
Masumiyet nerede aranmalı? Aşkta mı yoksa o aşkın içinde kendine yer açmaya çalışan bir var olma çabasında mı?
Yıllar evvel Masumiyet Müzesi’ni eşyaların şiiri, Kemal’in onayladığım aşkı üzerinden ve müzenin tam kalbinden okuduğum bir yazı yazmıştım[1]. (2008- Yayımlanışı daha sonra oldu) Şimdi ise müzenin ve metnin dışından üstelik bambaşka bir noktadan bakan bir yazı yazıyorum. Bugün eşyaların örttüğü bir eksiklik, arzunun anatomisi ve bir var olma meselesi olarak bakıyorum. Okuyacağınız yazı Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi kitabının Zeynep Günay Tan yönetmenliğinde çekilmiş dizi filminden sonra kaleme alındı.
Aşk hikâyesi olarak anlatılan bazı metinler vardır ki yakından bakıldığında aslında aşkı değil, bir kadının o aşkın içinde kendine yer açma, kendini kurma ve nihayetinde kendisi olma mücadelesini anlatır. Simone de Beauvoir, İkinci Cins’te aşkı kadının kendini feda ettiği erkeğinse var olduğu alan olarak tanımlar. Nietzsche güç istencini açıklarken sevginin bile bir tür irade, sahip olma biçimi olabileceğinden bahseder. Bu fikirler hep aklımın kıyısında.
Filmler okuduğunuz kitapların aklınızdaki versiyonuna yepyeni bir bakış getirir bazen. Karşınızda adeta somutlaşır her şey. Eğer iyi çekilmişse. O zaman başlayalım.
Margaret Duras’ın romanı Sevgili’nin (L’Amant) 1992’de Jean-Jacques Annaud tarafından filmi çekilmişti. Epey de ses getirmişti. Fransız Yeni Romancısı yazarın romanının çatısı bilindik bir hikâyedir. Çocuk denecek yaştaki bir kızın kendinden çok büyük bir adamla olan gizli aşkı. Yazarın kendi hayatından da izler taşıyan hikâye ırk, sömürge, zengin fakir ayrımı konularının da eklenmesiyle güçlü bir etkiye sahiptir. Bu ödüllü filmde Fransız Çinhindi’nin geniş plan çekimleri büyüleyicidir. Bu geniş plan içinde henüz 15,5 yaşında olan güzel kız, okuduğu liseye giderken Çinli zengin bir genç adamla tanışır ve ilişkileri başlar. Kızın güzelliğine vurgu yapılırken anlatıcı yazar bize onu başındaki erkek şapkası ve ayağındaki kabare ayakkabıları ile bu iki eşya ile tanıtır. Bir baş aksesuarı olan şapkanın cinsiyeti erkek, ayakkabı ise tam tersine dişiyim diye bağıran bir modeldir. Kız, sadece merak ettiği için adamla birlikte olur ve filmde Çin kültürü üzerinden ve kızın ailesi içinde bekâret konusu gündeme getirilir. Kız, filmin sonuna dek adama âşık değildir sadece cinsel hayatı ve fahişe olma fikrini ve yaşantısını merak ettiği için adamla ilişkisine devam eder. Önemli bir ayrıntı ise bu merakını gidereceği adamın zengin olmasıdır. Bunu kendi ağzından da duyarız. Filmin sonuna kadar mesele budur onun için. Son sahnede gemiyle uzaklaşırken adama âşık olmuş olabileceğini düşünüp göz yaşlarına boğulur. En baştan beri toplumun kurallarına, ailesine rağmen istediği gibi yaşamak derdinde olan, kendini öyle “kurmaya” çalışan, güçlü bir karakterdir. Dışarıda gümbür gümbür bir Çin mahallesi sesi varken o kendinden yaşça büyük adamla adamın garsoniyerindedir ve kız bunun böyle olduğunu bize kendisi söyler. Roller değişmiştir. Kız sömüren ülkenin fakir kızı, adamsa sömürülen ülkenin zengin adamıdır. Fakat değişmeyen, ona âşık olan adamın karşısında kızın pervasız duruşu, ona âşık olmayışı ve sadece parası için onunla birlikte olduğundan adamın aşağılanışıdır. İkisi de birbirlerinin dünyasına giremezler. Adam yakında servet bölünmesin diye babasının uygun gördüğü bir kızla evlenecektir. Özel şoförüyle gezen bu genç adam bize hiç iş yerinde gösterilmez. Babasına kendi istediği kızla evlenmek için yalvarmaya gittiğinde olumsuz yanıt alır ve o da pek çokları gibi kendini afyon çekmeye verir. Kızın ona âşık olmadığı fikrine katlanamaz. Kızsa yazar olmayı istemektedir ki olduğunu geç yaşında bize bu hikâyeyi anlatan kişi olduğundan biliriz. Adama bir gün şöyle der: “Ben hep biraz hüzünlüyümdür.” Bu hüzünlü güzelin güzelliğini kamera sık sık yakalar. Dışarıda kararlı ve sessiz görünür ama okulun yatakhanesinde sessizce ağlar. Arkadaşı Helen’e adamı anlatırken Helen onun zenginliğinden etkilenir o ise şöyle der: “Gücünü zengin olduğundan kaybetmiş.” Kendisi 15 yaşındayken dilediğince davranabiliyorken adamın servetini korumak için babasının istediği kadınla evleniyor olması onun güçsüzlüğüdür çünkü. Sonra aşağılandığını fark etse de adam kızın ailesini lüks bir lokantaya götürür, ailenin maddi bazı problemlerini halleder. Yemek sahnesi coşkunca yemek yiyen, adamla hiç ilgilenmeyip sonra da dansa gitmek isteyen ailenin adamı tam olarak aşağıladığı sahnedir. Sonunda Fransız aile ülkesine döner. Kız gemide göz yaşları içinde kalsa da kendi yolunu bildiğince yaşamıştır.
Bazı şeyler benzer geldi mi size? Kemal, kendi sınıfının adamı olamayacağının ipucunu ilk kez o çanta meselesi ile verir bize. Kemal karşısında Sibel sınıfın gereklerini hatırlatarak onun yalnızlığını, çevrelerinin yapaylığını koyar ortaya. Kemal film boyunca zenginliği yüzünden özne olarak kendi gücünü kaybetmiştir. Öte tarafta ise tüm güzelliği ile alt sınıfa ait Füsun durmaktadır. Üstelik Kemal’in burjuva sınıfındaki gibi bekâret konusunu dert etmeyen ve kendini sorgusuz, beklentisiz ona “sunan”, “sonuna kadar giden” Füsun vardır. Toplumsal ahlakın yapaylığı ve kandırmacası Füsun’un doğallığı ve kendiliğindenliği ile ezilir Kemal’in nezdinde. Füsun bu tavrıyla ve film boyunca annesiyle ya da Kemal’le kimi konuşmalarında, Kemal’in nişanında Sibel’le olan konuşmalarında, film oyuncusu olmak istediğini belirttiği anlarda karşımıza hep net, ne istediğini bilen bir karakter gibi çıkar. Bu sahneler Kemal’in bize onu anlatmadığı yönetmenin gösterdiği sahnelerdir ve Füsun’un özünü verir. Sevgili’de anlatıcı kadındır ve onun gözünden görürüz her şeyi. Masumiyet Müzesi’nde ise Kemal anlatır bize olup biteni. Biri kendini anlatır, diğeri anlatılır. Ama her iki metinde de kadın, anlatının içinden taşan bir fazlalık olarak kalır. Füsun, tapınılası kadın. Ardından toplanan nesneler bir fetiş midir, bir eksikliği doldurma çabası mı bunu tartışır dururuz içimizde. Oysa Füsun kimdir, kim olmak ister buradan, Kemal’in anlatmadığı yerden bakmak gerekir biraz.
Kemal’le ilk beraberliği aşktan değildir. Bunu Kemal ona sorduğunda on sekiz yaşına gireli iki hafta olduğunu o sebeple bunu yapabildiği için yaptığını söyler. Yani bu noktada Kemal özel biri değildir. Aşk, Sevgili’nin kızındaki kadar geç olmasa da sonradan gelir. Onlar sadece sevişir dışarıdan top oynayan çocukların sesleri gelirken. Sibel’le evlendikten sonra Kemal, Füsun yıkılır annesinin anlattığına göre ve Çukurcuma’ya taşınırlar, Kemal’le ilişkileri kopar ta ki Füsun’un oyuncu olma isteği senarist kocasının arsızlığı ile birleşene kadar. Kemal artık onlar için sadece filmin prodüktörüdür. Aşktan maddi kaynağa indirgenmiştir. Aşkın yerini işlev almıştır. Hatta bir akşam Kemal kendisinin parasıyla aşağılandığını söyler bize. Kemal, Füsun’u ve ailesini lüks lokantalara götürür tıpkı Çinli gibi. Kemal ve Füsun’un kocası Füsun’un oyuncu olup tüm ülkede tanınan biri olmasını istemezler. Hele Kemal bunun, onu kaybetmek demek olduğunu düşünür. Oyuncu olamayan Füsun kendini resim çizerek oyalar. Filmin başından beri güzelliğine odaklanan kamera bir yandan da onun gittikçe artan hüznünü yansıtır. Kemal’le bu ikinci bir araya geliş Füsun’un aşkından çok kendini gerçekleştirme arzusunun hatta tutkusunun ve giderek bunun yok oluşunun getirdiği öfkenin resmini çizer. Onun isteklerine kayıtsız kalan ancak kendi isteğini gerçekleştiren onunla söz vermesine rağmen evlenmeden sevişen Kemal’e karşı Füsun’un öfkesinin ama “bilinçli öfkesinin” tepe yaptığı an, yol üstündeki otelde kaldıkları gecenin ertesinde bankta oturdukları sahnedir. Füsun’un görülmek istediğinin, kendini var kılmak için çırpındığının göstergesidir. Sadece şapkası ve kabare ayakkabıları ile tanıtılan Sevgili’deki Kız’a karşılık bin türlü eşyasıyla yaşatılan Füsun. Sevgili’de kadın iki nesneyle kurulur; Masumiyet Müzesi’nde ise kadın, nesnelerin altında kalır. Ne yaptığını bilmeyen sadece kendi arzularına kapılan Kemal eşya toplayıp müze yapadursun Füsun’un ruhunun bu müze çok da umurunda mıdır? Devrinin genel geçer ahlak yasalarına, normlarına kulak asmayan Spinoza’nın conatus kavramını hatırlatan bir ısrarla kendini var kılmaya çalışan Füsun aşkı da küpeyi de yakıp yıktığında kim şaşırır ki artık!
Sevgili’deki kız kendi hikâyesini yaşarken içinde bulunduğu düzenin dışına çıkar. Arzusu ona bir deneyim sağlar ama onu orada yaşatmaz, kopuşa götürür. Diğer yandan Kemal, eşyalarla zamanı durdurmaya çalışırken Füsun eşyaların arasından sıyrılıp gitmek ister. Biri hatırlamak, diğeri var olmak ister. Bu yüzden bu hikâye Füsun açısından aşkın değil, aşkın içinde var olmaya çalışan kadının hikâyesidir. İnsanın kendini var kılmaya çalışması masum bir arzudur fakat zafere giden her yol mübah mıdır? Masumiyet, araçsallaştırılan taraflar söz konuysa nerede ne kadar devam edebilir? Ve görülen o ki tüm çabaya rağmen hâlâ, her “veriliş” anı, kadın için bir var oluş değil başkasının anlatısında eriyen bir yok oluştur.
[1] https://mahaledebiyat.com/kilik-kircik-orhan-pamuk-ve-biraz-tanpinar/
Yazı uzun zaman Milliyet Blog’daki sayfamdaydı sonra bir internet sitesinde yer aldı, daha sonra da Mahal Edebiyat’ta.


















