
Édouard Louis’nin kaleminden çıkan Babamı Kim Öldürdü, bir otobiyografik metinden çok daha fazlası; toplumsal sınıf, şiddet ve erkeklik normlarının bir bireyin yaşamını nasıl paramparça ettiğine dair acımasız bir siyasi iddianame ve oğulun babasına yazdığı uzun, keskin bir mektup olarak ele anılabilir. Louis, babasının erken ölümüne yol açan asıl faili bulma arayışında, retorik bir soru sorar ve cevabı tek bir kişide değil, yapısal bir sistemde, yani siyasette bulur ve genel olarak metnin içinde bu yol üzerinden giderek okuyucuyla buluşur.
Bir solukta bitirebilecek kadar sürükleyici olan metin, bir evladın yas tutma eyleminin ötesinde, sessizliğe ve görünmezliğe mahkûm edilmiş hayatların yankısını zorla duyurma çabasıdır.
Erişilemezliğin Mimarisi: Baba ve Oğul Arasındaki Uçurum
Louis’nin babasıyla ilişkisi, fiziksel yakınlığa rağmen derin bir duygusal uzaklıkla örülmüştür. Yazar, bu imkânsız mesafeyi şu çarpıcı sözlerle betimler: “Babayla oğul neredeyse hiç bakmazlar birbirlerine. Yalnızca oğul konuşur, ilk cümlelerini bir kâğıda ya da ekrana bakarak okur, sesini babasına duyurmaya çalışır ama nedendir bilinmez, babası onu duyamıyor gibidir. Birbirlerine dokunacak kadar yakındırlar ama ulaşamazlar. Bazen tenleri buluşur, temas kurarlar fakat o anlarda bile birbirlerine uzaktırlar.”. Oğulun bu görünmezlik perdesini yırtma çabası, metnin en dokunaklı anlarından birini oluşturur. Louis, çocukluğunda babasının dikkatini çekmek için gösterdiği onurlu mücadeleyi şöyle anlatır: “Anlamıyordum. Bütün yetişkinler bizi izliyordu ama sen bakmıyordun. Beni fark etmen için daha yüksek sesle şarkı söylüyor, daha büyük hareketlerle dans ediyordum ama bakmıyordun. Baba diyordum, baksana, baksana, resmen savaş veriyordum bak diye ama sen bakmıyordun.”. Bu “savaş”, sadece kişisel bir iletişimsizlik değil, aynı zamanda babasının temsil ettiği o katı, sert erkeklik normlarının bir çocuğu reddedişidir. Louis’nin çocukluğu, babasının kendisini onaylamasını beklemekle geçmiştir ve bu, ironik bir biçimde, yazarın kendi varoluşunu babasının yokluğu üzerinden tanımlamasına yol açmıştır:
“Bütün çocukluğum senin yokluğunu ümit etmekle geçti.”.
Erkeklik Hapishanesi ve İsyankâr Dans
Louis, babasının katı erkeklik takıntısının ardında yatan çelişkiyi ve hassasiyeti keşfeder. Baba, bir yandan “bir erkeğin asla ağlamaması gerektiğini söyleyen” ve bu kuralı başkalarına dayatmaya çalışan bir figürken, diğer yandan beklenmedik bir kırılganlık anı yaşar. Louis, annesinin babasını odasında tek başına dans ederken görmesiyle ilgili anısını aktarırken, bu ikilemin can yakıcılığını sorgular: “senin bedenin böylesine özgür, böylesine güzel, erkeklik takıntına böylesine ters düşen bir şey yapmış olabilir miydi sahiden?”. Babasının şarkıcı bir kadının kederli sesini duyduğunda gözlerinin parlamaya başlaması, yazar için bir aydınlanma anıdır. Louis, babasının bastırılmış duygularını, dünya tarafından dayatılan kurallara uyma zorluğunu ve bu çelişkinin yarattığı iç acıyı okura sunar: “En anlaşılmaz olanı, dünya tarafından dayatılan normlara ve kurallara uymakta zorlananların bile… başkalarını bu kurallara uydurmak için deli gibi çırpınması. Bu durum, bu çelişki canını yakıyor muydu? Bir erkeğin asla ağlamaması gerektiğini söyleyip duran sen, ağlamaktan utanıyor muydun?”. Bu sorgulama, babayı yalnızca zalim bir figür olmaktan çıkarıp, toplumsal baskının kurbanı olan trajik bir karaktere dönüştürür. Üstelik Louis, “Her sınıf problemi aynı zamanda bir cinsiyet problemidir,” diyerek bu sert ve yok edici erkeklik imajının aslında yoksulluk ve sınıf baskısıyla ne kadar iç içe olduğunu gösterir.
Louis için bu kitap bir yas tutma biçimi değil, siyasi bir eylemdir. “Babamı Kim Öldürdü” sorusunun cevabı, hükümet kararnamelerinde, işçi haklarındaki kısıtlamalarda ve sosyal politikaların yarattığı harcanabilir insan (harcanabilir olacaktır) kavramında yatar. Louis, babasının sağlığını ve nihayetinde hayatını çalanın doğrudan siyaset olduğunu iddia eder: “Ellini geçeli daha birkaç yıl oldu. Siyasetin, erken ölüme layık gördüğü insanlardan birisin.”. Yazar, siyasetin, farklı sınıflar için ne anlama geldiği arasındaki uçurumu net bir şekilde ortaya koyar: “Siyaset, egemenler için genellikle estetik bir meseledir: Bir tür kendini keşfetme yöntemi, bir tür dünyayı algılama, kişiliğini inşa etme biçimidir. Bizler içinse ölmek ya da yaşamak anlamına gelir.”. Louis’nin isyanı, bu siyasi şiddete karşı duyulan çaresizlikten doğar. Ona göre, mevcut düzende sesini duyurmanın tek yolu, toplumsal kayıtsızlığa karşı savaşmaktır: “Onları bizi dinlemeye mecbur bırakmak değil mi tek çaremiz? Bağırmaktan başka bir çaremiz var mı?”.
Edebiyatın Aciliyeti ve Dönüşen Şiddet Anlayışı
Louis’nin yazma eylemi, edebi kaygılardan çok, yaşamsal birzorunluluktan beslenir. O, yazdıklarının ve söylediklerinin “edebiyatın gereklerini karşılamadığını, fakat yaşamanın, bu yangının mecburiyetine, aciliyetine yanıt verdiğini biliyorum” der. Bu metin, babasıyla yaptığı bir hesaplaşma (hesaplaşma) olsa da, aynı zamanda bir anlama, anlatma, anlaşılma ve iyileşme ihtiyacının ürünüdür. Yazar, bu süreçte şiddet kavramını yeniden ele alır ve bir dönüşüm yaşadığını itiraf eder:
“Şiddet her zaman, sadece şiddet üretmez… Yanılmışım. Şiddet bizi şiddetten kurtardı.”. Bu, acının ve travmanın bireyi güçlendiren, hatta kurtaran bir kimliğe dönüştüğü fikrine atıfta bulunur.
Babamı Kim Öldürdü, karmaşık bir sevgi ve nefret yumağını, siyasi birlinç belgesine dönüştüren, sarsıcı bir eserdir. Louis, babasına duyduğu bu karmaşık duyguyu (çoğu zaman “Seni seviyorum gibi geliyor çoğu zaman”) dile getirirken bile, onu yok eden sistemi asla affetmez.
Bu kitap, sadece bir babanın hikâyesi değil, siyasetin ve sınıfın en dipte bıraktığı, sesi kısılmış milyonların bastırılmış duygularına ışık tutmaktadır.



















