
Söyleşi: Mehmet Aziz Seyrek
Dilek Karaaslan’la Can Yayınları tarafından yayımlanan Hayatımızın En Uzun Kışı üzerine konuştuk.
Kitabın adı “Hayatımızın En Uzun Kışı”nda kış metaforu çok katmanlı işliyor. Bu “uzun kış”ı anlatırken aile içi yokluk, erken olgunlaşma gibi bireysel yoksunluk deneyimlerinden yola çıktınız; ama sonuçta göç, pandemi ve ekonomik kırılganlıklar gibi kolektif güçsüzlük hâllerine de kapı aralıyor. Bu genişleme bilinçli bir tercih miydi?
Bu öykü Ankara’da ve yoğun bir kış döneminde yetmişli yıllarda geçiyor. Tabii o yılların kışları şimdikiler gibi bahar taklidi yapmazdı. Okula giderken dizlerime kadar kara gömüldüğümü hatırlarım. Yukarı Ayrancı’dan Salih Alptekin İlkokuluna yürürdüm. Çocukluğumun o kara ve koyu kışları beni çok etkiledi. Her türlü anlamının aksine kasvetli, sisli, puslu ve yağmurlu havayı çok severim. Ama burada elbette havayı, sadece iklim ve mevsimin şartı olarak değil, atmosferi tamamlayan, mekânı biçimlendiren, öykü kişilerinin ruhsal durumunu etkileyen bir yan karakter olarak kullandım. O kara kış, içinde yoksulluk, babasızlık, ilgisizlik ve onarılamayan çatıdan salona damlayan su, rutubetten nemlenen duvarlar, küçük bir çocuğun gece kâbusları gibi yoksunluğun tüm unsurlarını barındıran bir metafor. Elbette belirttiğiniz anlamlar da çıkabilir. Belirttiğiniz kolektif güçsüzlüklerin her biri ya da hepsi için bambaşka öyküler yazılabilir.
Öykülerinizde kış sadece bir mevsim değil, bir ruh hâline dönüşüyor. Dışarıdaki kış ile karakterlerin iç dünyasındaki kış arasındaki geçişi nasıl kuruyorsunuz?
Kış birçok insan için olumsuzlukları temsil ediyor. Hele de maddi olanakların kıtlığı söz konusuysa orada bir metafora da gerek yoktur. Anlatılan her şey öncelikle maddi yoksunlukları tanımlar. İhtiyaçlar hiyerarşisinin temel kuralı bu maalesef. Sonra sıra bu olanaksızlığın insan ruhunda ve zihninde yarattığı tahribata gelir. Duygular aşınmaya başlar; yoksunluk ve yoksulluk, tatmin edilemeyen önce fiziksel (yeterli gıdaya ulaşamama, sağlıklı barınma vb.), sonra zihinsel olarak kendini gerçekleştirme ihtiyacı uzun süre karşılanamazsa kişilik erozyonuna neden olur. Benim vermeye çalıştığımsa somut yoksunluğun yanı sıra duyguları kışlaşmış insanların ruh hâlleriydi.

İlk kitapta ergen ya da çok genç insanların öyküleri ağır basarken bu kitapta — Balık, İğneci ve Adil gibi öykülerde — çocuk diline dönüyorsunuz, ama yetişkin bakış açısı daha baskın. Bu dağılımı nasıl kurguladınız?
Aslında ilk kitabımda çocuktan ziyade, ergen ya da çok genç insanların öyküleri vardı. Hayatımızın En Uzun Kışı’nda ise üç öyküde çocuk dili var evet; Balık, İğneci ve Adil. Bütün öykülerimde ne denli zor bir konu anlatmış olursam olayım, kırılgan ya da edilgen bir tavırdan yana değilim. Her zaman umuttan ve mücadeleden yanayım. Edebiyatın umutu besleyen en önemli alanlardan biri olduğuna inanıyorum, tüm sanat dalları gibi. Bu yüzden de sonları hep bir parça okura ve onun çabasına bırakabileceğim şekilde seçiyorum. Yeni bir yolun mümkün olduğunu göstermek istiyorum. Kararı vermesi gereken okur elbette. O kırılganlıkla devam mı edecek, yoksa yeni bir yol için çabalayacak mı?
Sara, Cansu gibi kadın karakterleriniz erken olgunlaşma ve toplumsal rollerin dayattığı kırılmalarla büyüyor. Bu karakterlerin hikâyelerini yazarken bireysel psikolojiyi toplumsal gerçeklikten nasıl ayırt ettiniz — ya da ayırt etmeye hiç gerek duydunuz mu?
Çok güzel bir soru. Siz aslında sorunun içinde cevabın anahtarını vermişsiniz. Hiçbir bireysel kırılma, bireysel psikoloji, toplumsal şartlardan ve gerçeklerden ayrı değil ne yazık ki. Toplumsal roller, gelenekler, dayatmalar ve kimi zaman yaşanan travmalar nedeniyle arzu edilenle gerçekte yaşanan hayat arasındaki makas açıldıkça bireysel kırılmalar da artıyor. Sınıf hiyerarşisi, hangi sınıf için olursa olsun çoğu zaman kadın ve çocukların aleyhinedir. Kadın, erkek egemen toplumun dayattığı cinsiyet rolünden dışarı çıktığı anda çevresinde dışlanır. Onun için doğru olanı erkek egemen toplum ve aile büyükleri belirler. Örneğin Orta Doğu’nun birçok ülkesinde namus kavramı hâlâ yalnızca kadın bedeni üzerinden tanımlanır ve bu uğurda kendisine dayatılan her şeyi kabullenmesi beklenir. Üst sınıflarda bile bu anlayış çok farklı değildir; ancak toplumsal gerçeklikle uyumlu çözüm üretme becerilerinin daha gelişmiş olduğunu söylemek mümkün. Kısaca öykülerimde bireysel psikolojiyi toplumsal gerçeklikten ayrı tutmadım. Çünkü biri sebeptir diğeri sonuç.
Sait Faik, Bilge Karasu, Vüsat Bener, Onat Kutlar gibi Türk öykü ustalarını edebi atalar olarak tanımlıyorsunuz. Alejandro Zambra, Claire Keegan, Samanta Schweblin gibi çağdaş dünya yazarlarını okurken bu miras nasıl devreye giriyor? Taklide düşme korkusu var mı?
Sait Faik, Bilge Karasu, Vüsat Bener, Onat Kutlar, Sabahattin Kudret Aksal, Leyla Erbil, Memet Baydur, Fikret Ürgüp, Tomris Uyar, Sevgi Soysal, Yusuf Atılgan vb. gibi yazarlarımız bizim edebi atalarımız. Eğer bugün yaşasalardı belki yeni eserleri dünya çapında okunacak ve tanınacaktı. Onların kitaplarını okudukça o edebi miras bizim genlerimize işliyor. O dönemin duygularını, karakterlerini, çatışmalarını anlamak; sonra yeni ve dünya çapındaki öykücülerin dilini anlayarak farklı bir anlayışla yazmaya çalışmak bize düşüyor diye düşünüyorum. Tabii bunu yaparken sadece kendimize ait bir tarz bulmak da asli görevimiz. En büyük risk elbette taklide düşmek. Ama ben bundan çok korkmuyorum açıkçası. Öğrenme sürecinin birçok konuda taklitle başladığına inanıyorum.
Kitabı bitirdiğinizde “en uzun kış”ınız sona erdi mi, yoksa yeni bir kışın başlangıcında olduğunuzu mu hissediyorsunuz?
Kitabı yayınevine teslim ettiğim andan itibaren yeni bir başlangıcın içinde olduğumu, artık onunla vedalaşıp önüme bakmam ve yeniden üretmem gerektiğini duyumsadım. Çok güzel ve hafifletici bir duyguydu. Kış bana son derece ilham veren ve sevdiğim bir mevsim olduğu için her ne kadar sorunuz bir metafor barındırsa da evet, yeni bir kışın başlangıcı neden olmasın. Bir ömür sadece yaz ve bahar için yaşanmaz diyorum, kışlar da ömrümüze dahil.
Ramo’nun hikâyesinde sessizliği bir kabullenme olarak mı, yoksa pasif bir direniş biçimi olarak mı okumak gerekiyor? Güçsüzlüğün belirginleştiği o anlarda karakteri yazarken sizi daha çok ne etkiledi?
İnsanlar önemli bir travma yaşadıklarında ya bununla yaşamayı, kabullenmeyi, direnmemeyi ya da mücadele edip üstesinden gelmeyi seçiyorlar. Ama bu seçimler ne kadar özgür iradeyle yapılıyor? Orası biraz karışık. Çünkü bu kararlar çoğu zaman toplum baskısı, dinî etkenler, sosyoekonomik kaygılar ya da kamu otoritesinin zorlayıcılığıyla şekilleniyor. Elbette bir de o toplumun genlerinden getirdiği mücadele bilinci ve direniş ruhuna da bakmak lazım. Eylem, mücadele bilinci ve direniş geleneği olan bir toplumda her birey bu toplumsal mirastan payını iyi ya da kötü alır. Ama yabancı bir toplumda kendinizi henüz kabul ettirmeye çalışan biriyseniz, göçmenseniz, genel kabul etliye sütlüye karışmamak şeklinde gerçekleşiyor. Ramo’da da böyle. Aslında Ramo’nun suskunluğu bile onun öz savunma durumunu işaret eden pasif bir direniş hâli. O, kendi özelinde direnerek kazanma olasılığı yaratmayı değil, yalnızca nefes alarak hayatta kalmayı seçen bir karakter.
Umut ve direniş bütün öykülerinizde var. Üçüncü kitapta ya da üzerinde çalıştığınız kısa roman taslağında bu dengeyi nasıl ilerletmeyi düşünüyorsunuz?
Umut ve direniş olmazsa olmazım. Ne yazarsam yazayım içinde bunlar olacak, olmalı. Ama bu demek değil ki, suya sabuna dokunmadan yazayım. Çok zor ve acı veren bir öyküyü olduğu gibi yazmayı, ne hissedeceğini ve yorumu okuyucuya bırakmayı tercih edeceğim yine. Acının, travmanın, kırılmanın kendisini eylem olarak değil, bireyin duyguları üzerinde yaptığı yıkıcı etkileri yazmayı seçiyorum ve buna devam edeceğim. Öbür türlüsü maalesef arabesk bir üretim tarzına, acının pornografisine kayıyor. Üçüncü kitap için en azından konuların daha farklı ve çeşitli olacağını söyleyebilirim.


















