Bazı romanlar bir olay anlatmaz; insanın içini yoklar. Balıkçı ve Oğlu da böyle bir metin (Livaneli, 2026). Denizin içinden çıkan bir bebeğin hikâyesini okurken, bir süre sonra kendimizi başka bir sorunun karşısında buluyoruz: Herkes için aynı anda iyi olan bir şey mümkün mü?



Balıkçı ve Oğlu, Zülfü Livaneli’nin toplumsal yaralara yüzünü döndüğü novellalarından biri… Livaneli’nin eserlerinde insan çoğu zaman yalnız kendi hayatıyla değil, yaşadığı çağın yüküyle de karşı karşıyadır. Sazın Teli Koptu’da sürgün ve dayanışma (Livaneli, 2024), Bekle Beni’de aşk ile siyasal baskı iç içe geçerken (Livaneli, 2025), Balıkçı ve Oğlu’nda göç, doğa ve vicdan aynı hikâyede birleşir.
Roman boyunca yalnızca insanların değil, doğanın da nasıl kuşatıldığını görüyoruz. Deniz, balıklar, ormanlar ve göç yolları aynı karanlığın içinde birleşiyor. Livaneli, insanın kurduğu düzenin bazen hem doğayı hem de insanı nasıl yaraladığını gösteriyor.
Yer yer Yaşar Kemal’in İstanbul anlatılarını hatırlatıyor. Özellikle Al Gözüm Seyreyle Salih, Kuşlar da Gitti ve Deniz Küstü. Al Gözüm Seyreyle Salih’teki deniz kokusu, yoksul insanların kırılganlığı ve doğanın geri çekilişi, Livaneli’nin romanında başka bir biçimde yeniden beliriyor sanki. Kuşlar da Gitti ile Balıkçı ve Oğlu arasında doğa tahribatı ve merhamet meselesi bakımından bazı bağlantılar kurulabilir. Bu konuda Dr. Korhan Altunyay’ın doğa ve anlatı ilişkisi üzerine kaleme aldığı değerlendirmeler yol göstericidir (Altunyay, 2022).
Roman yalnızca bir balıkçının hikâyesini anlatmıyor. İç içe geçmiş üç ayrı acıyı aynı yerde buluşturuyor: Bir babanın yasını, göçün yarattığı insanlık krizini ve ülkesinden koparılan bir annenin çaresizliğini. Bütün yollar sonunda aynı noktaya çıkıyor: Samir isimli bir bebeğe. Henüz hiçbir seçim yapmamış bir çocuğun hayatı, yetişkinlerin kurduğu dünyanın ortasında savruluyor.
Balıkçı ve Oğlu’nda insanın iç dünyası doğadan ayrı kurulmaz. Mustafa oğlunu kaybettikten sonra deniz ona bir yunus aracılığıyla bir bebek getirir. Romanın en çarpıcı taraflarından biri de budur belki: Doğa, insanın tamamen karanlığa gömüldüğü yerde bile ona yeniden tutunacak bir şey verebilir. Mustafa’nın denizle kurduğu ilişki sıradan bir balıkçı ilişkisi değildir. Kaya kovuğunu yuva edinmiş iki büyük orfozu vuramaz; her dalışında onları selamlar. Yunusları kardeşi gibi sever, onlarla konuşmadan anlaştığına inanır. Hatta Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz romanını düşünürken, balıkçının kılıç balığının ipini kesip “Yaşamayı hak ettin,” demesi gerektiğini söyler. Dipte kayalara dolanmış plastik ağları kesip çıkarması da onun denize yalnızca ekmek kapısı gibi bakmadığını gösterir.
Mustafa geçimini balıkçılıkla sağlayan Giritli bir adamdır. Sessiz, içine çekilmiş bir tarafı vardır. Çocukluk arkadaşı Mesude’yle evlenir; Deniz adını verdikleri bir oğulları olur. Ancak çocuk yedi yaşındayken çıkan fırtınada boğulur. Mustafa o günden sonra “Deniz, Deniz’i aldı,” der. Bu cümle yalnızca oğlunu değil, evlerinin içindeki hayatı da anlatır sanki. Çünkü o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Mustafa artık denize dalmaz, kahveye gitmez. Her dalışında selam verdiği orfozları bile düşünmez olur. Mesude’yle aralarındaki uçurum giderek büyür. Mustafa yemeğini sessizce yer, erkenden yatağa girer; ama aslında hiçbir yere çekilmez, acısının içine kapanır.
Mustafa bir gün denize açıldığında önce bir erkek, ardından bir kadın cesediyle karşılaşır. Deniz artık yalnızca balıkların değil, göç yollarının da taşıyıcısıdır. Tam bu karanlığın ortasında, baba dediği büyük yunus küçük bir şişme bot sürükler ona doğru. Botun içinde bir bebek vardır ve çocuk hâlâ yaşamaktadır. Mustafa ona Deniz adını verir. Denizden çıkan bu çocuk, onun için yalnızca bir bebek değildir; kaybettiği hayatın yerine tutunacak yeni bir anlam gibidir. Ama mesele burada büyümeye başlar. Çünkü denizin ortasında bulunan bir çocuk artık yalnızca bir ailenin değil, toplumun, devletin ve insan vicdanının da sorusuna dönüşür.
Mustafa bebeği eve getirir ve herkesten saklar. Bir süre sonra onu kaybettiği oğlunun yerine koymaya başlar. “Deniz çocuğumuzu aldı ama yerine başka bir çocuk verdi,” der. Mustafa için bu çocuk artık tesadüf değildir; kaderin bıraktığı bir emanettir sanki. Mesude ise aynı şekilde düşünmez. Jandarmaya haber verilmesi gerektiğini söyler. Çünkü denizde bulunan bu çocuğun bir annesi vardır. İşte romanın en çetin tarafı da burada ortaya çıkar: Mustafa kendini iyilik yaptığını düşünürken bulur, ama aynı anda başka bir annenin acısına yaklaşmaktadır. Böylece karı koca arasındaki sessizlik daha da büyür.
Bebek bir göçmen teknesinden gelir. O tekne yalnızca denizin içinden değil, çaresizliğin içinden sürüklenmiştir. Afganistan’dan kaçan bir anne vardır geride. Çocuğunu kurtarmak istemiş ama sonunda onu denize emanet etmek zorunda kalmıştır. Göç bazen insanın vatanını değil, seçme hakkını kaybetmesidir. Roman tam burada derinleşir. Çünkü iyilik tek bir yerde durmaz artık. Mustafa bebeği bırakmak istemez. Anne ise çocuğundan vazgeçmez. Devlet de onu kendi düzeninin içine almak ister. Üçü de kendi açısından haklıdır. Ama aynı anda gerçekleşmeleri mümkün değildir. Livaneli’nin romanı okuru tam bu sorunun karşısında bırakır: İyi olan nedir?
Bir süre sonra köyde evde bir bebek olduğuna dair söylentiler yayılmaya başlar. Mustafa ile Mesude dedikoduları susturabilmek için çocuğun, Mustafa’nın kız kardeşi Filiz’in ikizlerinden biri olduğunu söylerler. Ancak mesele büyür. Jandarmalar kayıp bir bebeğin arandığını söyleyerek kapılarına gelir. Mustafa yalan söyler; çünkü artık çocuğu bırakmayı düşünemez. Mesude ile arasındaki gerilim de burada derinleşir. Mustafa’nın, sen kadın olup bana bir evlat veremiyorsun, sonra da kaderin bana hediye ettiği oğlumu geri vermeye kalkıyorsun. Hadi yıkıl karşımdan, sözleri yalnızca öfke değil, kaybettiği çocuğun yasını hâlâ yaşadığını da gösterir. Mesude ise bu yükü taşıyamaz hâle gelir ve annesinin evine gider. Buna rağmen içindeki vicdan sesi susmaz; sonunda komadan çıkan göçmen anneyi hastanede ziyaret eder.
Roman ilerledikçe bireysel hikâye daha büyük bir toplumsal karanlığın içine yerleşir. Köyün çevresinde ormanlar yok edilir, deniz balık çiftlikleriyle kuşatılır, siyanürle altın arama faaliyetleri sürer. Aynı deniz, bu kez göç yollarında ölen insanların sessiz mezarına dönüşür. Akdeniz’de binlerce sığınmacı hayatını kaybetmiştir. Mustafa hapishaneye düştüğünde göçmenleri taşıyan motorculardan biriyle karşılaşır. Böylece denizde bulunan bebeğin ardındaki insan kaçakçılığı ağı daha görünür hâle gelir. Öte yandan Mustafa’nın gizlice çiftlik kafeslerini kesip balıkları serbest bırakması, romandaki doğa direncinin başka bir yüzü gibidir. Tam bu sırada devlet devreye girer. Çocuk Esirgeme Kurumu yetkilileri bebeği sahiplendirmek isteyip istemediklerini sorar. Zilha’nın ise Afganistan’a geri gönderilme ihtimali vardır.
İki kadın yan yana gelir. Biri çocuğunu son kez emzirir. Diğeri birazdan o bebeği alıp büyütecektir. Romanın bütün vicdan yükü sanki bu sahnede toplanır.
Olayların geldiği noktada her iyilik başka bir yerden yaralanmaya başlar. Çocuğun annesine verilmesi adildir; ama bu adalet onu Taliban’ın hüküm sürdüğü bir hayata geri gönderebilir. Mustafa’nın yanında kalması daha güvenli görünür; fakat bu kez annenin hakkı silinmiş olur. Devletin kanunları vardır, vicdanın ise başka bir sesi. Romanın en sarsıcı tarafı da burada ortaya çıkar: Her seçenek bir kayıp içerir. Livaneli okuru iyi ile kötü arasında değil, birbirine çarpan doğruların arasında bırakır.
Belki de bir şeyin gerçekten iyi olabilmesi, herkes için en az yaralayıcı seçenek olmasına bağlıdır. Mustafa için, anne için ve çocuk için aynı anda kusursuz bir çözüm yoktur. Ahlak tam da burada ortaya çıkar. İnsan bazen doğru olanı değil, en az yıkıcı olanı seçmek zorunda kalır.
Roman boyunca doğa kendi görevini yapmıştır. Deniz almış, deniz geri vermiştir. Bundan sonrası insana kalır.
Peki, şimdi ne olacaktır? Çocuk annesine mi verilecektir? Mustafa’nın yanında mı kalacaktır? Kanun mu kazanacaktır, vicdan mı? Livaneli romanın bu noktasında okuru kolay cevapların dışına çıkarır.
Kitabın sonundaki Zülfü Livaneli söyleşisi, roman bittikten sonra da okurun zihnindeki soruların sürmesini sağlıyor. Çünkü mesele yalnızca bir bebeğin kimde kalacağı değildir; insanın, doğanın ve vicdanın bugün nasıl bir dünyanın içinde sıkıştığıdır.
Kaynakça:
- Zülfü Livaneli, Balıkçı ve Oğlu, Can Çağdaş, Nisan 2026, İstanbul.
- Zülfü Livaneli, Sazın Teli Koptu, Can Çağdaş, Mayıs 2024, İstanbul.
- Zülfü Livaneli, Bekle Beni, Can Çağdaş, Eylül 2025, İstanbul.
- Korhan Altunyay, Roman ve Öykü Okumaları 1, Nisan 2022, Çanakkale.



















