İzleyicilere sunduğu eserleriyle ve son yıllarda üst üste aldığı ödüllerle, Paris’in Alban Satragne Parkı’nın girişinde sergilenen kalıcı iki eseriyle çağdaş Türk sanatını uluslararası platformda temsil eden Cem Sağbil, sanat çevrelerinde adından sıkça söz edilen, ülkemizi onurlandıran bir sanatçı. “AyTutan Adam” ve “Hemera” heykelleri, bugün hem Paris’in kültürel hafızasında hem de Türkiye ve fransa ilişkilerinde sembollk bir değer taşıyor. Son sergisi İzmir’de Mehmet Tüzüm Kızılcan Sanat Galerisi’nde açıldı. 9 Nisan 2026’da açılan sergi 31 Mayıs’a kadar ziyaret edilebilecek.

“Dünya Hâlâ Çiçek Açıyor” sergisinde doğanın o tekrar eden, kendini yenileyen hâlini yorumluyor. Çiçek imgesi üzerinden doğanın kırılgan ama aynı zamanda dirençli oluşuna dikkat çekiyor. Çiçek bir müddet canlı kalıyor, soluyor, yok oluyor ama bir şekilde yeniden açıyor. “Dünya Hala Çiçek Açıyor” sergisi doğanın devinimi ve dolayısıyla yaşamın devinimine dair.
Sanatçının “İçinden geçtiğimiz zamanın ağırlığını hepimiz hissediyoruz; hem dünyada hem de bu coğrafyada kolay bir dönemden geçmiyoruz. Ama bütün bu karanlığa rağmen hayatın kendi ritmi değişmiyor. Doğa, her şeye rağmen üretmeye devam ediyor ve ben galiba en çok oraya bakıyorum” sözleri sergiyi özetliyor.
Cem Sağbil dünyada olma halini gerçekleştirdiği sergi ile kutlamış oluyor. Bir farkındalık, bir aydınlanma anını sanat eserine dönüştürmekle bizlerde de bir farkındalık yaratmayı amaçlıyor. Tüm bu duyguların bizde de mevcut olduğunu, dünyanın biraz zaman geçirmek için kesinlikle, şaşırtıcı derecede olağanüstü bir yer olduğuna dikkat çekiyor. Sanat bu yolda oluşuyor, paylaşım güdüsünden güç alıyor. Bir sanatçı salt kendisi için üretmiyor, yarattığını insanlarla paylaşmak isteği, bilincinin derinliğinde yatıyor.
Doğanın bize sunduğu güzellikleri, suyun serinliğini, ağaçların sessizliğini, gökyüzünün pembelerini, morlarını ve grilerini, nemli havadaki her damlacığın yaydığı ışığı hangimiz görebiliyoruz? Ya da toprağın kokusunu, çiçeklerin gülüşünü, menekşenin kokusunu, gelincik kırmızısının göz kamaştıran gücünü…
Doğa hakkında konuşan sanat yapıtları, aslında hiçbir zaman yalnızca doğayı anlatmaz. Onlar, doğayı bir yüzey gibi kullanarak insanın içini, korkularını, arzularını ve kırılganlığını görünür kılar. Bu yüzden “doğa” dediğimiz şey, sanatın içinde çoğu zaman bir manzara değil, bir aynadır.

Romantik dönemin resimlerinde, örneğin Caspar David Friedrich’in sisler içindeki figürleri, doğaya bakan insanı değil, doğa karşısında kendini arayan insanı anlatır. Uçsuz bucaksız manzara, aslında bir iç boşluğun görsel karşılığıdır. Burada doğa, yüce olanın mekânıdır: insanın kendini hem küçük hem de sonsuz hissettiği yerdir.
Claude Monet’nin nilüferlerinde doğa bir metafizik arayış değil, bir algı deneyimidir. Işık değiştikçe doğa da değişir. Monet, doğanın sabit bir gerçeklik olmadığını, onu algılayan gözle birlikte var olduğunu anlatmaktadır.
Modern sanatla birlikte doğa, yalnızca estetik bir tema olmaktan çıkar; bir çatışma alanına dönüşür. Edward Burtynsky’nin fotoğraflarında doğa, insanın müdahalesiyle yaralanmış bir beden gibidir. Petrol sahaları, maden ocakları—hepsi bir tür yara izidir. Bu fotoğraflarda sanatçı doğa hakkında bir güzelleme yapmaz; aksine bir teşhir gerçekleştirir. İnsan doğayı “kullanırken”, aslında kendini nasıl tükettiğini de açığa çıkarır.
Robert Smithson’ın Spiral Jetty adlı eseri doğayı bir yüzey olarak değil, doğanın kendisini sanatın malzemesi olarak kullanır. Ama bu kullanım bile geçicidir; su yükselir, tuz birikir, eser değişir. Sanat burada şunu kabul eder: Doğa, insanın kontrol edebileceği bir şey değildir. O, kendi zamanında ve kendi yasalarıyla var olur.
Bazı sanat yapıtlarında doğa, kaybedilmiş bir şey gibi görünür. Andrei Tarkovsky’nin filmlerinde doğa, zamanın ağırlaştığı, insanın kendisiyle yüzleştiği bir hafıza alanıdır. Çamur, su, rüzgâr—hepsi geçmişin tortularını taşır.
Terrence Malick ise doğayı bir tür kozmik şiire dönüştürür. Onun sinemasında doğa, insanın küçük hikâyesini evrenin büyük anlatısına bağlayan bir köprüdür.
Bu noktada Cem Sağbil “Dünya Hala Çiçek Açıyor” sergisinde bize şunu söyler: Doğa, yalnızca dışarıda olan değil; içimizde kalmış, unuttuğumuz ama bir türlü silemediğimiz bir zamandır. Çiçekler, yapraklar ve böcekler dekoratif bir unsur olmaktan çıkar, yaşamın diline dönüşür. Doğa Ana yaşamın kaynağını temsil eder. Başındaki çiçekler ve böcekler doğanın sonsuz üretimini hatırlatır.
Cem Sağbil’in Doğa Ana serisi doğayla kurduğumuz ilişkinin biçimini açığa çıkarır. İnsan bedeni ile doğa arasındaki sınır burada erir. Figürlerin başında yükselen çiçekler yaşamın yenilenen enerjisini ve döngüsünü hatırlatır. Toprak, bitkiler ve insan aynı varoluşu paylaşırlar. Kimi zaman doğa karşısında hayranlık duyarız, kimi zaman onu sömürürüz, kimi zaman da ona geri dönmek isteriz—ama hiçbir zaman ondan tamamen ayrı değilizdir. Belki de Cem Sağbil’in izleyiciye aktarmak istediği en sessiz ama en güçlü cümlesi şudur:
İnsan doğaya bakarken, aslında kendi varoluşunun sınırlarına bakar.
Doğa hakkında konuşan sanat yapıtları, yalnızca doğayı anlatmaz—onu bir dil, bir yüzey, bir yankı olarak kullanır. Ve bu yankı felsefi açıdan da ele alınmıştır. Örneğin Walter Benjamin’e göre sanat yapıtı, biricikliğini “aura”sında taşır—yani onun zamansal ve mekânsal eşsizliğinde. Doğa bu anlamda yalnızca bir manzara değil, tarihin tortularını taşıyan bir yüzeydir. Yaşlı bir ağaç, yıkılmış bir duvar, sisin içinde kaybolan bir tepe—bunlar sadece doğal unsurlar değil, zamanın birikmiş izleridir.
Cem Sağbil’in zeytin ağacını malzeme olarak kullandığı heykelleri insanoğlunun belleğini temsil eder. Zeytin ağacı bize insanoğlunun geçmişini, ilerleme dediğimiz yaşamın devinimini fısıldar. Zeytin ağacı yaşayan bir imgeye dönüşür. Doğa artık yalnızca bir mekân değil, bir hatırlama biçimidir. Kök salandır. Sanatçı zeytin ağacını kullanarak malzemesine kurgulanan bir estetik boyut kazandırmış olur. Bu yönüyle Cem Sağbil’in zeytin ağaçları sanatçı olarak kendini sunduğu bir sahneye dönüşür. Bu öyle bir evrendir ki, her şey dans eder sanki. Kelebekler sıçrar, ağaçlar aşağı yukarı zıplar. Hiçbir şey donuk değildir, hiçbir şey durgun değildir bu evrende. Hepsi dalgalanır, dans eder, hepsi devinim halindedir. Tüm yeryüzü akış halindedir. Yerde ağaçlar, gökte bulutlar. Yaprakları kımıldatan nedir? Ya da yüreğimizi?
Cem Sağbil’in kurguladığı bir sahnedeyizdir. Çiçekler… Çiçekler benk benek renklerin derinliğindedir. Taç yaprakları rengarenktir. Alttaki kara deliklerden saplar yükselir. Bir sap alıyorum elime. Ben sap oldum. Köklerim, nemli toprağı geçerek yeryüzünün derinliklerine iniyor. Lif lifim. Tüm sarsıntılar titretiyor beni. Çiçekler, kımıldayan yapraklar. Itırların kokusunu duyuyorum şimdi; incecik toprağın küf kokusunu. Dans ediyoruz, Dalgalanıyoruz. Sonsuz yenileniş, aralıksız yükseliş, düşüş, düşüş, yeniden yükseliş.
Cem Sağbil’in düşüncesi burada başka bir kapı açar: zeytin ağacı yalnızca gösterilen değil, aynı zamanda kırılgan olandır. Ve doğa, bu kırılganlığı açığa çıkarır. İnsan doğa karşısında yalnızca güçlü değildir—aynı zamanda savunmasızdır, geçicidir, fanidir.
Kırmızı, kahverengi, yeşil yapraklar; bana bakan sarı yapraklar. Kendimi heykellerin ortasında buluyorum. Her birine bakıyorum. Doğanın enginliğin duyumsuyorum. Doğanın tümünü görüyorum, doğanın içindeyim, orada benimle olan, gidip gelen başka kişilerin seslerini duyuyorum ve orada, beni kendine çeken heykellere bakıyorum. Tüm doğa karşımda, bir anda uçsuz bucaksız, peşinden koşulması, keşfedilmesi gereken bir bilinmeyene dönüşüyor. O sınırsız zenginlik karşısında büyülenmemek imkânsız. Sergiyi ziyaret sırasında yeni birçok şey gördüm, belki de doğayı, yaşamı biraz daha derinden görmeyi öğrendim., ama çok derinden değil. Her şey öylesine gizli, öylesine belirsiz ki….
Çiçeklere bakıyorum. Doğa Ana’nın başındaki çiçekler birbirine benziyor. Şimdiye kadar, bu büyük, görkemli peyzajın engin zenginliği kadar hiçbir şey çarpmamıştı beni. Orada, Doğa Ana’nın taşıdığı taçta önümde duran çiçek demetlerine baktığımda beni etkileyen ne? Çiçeklerin biçimi, rengarenk oluşları mı? Ya da çiçeklerin içindeki çizgilerin çizimi, ya da o çiçeğin önünde ileriye doğru uzanan başka bir çiçek, ya da söylemeyi beceremediğim, adını koymayı beceremediğim başka bir şey mi? Bu çiçeklerin bende uyandırdığı duygu, beni özellikle kendine çeken bir şey? Neydi? Sanat, yalnızca bir görme biçimi. Nereye bakarsam bakayım, her şey beni aşıyor, beni şaşırtıyor. Görmek, dünyayı anlamak, onu yoğun biçimde duyumsamak … sözün özü bu. Çiçekler, telaşsızca büyümeyi sürdürecekler ve onların aydınlığı, bizim aydınlığımız.
Pencereye gidiyorum, gündüzün aydınlığında dışarı bakıyorum; dağ, ışınlarıyla bizi ısıtan güneş ve berrak bir gökyüzü. Güneş, odaya, keskin kamalar biçiminde düştü. Işığın dokunduğu her şey aşırı uçlarda bir varoluşa büründü. Ah, evet, insanlar da çiçekler de sürdürüyor yaşamlarını, ama sanatçıların yaşamları çiçeklerinkine hiç benzemiyor; sanatçılar resim yapıyor, yontulara taşıyor düşüncelerini ve bu her şeyi değiştiriyor. Cem Sağbil, Dünya Hala Çiçek Açıyor sergisi ile bize şunu söylüyor: Doğa, gördüğümüz şey değildir; nasıl baktığımızın toplamıdır. Doğanın paletine batırıyor fırçalarını. Yosun yeşili. Toprak rengi. Kuzgun siyahı. Onları olduklarından başka gösterecek. Değiştirecek onları. Batık bir hazine bulmuşçasına yeniden ele geçirecek onları. Sınırlı koşullardaki biçim arayışlarını koşulsuz kimlik arayışına dönüştürecek. İzleyicilerin karşısında sahnelenecek “bu dünya” onun sanatçı maskesine bürünen kendi özgeçmişi olacak.

















