


* Vadi, artık dokuz yaşında. Onu metro ile okula götürürken Asyalı göçmenlerin mahallelerinden geçiyoruz. O, Lizbon’da her mahallenin farklı bir kokusu olduğunu söylüyor. Bana kokunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.
* Vadi, bana evsizleri gösteriyor. “Baba, neden yaşlılar evsizlerle uzun uzun konuşuyorlar?” diye soruyor. “Onlar da kimsesiz olduğu için.” diyorum.
* Alameda Parkı’nda havuza giren gençleri izliyoruz. Aklıma Tutunamayanlar geliyor. Oğuz Atay’ın anlatıcısı, Ankara’nın göbeğinde süs havuzuna girenler için “onların Türk olmadıkları söylerler”, derdi. Burada ise Portekizliler de suyun içinde. Hem de “kızlı erkekli.”
* Vadi’ye göçmenlerin hemen her zaman daha çalışkan daha üretken olduklarından bahsettim. Yazarların pek çoğunun taşralı olup sonra büyük şehre göçtüğünü söyledim. Shakespeare’i, Balzac’ı örnek verdim. Bana dönüp, “Baba, Ronaldo da öyle!” dedi.
* Portekiz’de sık sık grev olup okullar tatil ediliyor. Oğlum yine grev olduğunu söyleyince eşim inanmak istemedi. O da haklı. Ne de olsa seksen darbesinin çocuklarıyız. Grevlere alışkın değiliz.
* Çocuklar için banka hesabı açmak istiyoruz. Büyük oğlum Ayaz, kendi başına para çekebilsin, kendi parasını da bankada biriktirsin diye. Banka personelinin yanına vardığımızda çocukların kimliklerini unuttuğumu söylüyorum. Yanınızda fotoğrafı var mı diye soruyorlar. Onaylıyorum. Hesaplar açılıyor. Sadece kimliğin fotoğrafı ile.
* Çalışma odasına piyanomuzu da yerleştiriyoruz. On sene aradan sonra tekrar çalmayı deniyorum. Tökezliyorum pek tabi.
* Küçük oğluma teyzesi keman hediye etmişti. İlk defa oğlumun yanında, kutudan çıkarıp reçineledim. Meğerse kemanın inanılmaz bir sesi varmış. Keman sesini televizyonda, radyoda dinlemek ile çalmak birbirinden çok farklıymış. O sesi kulağının dibinde duymak ve titreşen telleri hissetmek bambaşka bir deneyimmiş.
* “Neden böyle hep maziye takılıp kalıyorsunuz?” diye soruyor Nuran, Mümtaz’a. “Oysa yaşınız da genç.” Tanpınar’ın kahramanları bana anneannemi anımsatıyor. Yaşlıların bu denli geçmişe takılı kalmaları aslında ölüme verdikleri bir tepki mi? Anılar, ölüme direnebildiğinden mi onlara sığınıyorlar?
* Yazmak, kendini yükseklerde görmek değil, tam aksine aşağıda ama içinde diğer yazarların da olduğu bir havuzun içinde görmek.
* Feridun Andaç’ın tavsiyesiyle Tabucchi’nin Requem’ini okuyorum. 1991 yılında Portekiz’in para birimi Euro değil pek tabi, “escudos.” ve Portekiz mutfağından sıradışı bir yemek: Sarrobulho: Kanlı domuz eti yahnisi!
* Kısa süreliğine Bursa’ya dönüyorum. İlk fırsatta Mudanya, Girit mahallesine gidiyorum. Oyuncakçı ve salaş kırtasiye dükkânını eski yerinde bulamıyorum. Akşam karanlığında gözüme ilişmedi demek, diyerek kendi kendimi teselli ediyorum. Ben yokken, bir şeylerin değişmiş olması hayatı kaçırdığım endişesine kapılmama sebep oluyor. Sahilde belediyenin açtığı müzeye bile sevinemiyorum. Hatta öfkeleniyorum da. Müze kapkara, çirkin bir yapı olduğundan değil. Benim varlığımı ya da yokluğumu zerre önemsemediği için.
* Tanpınar “ruh bekareti” diye bir kavram kullanıyor. “Günahlarla, hazlarla silinip gitmiyor.” Diye devam ediyor. Bu kavramın romanda estetik ama bugünün Türkiye’sinde toplumsal, eşitlikçi, psikolojik olarak tartışmaya değer önemi var.
* Büyük oğlumun hatırına köpeği Lizbon’a getirmeyi kabul ediyorum. Aslında evde hayvana mümkün değil tahammül edemem. Kendimdeki değişime ben de şaşıyorum.
* Çocukların eski velileri ile buluşuyorum. En son bir araya geldiğimizde aramızdan ikisi antidepresana başlamış, biri uyku bozuklukları yaşıyor, diğeri de boşanma arefesinde sancılar çekiyordu. Bu sefer bir araya gelince bu konulara hiç girmedik. Bir saat boyunca sadece otomobillerden konuştuk.
* B. eski inşaat ustalarından. Şimdi iş adamı. Yoksul bir doğu köyünden. Açlık yoksulluk görmüş. Ama mücadele nasıl verilir biliyor. Güçlü. Azimli. Boks oynamış bir dönem. Kapı gibi adam. Sohbet ediyoruz. Sağlığın nasıl, diye soruyorum. “Sol kolum uyuşuyor,” diyor. Doktor ciddi olabileceğini söylemiş. Stresli misin diye soruyorum. “Olmaz olur mu?” diyor. Belediyeler. Bürokrasi. Bankalar. Yalpalayan piyasa. Eh, diyorum içimden. Kapitalizmin şamarı bu, nice pehlivanları devirir.
* Büyüyen şehre yeni semt adları gerek. Ama zihnimiz şehrin hızına yetişemiyor olsa gerek, Bursa’da otobüs duraklarına şöyle isimler veriliyor: Geçit4, Geçit5, Geçit6
* Otobüsüne tek başıma bindiğimde en önde durup herkesin yaptığı gibi karşıya değil, otobüsün arkasına doğru bakıyorum. “İleri” bakanlarla yüz yüze geliyorum. Bebekli teyzeler. Okula giden gençler. Ön saflarda, kendilerine öncelik verilmiş yaşlılar. 1940’li yılların siyah beyaz toplumsal belgeselleri aklıma geliyor. Marşlar. Askerlerin yürüyüşleri… Rap.. rap… rap… “Yeni başlangıçlar. Kurtuluş. Umut. Gelecek. Yarınlar…” Otobüsün bu kez en arkasına yürüyorum. Burası tenha. Kimsecikler yok. Arka camdan geriye bakıyorum. Geçip gittiğim yollar, geride bıraktıklarım, kaybettiklerim.
















