifleştirilecek bir mesele olmadığını vurgulamak için söylüyorum. Kargocular aradığında çöpü çıkarıyordum.
Koltuğu antreye bırakıp gittiler. Teşekkür ettim mi bilmiyorum. Hiç bekletmeden poşetini açtım. Uzun uzun seyrettim. Heyecanla, koltuğu yerine götürmek üzere kaldırdım. Koltuk kucağımdayken içime bir kurt düştü. Galiba koymayı düşündüğüm yere sığmayacaktı. Salonda boş bir yer bulup oraya bıraktım. Televizyonun solundaki berjeri duvara biraz daha yanaştırdım, televizyon sehpasını biraz daha o tarafa yaklaştırdım ve koltuğu koymayı düşündüğüm tarafı biraz daha genişlettim ama olmamıştı. Koltuk, ona evde biçtiğim yere sığmamıştı. Birbirinden farklı bir sürü kombinasyonu denedim ama olmamıştı. Bu konuda verdiğim uzadıkça sinirlerimi tel tel geren uzun uğraşı ayrıntılandırarak daha çok zamanınızı almak istemem. Son çare olarak kitaplığın yanındaki çiçek rafını televiyonun sağına yani koltuğa biçtiğim yere aldım, ondan kalan kitaplığın hemen yanındaki boşluğa da koltuğu koydum. Tek başına düşünüldüğünde sağında kitaplığın, solunda yemek masasının, önünde ayak uzatacak bir boşluğun olduğu bu konum koltuk için fena görünmüyordu ama salonun düzeninde bir iğretilik oluşmuştu. Salon birden kamburlaşmıştı sanki ve bu kamburluk hiçbir kombinasyonda kaybolmuyordu. İğreti halde bıraktım her şeyi. Koltuğu karşı çaprazdan gören yerinden oynamış eski berjere oturdum ve bu yamuk manzarayı seyrettim. Güzel değildi, korkunç da değildi ama fazlasıyla gıcık eden bir tarafı vardı.
Hayal kırıklığı değildi sadece hissettiğim. Saçma olduğunu bildiğim halde gücenikliğin beslediği bir öfkeye engel olamıyordum. Bunca sevdiğim bir nesnenin hayatıma girmeye gösterdiği dirençte bir haksızlık görmek bana o kadar doğal geliyordu ki oturmak gelmiyordu içimden koltuğa. Tozunu bile almaya tenezzül etmediğim bir atıllıkla salonun bir köşesinde kalakaldı. Evin içinde ama bir fazlalık olarak, çevresindeki her şeyi fazlalık olarak gösteren bir fazlalık. Kitaplığın hemen önündeki bu boşluktaki konumu aslında onu kullanılmaya yeterinden fazla uygun yapıyorsa da benim hissettirdiğim bir şeyden mi bilmem, gelip giden misafirlerim de salonda sandalye, eski berjerim, L koltuk gibi oturulabilecek her şeyin üstüne oturuyorlardı da bir onun yüzüne bakmıyorlardı. Sadece yerlerine koymaya üşendiğim fazla eşyaları geçici olarak üstüne attığım bir aparata çevirmiştim onu. Hem bütün eşyaları bir daha geri dönmeyecekleri düzensizliğin içine iten hem de sıraya girmeyi reddeden koltuğu böylece cezalandırdığımı düşünmek keyif de veriyordu bana. Anladım ki sadece eşyalarda olduğunu düşündüğüm bu yerinden oynama duygularımda da vardı. Bir an koltuğa hayranlıkla bakıyor, bir an ondan nefret ediyor, bir an onu hizaya gelmeyen haylaz bir kahraman gibi görüyor, bir an edep erkan bilmez ilkel bir yabani gibi düşünüyordum. Bütün bunlar olurken “bu bir koltuk, bununla kavga edilmez de sevişilmez de” diyen elli yaşlarında, görmüş geçirmiş bir kadının sesi ile konuşan mantığımı ise duymazdan geliyordum. Bu koltuk ile ne yapacağımı bilemiyorum velhasıl.
Eve sığmayan ve evi bir bütün olarak yamultan bu koltuktan kurtulmanın çok kolay olduğunu birinden öğrenmeye ihtiyacım yok. Ama şimdi bütün eşyalar hassas ve şekilsiz bir denge üzerinde ve koltuk da bu dengeyi sağlayan unsurlardan biri artık. O gittiğinde bütün eşyalar dengesini kaybedip üstüme yığılacak gibi geliyor. Korku filminde gibiyim. Ne gidebiliyorum, ne kalabiliyorum. Korku filmlerini yalnızca seyretmeyi seviyorum sanıyordum. Yaşamayı da seviyormuşum meğer. Eh, öğrenmenin yaşı yok.



















