Normalin yokluğu | Duygu Uzel

Nisan 28, 2026

Normalin yokluğu | Duygu Uzel

Gaye Boralıoğlu, Her Şey Normalmiş Gibi’de gündelik hayatın akışını, politik ve toplumsal şiddetin gölgesinde yeniden kuruyor. Arda ve Lora, romanın iki ana karakteri. Tüm akış ikilinin ilişkisi üzerinden alt katmanlarına açılıyor.   Arda’nın suskunluğu, Lora’nın varoluş mücadelesi, aslında normal, diye adlandırılan şeyin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.

“Bazen onu Pinokyo’daki Gepetto Usta’ya benzetirdim. Beni bir kalastan yontmuştu ve perinin gelip can vermesini bekliyordu. Sanırım hiç gelmedi o peri.” (s.65)

Arda’nın suskunluğu, romanın ‘normal’ kavramını ters yüz eden en güçlü göstergelerden. Normal, gündelik akışın güvenli kabuğunun aksine eksikliklerin ve sessizliklerin üstünü örten bir yanılsama. Arda’nın az konuşması, mesleğini yapmıyor oluşu, hayatın içine karışma konusunda çekinikliği tamamlanmamış varlık deneyimini görünür kılıyor. Gepetto benzetmesiyle daha da yoğunlaşıyor. Burada Arda, kendi varlığını başkasının ellerinde şekillenmiş ama ruhsuz kalan nesne gibi tanımlıyor. Gelmeyen peri, yalnızca bireysel dönüşümün eksikliğinin yan sıra toplumsal açıdan bakıldığında bir kuşağın umutlarının da gerçekleşememesi olarak okunabilir.

Arda’nın sessizliği, benliğin kendi gerçekliğiyle, sonsuzlukla uyumsuzluğunu düşündürüyor. İnsan ya kendisi olmaktan uzaklaşır ya da kendi sınırlarını kabul etmekte zorlanır. Karakterin duruşu, seçim sorumluluğundan geri çekildiği anlarda beslenen umutsuzluğun ifadesidir. Umut inancın yansımasıdır.

Umutsuzluğu aşmak, kişinin kendi sorumluluğunu üstlenmesi, öz gücüne güvenmesiyle mümkün olabilir. Umutsuzluk ile umut, yaşamın anlamını arayış sürecinde sürekli birbirine savrulan bir sarkaç gibi hareket eder. Arda’nın sessizliği bu salınımın karanlık tarafını görünür kılar. Karakter ya kendisi olmaktan kaçacak ya da kendi sınırlarını yine kendisine rağmen sonuna kadar kullanacaktır. Umut ve umutsuzluk, özellikle yaşamın anlamını arayış sürecinde, bir sarkaç gibi sürekli birbirine savrulurken seçimini yapacaktır. Roman boyunca bu değişim rüzgarının her esintisini Arda’nın üzerinden izleyebiliyoruz.

Romanın gerilimi yalnızca Arda ile Lora’nın kişisel zıtlıkları üzerinden kurulmamış. Onların hikâyesinin içine sızan toplumsal olaylar aşk çerçevesinin ana teması. Beyoğlu’ndaki patlama, ekonomik kriz, gözaltılar, tutuklamalar… Bu olaylar, karakterlerin kişisel seçimlerini ve ilişkilerini belirleyen arka planı kuruyor. Karakterlerin ilişkisi, bireysel duygular, toplumsal travmalarla iç içe geçer.

Patlamalar, krizler, gündelik hayatın kırılganlığı… Karakterlerin aşkı bu atmosferin içinde daralıyor. Onların hikâyesi hep şimdinin ağırlığı altında, anın kırılganlığıyla biçimleniyor. Buna karşılık, romanın dili ve felsefi arka planı bireysel kırılganlıkları daha geniş bir düzleme taşıyor. Normal kavramının sorgulanışı, yalnızca Türkiye’nin yakın dönemine değil, insanın varoluşsal deneyimine dokunuyor. Zamansızlık burada, aşkın ve kaybın evrensel boyutunda beliriyor. Gaye Boralıoğlu, bu iki düzlemi birbirine geçirerek hem toplumsal hem felsefi bir metin yaratmış.

Lora’nın küpesi, Gökyüzüyle özdeşleşen mavi, masal anlatıcılığıyla şiddetin gölgesinde bile özgürlüğe ve sınırsızlığa işaret eder adeta. Kolayca okunamaya katmanlı kişiliği. Onun hikâyeleri ilk bakışta kolayca okunmaz. Tıpkı denizin altında saklı olan anlamlar gibi. Dar alanlara sıkışmayan, ufka dönük Umutla birlikte hüzün de taşır. Yani mavi kalp, Lora’nın dünyaya bakışını açan bir anahtar. Özgürlük, derinlik, melankoli, sadakat, mesafe. Renk, romanın atmosferinde yalnızca bir aksesuar olmaktan çıkar.

Annesinin itirazlarına rağmen yola düşer Arda. Sevdiğinin ve anlattığı masalların izini sürer. Diyarbakır. Taşlarının ağırlığıyla konuşan şehir. Sur’un duvarlarında zamanın katmanları, Hevsel bahçelerinde bereketin sürekliliğiyle sağlam, dirençli, ama aynı zamanda geçmişin yükünü taşıyan bir hafıza.  Diyarbakır Lora’nın dünyaya yönelişini biçimlendiren merkez. Gökyüzünün mavisi burada daha geniş. Derinlik, Dicle’nin akışında ve Hevsel’in toprağında hissedilir. Taşların birbirine kenetlenişinde, insanların hikâyelerinde. Mavi kalp küpeyi taşıyan Lora, bu şehrin gökyüzünü, derinliğini, hüznünü ve bağlılığını kendi bedeninde taşır. Anlatılarında da bu derinlik vardır. Karakterin söze ve anlatıya duyduğu sadakat, bu bağlılıkla yan yana okunur.

Lora patlamadan sonra gitmeyi reddetmiştir. Sınırın ötesinde yeniden başlamaktansa kendi ülkesinde kaçak kalmayı seçmiştir. Saklanmak, kendi evinde yabancıya dönüşmek. Kimlik kartı suçun belgesi. Hem dışarıda sürgün hem içeride.

“İmkansızlığın ülkesinde her ihtimal bir umuttur.”

Bu seçim, romanın merkezindeki “her şey normalmiş gibi” yanılsamasını parçalar. Normalin içinde anormal bir yaşam açığa çıkar. Lora’nın tercihi, kökleri bırakmamak ama köklerin üzerinde kaçak olarak sürmek.

Romanın bütününe yayılan kavramlardan biri; normalin yokluğu. Yıllar önce ölen babasının hırkasını giyen Arda ve geçmeyen yası da bu sahnelerden. Gündelik, sıradan hayatın devam ediyor gibi görünmesi ama her ayrıntının aslında kaybı, kırılmayı, çözülmeyi işaret etmesi. Katman katman açılan kitabın her satırı yazılmayan ama sezdirilenlerle beraber daha can alıcı…

 Normalliğin Deliliği diye düşündürüyor sıkça. Gerçek özgürlük, insanın acıyı bastırmak yerine taşıyabilmesinde ve kendi benliğini koruyabilmesinde saklıdır. Toplumsal düzen, bireyin özüne yabancılaşarak iktidara uyum sağlamasını ‘normal’ diye adlandırır. Oysa bu uyum, ruhumuzun derinlerindeki kopuşu kimi zaman ise yok oluşu gizler. Bu yüzden normal olmak, aslında anormalliğin en görünmez hali. Gruen’in işaret ettiği gibi, insanın gücü iktidara boyun eğmekte değil kendi içsel hakikatini sürdürmekte yatar. Bu da çoğu zaman toplumun gözünde ‘delilik’ olarak damgalanır.

Gruen’in eleştirisiyle romanın atmosferi birleştiğinde normallik aldatmacasının yıkıcılığıyla karşı karşıya kalıyoruz. Bu maskenin ardındaki kırılma ve yeniden ayağa kalkma Gaye Boralıoğlu’nun kaleminden titizlikle çıkmış. Her Şey Normalmiş Gibi’de bireysel aşk hikâyesini aşarak, bir çağın ruh halini yakalıyor. Roman, okuru kendi hayatındaki ‘normal’leri sorgulamaya davet ediyor: normalmiş gibi yaşamak neleri perdeliyor ve hangi suskunlukları zorluyor? Gruen’in tezleri yazarın kurgusunu arka planda felsefi bir düzleme taşımış. Hem kuramsal hem edebi düzlemde, normalliğin ardındakileri sorgulamak okura düşmüş.

O zaman gökten düşen üç elmayla bitirelim yazımızı…

Yorum yapın