Öğretilemeyen Şeyler: RomanYazım (4) | Pelin Özer

Nisan 3, 2026

Öğretilemeyen Şeyler: RomanYazım (4) | Pelin Özer

1.

Bir zaman geliyor ve insan resmen romanın kendisini yazdığına tanıklık ediyor. Özünde kalemi oynatan artık o değildir. Yazan Özne’nin başta niyetlenmediğinden belki de kolay kolay benimsemeyeceği o müphem firarı. Böylesi bir ele geçirilişin kudretsizlik olduğunu düşünmedi hiç. Ona yol çizene bilenmedi. Bilakis bunu bilinç açıklığı olarak okudu. Kalemi elinde tutan’a muktedir olmadığını hatırlatan cool algı.

Bir yandan roman ilerlemektedir. Hayat’ı askıya alıp yazısına kement vurana derhal çelme takmaya hazır o karşı-kuvvetse hemen köşede pususunu çoktan kurmuştur. Tam bu noktada şöyle bir sorunun çıkagelmesi muhtemel sanki:

Yoksa sana Hayat yazan, roman boyunca gelişen yazının bizzat kendisi mi?

2.

İşte macera böylesi boyutlara vardığında yazarı başka türlü bir sarhoşluk ele geçiriyor. Bu sarhoşluk maddesizliği oranında garantilidir. Resmen gelip yazarı esir alır. Alıp hiç tereddütsüz başka bir bilinç durumuna taşır. O halde kafaların sağlıkla karışması için bütün koşullar hazır. Yazarını sağlam kafada sarhoş etmeyi başaran roman onu atletik kılacak.

Roman kendisini bile afallatacak bir söz enerjisi. Aynı zamanda suskunluk dergâhı. Zihni-kalbi-bedeni heyecan marifetiyle iyiden iyiye kabartırken; ölçüleri hiç iplemeden anlamın tüm derlenip toparlanmalarını aldırışsızca taşırırken bir yandan o suskunluk mabedinde, o boşluk atmosferinde bambaşka bir sadeliğin, feragatin, gönüllü silinişin formülünü yazmakla meşgul.

3.

Evet Yazan Özne bir bakıma Hayat’tan kaçıp romanına kapanmıştır ama yalnız kalabildiği sanılmasın. Dilin çoğulluğu, o beklenmedik anlam katmanları, hece kafileleri, kekeme-çalçene henüz kurulmamış cümleler bizzat romandan doğup romanın dışına taşarak yazarın yanında yöresinde daima işbaşındadır. Kimse çağırmamışsa da onlar çoktan gelmiştir. Çoktan gelip en rahat koltuklara kurulmuştur. Beklenmedik biçimde karşısına dikilip fütursuzca bir bir kendini açanlar, ona talepkâr olduklarını saklamadan açılanlar…….

Sayfalar dolusu ayaklarının dibine yığılmış kendine uygun yeri arayan onca delifişek sözle nasıl başa çıksın biçare Romancı? Öyle bir kalabalıkla öyle bir keşmekeşle çevrelenmiştir ki…… Neredeyse halini görenler, az evvel Eco’nun kitaplığı kafasına devrilmiş sanacak! O henüz tamamlanmamış romana paralel kitaplar onu çepeçevre salkımsaçak bulutlar misali sarmışken nasıl tek kitaba demirlemiş halde devam edecek……. Öylesi bir uğultuyla nasıl sadede gelecek……. Düşünce balonları, söz düğümleri, hece sapmaları, kendine esin süsü vermeye çalışan vizyonlar, çıtkırıldım metafor öbekleri…… Tasnif edilmeye, ehlileştirilmeye pek gelemeyecek gibi görünseler de toptan yok mu sayılacaklar?

Günlük uğraşı belki burada yazarın elinden tutacaktır ama pekâlâ yetmeyebilir de. Bana yetmedi. Yetmiyor.

4.

Coşkun yazma hallerinde sıraya sokmaya çalıştığım ne çok başlık peşpeşe beliriyor da elimden fazlaca bir şey gelmiyor. Başlarda onları durultup durduramayacağımı sezdiğimden telaşa kapıldığım çok oldu. Ama baktım içine sersemlik katılmış dalgalanmaların ne bana ne Hayat’a ne romana faydası var; zaman içinde onları olabildiğince tepkisiz ağırlamaya başladım. Hatta —doğruya doğru— bunun bir kudret olabileceği üzerine düşünmek hoşuma bile gitti. Yine de pek havaya girmedim. Kolay değildi. Epey çaba harcamam gerekti. Artık biliyorum; tepkisizlik karşı duruşların en etkililerinden. Bir de salvoları olmasa……

Mimiksiz taarruzlarım sırasında derin nefesler alıp verdim tabii, mum yaktığım da oldu. Ama en çok işime yarayan yöntem; işgüzar bir doğurganlık içinde neredeyse bana yaranma yarışında birbirinin yollarını keserek üzerime üzerime gelen bütün söz öbeklerini hiç derleyip toparlamaya çalışmadan ve mümkün mertebe paniğe kapılmadan dikkatle izlemek oldu. Oysa bir tepede bir düzde; bakmışsınız yeraltında, sonra hop ulu çınarın tepesinde ortaya çıkarak şaşkın yazarları gafil avlamaya bayılırlar. Bir anda yok olma yetenekleri hiç yabana atılmamalı. Tam el etek çektiler diye derin nefesler almaya başladığımda omuzbaşlarımda belirip beni hoplattıkları yetmezmiş gibi olmadık anlarda sivrisinek vızıltısını da eksik etmezler…….

Zıvanadan çıkarma becerileri yabana atılamaz. Jonglörlükleriyle, oyunculuklarıyla yarışacak ustalığa erişmek zor. Haklarından geleyim diyerek ha gayret ayaklandığımda onları kalemin ucunda beni bir güzel dehlerken bulurum. Üstelik öyle hiç yerlerinde durup da ekşimeye-çürümeye-hamlaşmaya-çözünmeye; yorulup köşelere çekilip uşaklar tarafından yelpazelenmeye vb. niyetleri yok gibidir; daima akışkan, uçuşkan, zinde, yaramaz, iştahlı……..

5.

Hem roman öyle kolay kolay izin verir mi tür’den tümden sapmalara…… Zorba tarafı hiç yabana atılmasın. Şiir yolunu göz göre göre, göstere göstere tıkamış; öykü’ye çoktan kota koymuş; neredeyse haiku’ya bile söz geçirecek. Yok artık denip de zaman zaman kendisine okkalı bir had bildireni olmasa maazallah şarkısını repeat tuşuna alacak: Sen romancısın, hep romancı kalacaksın. Sen Romancısın, hep….. Rom….. An….. Kal. Kal. Kaaaaa….

Hayır! O roman dağı devrilecek ve ben altında kalmayacağım. Kanatlarım çıkacak dağın yamaçlarından ve Şiir’e uçacağım.

Yorum yapın