
Söyleşi: Meltem Dağcı
Son yıllarda Varlık, Yeni E, Edebiyat Nöbeti, Edebiyatist gibi edebiyat dergilerinde ve kolektif kitap çalışmalarında öyküleriyle yer aldı. Nisan 2020’de yayımlanan Gece On İki Sancıları isimli öykü kitabı, 2021 Fakir Baykurt Öykü Kitabı Ödülü’ne değer görüldü. İlk romanı Rengini Benden Alan, Kasım 2022’de yayımlandı ve takip eden yıl, Vedat Türkali Ödülleri İlk Roman kategoriside ilk beş kitaptan oluşan listeye girdi. Yazar Ayşegül Bayar ile P öykü kitabı hakkında konuştuk.
1)“Fotoğraf Taşıyıcısı” öykünüzde kokuların geçmişi ve korkuyu taşıma biçimi dikkat çekiyor. Kokuların geçmişi ve korkuyu çağırması, zamanın lineer değil, yüzleşmeye açılan bir eşik olarak kurulduğunu mu gösterir?
Edebi metinde atmosferi, metnin gücünü belirleyen ve okurun metinle bütünleşmesini sağlayan en önemli unsurlardan biri olarak görürüm. Öykülerinin atmosferleri üzerinde titizlikle çalışan bir yazar olarak, en çok kokulardan, kokunun gücünden yararlanıyorum. Koku hafızadan ömür boyu silinmediği için iyi ya da kötü anılar, korkular ve daha pek çok imge, zihnimizde kokularla yer eder. Fotoğraf Taşıyıcısı öyküsü de tarihi bir handa geçiyor. “Tarihi han” deyince çoğumuz o küf kokusunu duyar gibi oluruz. Bu yüzden öyküyü küf kokusundan bahsetmeden noktalayamazdım ama sadece bu yeterli değildi öyküm için. Toz kokusu, eskimiş tezgâh kokusu, baba kokusu gibi başka kokulara da yer verdim çünkü mekânları hafızamızda kokularla tekrar tekrar kurarız. Fotoğraf Taşıyıcısı da bir anlamda mekânı ve zamanı tekrar kuran bir öykü çünkü çatışmayı, senin de dediğin gibi geçmişle yüzleşme üzerinden kuruyor ve bu yüzleşmenin, neden sonuç ilişkisinden çok zaman-mekân kurgusuna yaslanarak daha güçlü anlatılacağı inancındayım. Böylelikle, karakterin geçmişiyle bugününün ve hatta geleceğinin iç içe geçip yeni bir formda aktığı (belki de akmadığı) bu öykü, bireyin toplumla karşı karşıya geldiği eşikte duruyor.

2) Yine aynı öyküde “hanın rahmi”, doğum ve dönüşümün mekânsal karşılığı olarak mı düşünülmelidir?
Evet. Çocukluğu handa geçen Fotoğraf Taşıyıcısı (Ana karakter) bu rahme düşüp orada yeni baştan şekilleniyor. Kendini tanıma, kendini kabul etme ve yeniden doğuş… Bir dönüşüm, var oluş mücadelesi bu. Ama hanın rahmi, yerin yedi kat dibinde ve çoğunluğun buradan haberi dahi yok. Tıpkı kendisi de bireylerden oluşan toplumun bireyleri sınıflandırıp bazılarıyla arasına mesafe koyması gibi. Tıpkı var oluşunu saklamadan yaşamak isteyenlerin dışlanarak gözden uzak yerlere mahkûm edilmesi gibi. Üstelik rahim metaforu, ataerkil düzeni sembolize eden hana bir doğurganlık atfediyor. Bu hamlede toplumu dönüştürme çabası vardır belki. Ya da “Hep buradaydım, aranızda.” diyen karakterin aidiyet ihtiyacı.
3)”Var Olanlar” öykünüzde “Böyle çıkmak istiyorum. Yarın akşam da… İşe kadın olarak gideceğim. Diyeceğim ki, kendime isim buldum. Ama istediğim zaman istediğim renge girmeme karışmayacaksınız.” Karakterin kimliğini zamana ve isteğe bağlı olarak yeniden kurma talebi, kuir kuram bağlamında sabit kimlik anlayışına bir itiraz olarak değerlendirilebilir mi?
Kesinlikle öyle sevgili Meltem. Kuir kuramın merkezinde duran cinsiyet akışkanlığı, bu öyküde Ender karakteri ile form buluyor. Ender’in süper gücü, istediği zaman cinsiyetini değiştirebilmesi hem de sadece parmağını şıklatarak. O, sahip olduğu her iki cinsiyeti de onları birbirine karıştırıp yeni renkler yaratmayı da bazen kadınlık ve erkeklikten azade olmayı da seviyor. Bu anlatım, ikili cinsiyet sistemi dayatmasına bir başkaldırı tabii ki. Butler’ın cinsiyetin performatifliği ifadesine gönderilen bir selam aynı zamanda. Cinsiyet sabit değildir, evet ama akışkanlık ille kadınlık ve erkeklik arasında mı olmadır? Ya da cinsiyetlere has roller mi benimsenmelidir? Elbette hayır. Baskı, uyum sağlama zorunluluğu, kadın şöyle olmalı erkek böyle olmalı diyen yersiz ve boş söylemler… İşte, Ender bunların her birine meydan okuyor. Geçimini sağlamak için çalışmak zorunda olduğunu biliyor ama var oluşuna ihanet etmemek koşuluyla. Bu nedenle arkadaşına, “Yarın akşam işe kadın olarak gideceğim.” diyor. “Canları cehenneme.”
4) “Bir Aziz Bir Ben” öykünüzde “Hiç anlamıyor, hiç. Hep Aziz’i bildi o. Bir cismi, kuru bir bedeni. Oysa o, içinde hiç mi hiç Aziz olmayan bir Pervane’ydi.” ifadesi, öznenin başkası tarafından yanlış tanınması ve kimliğin dışarıdan dayatılması bağlamında nasıl okunabilir?
Öyküdeki bu ifade oğlunu görmek istediği gibi gören, onun kendini kadın olarak tanımladığının farkında dahi olmayan, eril zihniyetli bir baba için söyleniyor. Ataerkil toplumların en bilindik özelliği erkekliğin kutsanması. Aziz’in kimliğini açık etmesiyle babası tarafından reddedilmesi, çağlar boyu bireye dayatılan biyolojik cinsiyetle uyumlu olma zorunluluğunun göstergesi. Farklı kimlikler, düzene ve iktidara tehdit olarak algılanıyor. Yapılar erkeklik üzerine kuruluyor, babalar oğullarının erkeklik derecesi ile kendini gerçekleştiriyor. Hal böyleyken bir baba, oğlundan kusursuz erkeklik performansı bekliyor. Aksi, toplumda küçük düşmek, ayıplanmak demek. Bu da kimliğin dayatılmasını beraberinde getiriyor. Bu ikiyüzlü yapı öyküde Aziz, onun ikiz kardeşi Ekber ve onların babaları arasındaki ilişkiyle ifşa oluyor.
5) Yine aynı öyküde “Ben onun yüzünde bir yabancının yüzünü bulup o yüzün aslında bana ait olduğunu anlamaktan korkuyordum.” ifadesi, öznenin kendi bedeniyle karşılaşmasında tekinsizlik duygusu ortaya çıkarmaktadır. Beden neden korku üretir?
Şöyle düşünüyorum, korkuyu üreten beden değil, toplumsal normların bedene yüklediği anlamlar ve beklentilerdir. Sevdiğim bir feminist kuramcı olan Grosz’un savunduğu gibi, beden başlı başına bir kimlik, kendi arzuları olan yeniden yaratılabilir bir organizmadır ama bu yaratım süreci normların gölgesinde ne denli sağlıklı olabilir? Ekber’in ikiz kardeşinin yüzünde, onun kadınlığında kendine ait bir şeyler bulmaktan korkması da bundandır. Ötekileştirmenin ve patriyarkanın olmadığı bir toplum hayal edelim; böyle bir toplumda Ekber yine bu korkuya kapılır mıydı? Kendini sorgulamaktan, kendini kadınlıkla özdeşleştirmekten bu kadar çekinir miydi? Bence cevap “Hayır.”
6) “Spiral” öykünüze bayıldım. Spiral, öyküde bir tür “solucan deliği” metaforu olarak mı işlev görüyor? Pasajın “nerede başlayıp nereye uzandığı belli olmayan, kafa karıştırıcı merdivenler”le betimlenmesi, genç kadının sıkışmışlık hissinin mekânsal bir yansıması mıdır?
Teşekkür ederim. Evet, solucan deliği de güzel bir değerlendirme ve öyküyle son derece uyumlu. Laf aramızda, Spiral’i yazarken ben de bir solucan deliğine girip kaybolmuş gibi hissediyordum kendimi ama öyküdeki spirale yüklediğim anlam biraz daha geniş. Bir döngü, aynı yollardan tekrar tekrar geçerek tekâmüle erme temsili olarak spiral, karakteri pasajın, yani geleneklerin ve dayatmaların içine hapsediyor önce. Onun yolunu şaşırmasına, kaybolmasına neden oluyor. Genç kadının evlilik korkusu, birilerini memnun etme çabası içinde kendinden vazgeçmesi… Bu bir sıkışmışlık ve çıkışsızlık. Ama öykünün finali aydınlık ve karakteri bu aydınlığa götüren yine o kafa karıştırıcı pasaj ve onun o pasajda dönüp durması.
8) Kitaba adını veren P öyküsünün bir hikâyesi var mıdır?
P öyküsünü, ikinci kitabım Rengini Benden Alan yayınevi aşamasındayken yazmıştım. Dolayısıyla öykü için o romanın alternatif evrendeki devamı diyebilirim. Rengini Benden Alan’ın karakterleri olan Olcay ve Behram’ın yeni isimlerle çıktıkları bir başka yolculuk. P üçüncü kitabıma adını vererek Rengini Benden Alan’ı selamlıyor bir bakıma. Bu yüzden özel bir öykü. Heteronormativiteye başkaldırarak “Aşk aşktır,” diyen, aşkın engel tanımazlığını ve bedenle sınırlanamaz oluşunu anlatan bir öykü.
9) Son olarak, şu an üzerinde çalıştığınız bir dosyanız var mıdır?
Açıkçası, şu an üzerinde çalıştığım bir dosya yok. Bir öykü üzerinde çalışıyorum şimdilik. Belki başka öyküler onu takip eder, bakalım. Biraz dinlenmek, yeni imgeler toplamak istediğim bir dönemdeyim ama zamanın ne getireceği belli olmaz tabii, hiç ummadığım denizlere de açılabilirim.


















