
Mary Shelley’nin Frankenstein’ı, iki yüzyılı aşan serüveni boyunca edebiyatın en dirençli yapıtları arasında yer almış ve her yeni kuşakta başka sorular üretmiştir.
1818’de yayımlanan Frankenstein ya da Modern Prometheus, dış görünüşüyle gotik roman geleneğine yaslanıyor. Karanlık atmosferi, ölümle iç içe geçmiş olay örgüsü, korku duygusunu diri tutan anlatımıyla okuru sarsarak uzun süre peşini bırakmamaktadır. Ne var ki yapıtın gücü; korku ögelerinde değil, asıl ağırlık, insanın bilgi tutkusunu, yaratma arzusunu, etik sorumluluğunu, toplumsal dışlanmayı ve sevgi yoksunluğunu aynı anlatı çatısı altında buluşturmasında… Bu yüzden Frankenstein; ürkütücü olayların sıralandığı bir romandan öte modern çağın bilim, ahlâk ve insanlık sorunlarını erkenden sezmiş güçlü bir düşünce anlatısı…
Shelley, düz bir kurgu yerine katmanlı bir çerçeve anlatı kuruyor yapıtında. Roman, Kuzey Kutbu’na doğru ilerleyen Robert Walton’un mektuplarıyla başlıyor. Walton’ın kız kardeşine yazdığı bu mektuplar, dış dünyadan kopuk, buzla çevrili, tekinsiz bir yerden; soğuğun içinden konuşan bir ses gibi… Bu anlatının içine önce Victor Frankenstein’ın öyküsü giriyor daha sonra da Victor’un dilinden Yaratık konuşmaya başlıyor ve okur, olayları bu kez yaratılan varlığın gözünden görmeye başlıyor. Böylece aynı olay örgüsü, farklı sesler ve farklı acılar aracılığıyla genişliyor romanda… Bu teknik, romanın düşünsel yoğunluğunu artırıyor ama okur, tek bir yargıya hızla varamıyor. Walton’ın tutkusu, Victor’un kibri ve Yaratık’ın kırgınlığı aynı sahnede karşı karşıya gelince suç ile mağduriyet iç içe geçiyor böylece…
Victor Frankenstein, romanın merkezinde duran trajik kişidir. Bilimsel merakı, sınır tanımayan bir yaratma tutkusuna dönüştüğü için üniversite yıllarında ölüm ile yaşam arasındaki eşiği aşmayı tasarlıyor ve sonunda cansız maddeden canlı bir beden yaratıyor. Ne var ki Victor’un asıl kırılması, yaratma eyleminden hemen sonra başlamaktadır. Düşlerinde görkemli duran tasarı, gerçekle yüz yüze geldiği anda dehşete dönüşüyor. Yaratığının yüzüne bakmıyor, onu korumak, eğitmek, yönlendirmek sorumluluğunu üstlenemiyor. Roman tam da bu noktada bilimsel hırsın etik boyutunu tartışmaya açıyor işte… İnsan, üretebildiği her şeyi üretmeli midir? Bilgi, sorumlulukla çevrilmediğinde hangi karanlık sonuçları doğurmaktadır? Shelley, bu soruları açık ders cümleleriyle anlatma yerine; olayların trajik gelişimi üzerinden düşünce alanı açmayı yeğliyor.
Yaratık ise romanın en çarpıcı katmanı… Edebiyat tarihinde az sayıda karakter, bu denli yoğun bir dışlanmışlık duygusuyla anlatılmıştır. Yaratık, başlangıçta kötücül bir karakter sergilemiyor. Duyularını, doğayı, dili ve insan ilişkilerini öğrenmeye çalışan; sevilmek, kabul görmek, yakınlık kurmak isteyen bir varlıkla karşılaşıyoruz. De Lacey ailesini uzaktan izlerken insan sıcaklığını tanıyor, konuşmayı ve okumayı öğrenme çabasında… İçinde gelişen bu yakınlık isteği, toplumun sürekli yüzüne kapanan kapılarıyla paramparça oluyor daha sonra. Öyle ki, onun böylesi bir “canavar”a dönüşmesi, yaradılışındaki karanlıktan çok, maruz kaldığı reddedişin sonucu olarak okunmalı… Shelley burada son derece sarsıcı bir düşünce ileri sürüyor: Toplum, kendi korkusuyla kendi düşmanını yaratır ancak. Sevgiden yoksun bırakılan, sürekli aşağılanan, yüzüne tiksintiyle bakılan bir varlık, sonunda öfkeye sığınır…
Bu bağlamda romanın en güçlü temalarından biri yalnızlık ve dışlanmak… Victor da Yaratık da farklı biçimlerde yalnızlaşmış. Şöyle ki; Victor, saplantılı çalışmaları nedeniyle ailesinden, dostlarından ve gündelik yaşamdan uzaklaşıyor. Yaratık ise daha ilk anda insan topluluğunun dışına itiliyor. Robert Walton da kutuplardaki yolculuğunda benzer bir tecrit yaşıyor. Shelley, farklı toplumsal konumlara sahip bu kişileri ortak bir çizgide buluşturuyor: Bağlantısızlık. Romanın duygusal gerilimi işte bu kopuşlar… Aile, dostluk, sevgi ve sorumluluk bağları gevşedikçe felâketler de büyüyor böylece…
Doğa tasvirleri de yapıtın anlam örgüsünde önemli yer tutmakta. Romantizmin etkisi burada açıkça göze çarpıyor. Alpler, göller, fırtınalar, buzullar ve ıssız manzaralar… Doğa kimi zaman sığınak, kimi zaman yargıç, kimi zaman da insan kibrinin karşısına dikilen aşılmaz güç olarak beliriyor. Victor, iç sıkıntısı büyüdükçe dağlara yönelip geniş manzara içinde geçici bir ferahlık aramakta… Walton’ın kutup yolculuğu da keşif tutkusu kadar, doğanın sınırlarıyla çatışma anlamı da taşıyor. Shelley’nin doğayı bu yoğunlukla işlemesi, insanın kendisini büyük güçler karşısında nasıl konumlandırdığını da sorgulatıyor…
Romanın alt başlığında yer alan “Modern Prometheus” göndermesi, yapıtın düşünsel çerçevesini belirginleştiriyor bir anlamda da. Prometheus, tanrılardan ateşi çalıp insana getiren mitolojik kişi. Bu mit, bilgi ile ceza, yaratma ile bedel, ilerleme ile yıkım arasındaki gergin ilişkiyi duyumsatmakta… Victor Frankenstein da doğanın sırlarını zorlayarak insana ait sınırı aşmak istememiş miydi? Ateş burada hem aydınlanmayı hem yakıcı felâketi düşündürtüyor demek ki!
Mary Shelley’nin yaşamöyküsü, Frankenstein’ın karanlık dokusunu açıkça beslemiş gibi görünüyor. Çok erken yaşta annesini yitirmesi, aile içindeki kırılmalar, dışarıda bırakılma korkusu ve sevgi yoksunluğu, romanın duygusal katmanlarına doğrudan sızıyor. Percy Bysshe Shelley ile kurduğu ilişki ve Romantizm akımıyla geliştirdiği düşünsel yakınlık da yapıtın iç yapısında güçlü izler bırakmaktadır. 1816 yazında Cenevre’de başlayan yaratım süreci, salt bir “hayalet öyküsü” kurma isteğinden çok daha öteye uzanmakta… Luigi Galvani’nin deneyleri, elektriğin yaşamla ilişkisine dair güncel tartışmalar ve bilimin sınırlarını zorlayan arayışlar, romana çağının ötesine geçen bir gerilim kazandırmaktadır. Bu nedenle Frankenstein, gotik anlatının karanlık atmosferiyle bilimkurgu düşüncesini aynı gövdede buluşturan öncü bir yapıt niteliğinde…
Romanın dili de bu kalıcılığı güçlendiriyor bir bakıma. Shelley’nin anlatımı ağırbaşlı, duygulu ve ayrıntılarla örülü. Uzun cümleler, karakterlerin iç çatışmalarını, doğa tasvirlerini ve ruhsal çözülüşlerini taşıyacak geniş bir anlatım alanı açıyor. Walton’ın mektuplarında keşfetme tutkusu ve coşku öne çıkarken, Victor Frankenstein’ın anlatısında suçluluk, korku ve yıkım duygusu yoğunlukta. Yaratık konuşmaya başladığında ise dilin merkezine kırgınlık, dışlanmışlık ve insanca kabul görme isteği yerleşiyor. Böylece roman, anlatıcı değiştikçe ton değiştirmekte; her ses, başka bir yarayı ve başka bir sorgulamayı görünür kılmaktadır. Shelley’nin kurduğu bu çok katmanlı yapı, okuru tek yönlü bir yargıya sürüklememekte, tersine ahlâkî ve düşünsel bir ikilemin içine çekmektedir…
Frankenstein, çoğu zaman korku romanı başlığı altında anılsa da; yapıtın asıl gücü, insanlığın en sarsıcı sorularını gündeme taşımasında yatıyor. Yaratmanın sınırı nerededir, insan kendi ürettiği şeye karşı hangi sorumluluğu taşımaktadır, toplum neden dışlamaktadır ve bilgi hangi bedeller karşılığında elde edilmektedir? Mary Shelley, yaklaşık iki yüzyıl önce sorduğu bu sorularla modern çağın sancılarını önceden sezmiş. Laboratuvarda başlayan bilgi tutkusu, zamanla aile yitimine, toplumsal reddedişe ve ahlaki çöküşe dönüşmekte… İşte bu yüzden Frankenstein, geçmişte kalmış gotik bir korku anlatısı olarak okunmamalı. Roman, modern insanın vicdanına yöneltilmiş soğuk ve uzun ömürlü bir soru olarak yaşamayı sürdürmektedir, hâlâ…
Mary Shelley, Frankenstein ya da Modern Prometheus
İngilizce Aslından Çeviren: Yiğit Yavuz

















