
Aylarca evden çıkmadığım dönemde sinir krizi geçirdi. Hızlı hızlı nefes alıyor, elleri titriyordu. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Kızgınlığının farkındaydım ama yine de yaralayıcı hiçbir şey söylemedi. Annem böyledir işte, içinde biriktirip durur. Sonra da patlar. Kendine zarar verir hep. Çok üzülmüştüm haline. O günden sonra ne derse yapıyorum. Başvurulara, kiminle görüşeceğime bile o karar veriyor.
Bu sabah annemin girişimi sonucu uzak bir akrabamızla görüştüm. Yurt dışında okumuş. Camdan bir plazada çalışıyor. Yüzünde yırtıcı, kendinden emin bir ifade vardı. Telefonları susmak bilmedi. Alımlı bir sekreter elindeki evraklarla birkaç kez girip çıkmıştı. Çok acil bir iş nedeniyle bölümdeki çalışanlarla kısa bir toplantı yaptı. Çıkayım mı, diye sorduğumda gerek yok, dedi. Odanın köşesinde siyah camdan, yuvarlak bir masaya geçmişlerdi. Onlara bakmamaya çalışıyordum ama konuşmalarından gergin olduklarını düşündüm. Böyle ortamlar bana göre değil zaten.
Annem babasını tanıyormuş. Arayıp durumumu anlatmış. Kuzen sayılırız, dedi bana. Sıcak davrandı, sağ olsun. Akrabalık derecemiz hakkında konuştuk önce. Büyüklerimizi yad ettik. Biraz da yurt dışında geçirdiği dönemden bahsetti. Bir iki kez “siz” deyince kızdı. Üniversiteyi altı yılda bitirdiğimi, iki yıldır işsiz olduğumu öğrenince şaşırmış. Sonunda asıl meselemize gelmiştik. Yüzüme dikkatle baktı.
“Şirket personel azaltma sürecinde, ama direktörle konuşacağım,” dedi.
“Benim yüzümden zorda kalmanızı, pardon kalmanı istemem.”
“Yok yok, öyle düşünme Özgür. Fakat nasıl bir iş istediğini anlamam lazım.”
“Herhangi bir şey yapabilirim.”
“Eğitimine uygun bir şey olmalı. Eğer olursa uyum sağlaman gerekir. Aksi takdirde mahcup olurum.”
“Üzerime düşeni yaparım.”
“Yanlış anlamazsan bir şey soracağım.”
“Tabi.”
“İş bulamadım dedin ya, galiba çok da aramamışsın.”
“Dürüst olmam gerekirse, annem üzülmesin diye geldim buraya. Öğleden sonra da devlet dairesinde bir genel müdürle görüşeceğim. Annem yardımı olabileceğini söyledi.”
“Annen üzüldüğü için mi iş bakıyorsun?”
“Öyle de denebilir.”
“Gelecek kaygısı duymuyor musun?”
“Acilen işe başlamam gerekmiyor aslında.”
“Bak Özgür, seni tanımıyorum. Hedeflerini de bilmiyorum tabi. Ama insanın merkezi bir amacı olması gerektiğine inanıyorum.”
“Bende olmadığını mı düşünüyorsun?”
“Onu kastetmedim. Aslında Ayten Teyze konuşmamı isteyince…”
“Evet, annem bunu yapıyor. Neyse, ben artık kalkayım.”
“Otur biraz canım, kızma hemen, normalde istemem akıl vermeyi. Kaptırdım işte.”
“İnsanlar akıl vermeyi seviyor bence. Ama bazı şeyler öğretilemez.”
“Haklısın ama tecrübelerin paylaşılması önemli diye düşünüyorum.”
“İnsanlar belli bir dönemde amaçsız görünse de böyle bir dönem kendini tanıma, tutkularını keşfetme fırsatı verebilir.”
“Kendimizi oyalayıp aldatmadığımız sürece sorun yok. Daha sonra yaşayacağımız pişmanlıklara değer mi?”
“Değmez tabi. Ama doğada birtakım yasalar olmasına rağmen kesin bir amaç yok. Biz insanlık olarak kendimizi fazla ciddiye alıyoruz. Evrende bir zerreyiz. Büyük bir gök taşına ya da güneşin sönmesine bağlı her şey. Hem dünyayı mahvetmek için elimizden geleni yapıyoruz. Hepsi hırslar, daha fazlasını istemek yüzünden.”
“Haklısın ama benim söylediğim bu değil.”
“İlla bir amaç olmalı diyorsun!”
“Hayatımıza anlam vermenin yollarından biri bu.”
“Bak ben kitapları seviyorum. Babamdan kalan imkanlar kıt kanaat olsa da geçindirebilir. Hem doğada…”
“Ya Özgür boş ver şimdi doğayı.”
“İyi, sen de annem gibi konuşturma!”
“Tamam, kusura bakma. Kapatalım bu konuyu. Şu genel müdürle ne konuşacaksın? Bir şeyler yapabilir mi gerçekten?”
“Bilmiyorum ki annem ayarlamış bir randevu işte, bakarsın memur olurum.”
Dışarıya çıkıp yürümeye başlamıştım. Kafamı dağıtmak istiyordum ama ne zaman evden çıksam, insanlarla konuşsam canım sıkılıyor. Nedenini anlayamadığım şekilde her şeye öfke duyuyorum bazen.
Midem kasılmaya başlamıştı yine. Eve gidip bir şeyler atıştırsam, devlet dairesine gideceğim için tıraş olsam iyi olurdu belki. Amaçsızca yürümeye devam ettim bir süre. Eve değil, yakındaki o bara yöneldi adımlarım. Beni kim yönetiyor anlamış değilim zaten.
Sokağı uzaktan gören bir masaya oturup gelip geçenleri seyrettim. Herkesin önemli bir işi var mıydı gerçekten, yoksa gereksiz bir telaş mı hüküm sürüyordu? O tatsız konuşma gelmişti aklıma. Merkezi bir amaçmış! Esra’nın amacı da dışarıda okumaktı; sonra her şeyi buna göre düzenledi. İçimdeki sıkıntı kuvvetlenirken içkiyi hızlıca yudumladım.
Saat biri geçiyordu. “Görüşmeye gitmesem mi,” diye bir soru geçti aklımdan. Ama annemi düşününce vaz geçtim.
Ağır adımlarla, midemdeki ağrıdan yüzüm ekşimiş şekilde ilerliyordum. Bir ara kaldırımda sürüklenen yapraklara daldı gözüm. Onlardan beterdim. Savruluyordum resmen. Kuzenime o kadar ahkam kesmiştim ama bir şeyi keşfediyor muydum gerçekten? Tutkularımın peşinden gidiyor muydum? Ne olduklarını bile bilmiyordum. Söylediği şey kafama takılmıştı. Ya kendimi aldatıyorsam ya oyalanıyorsam?
Gösterişsiz bir binanın önünde durdum sonunda. Eski bir liseye benziyordu. Kurumun adını belirtilen devasa bir tabela asmışlardı. Çirkin bir şey. Giriş katında kimliğimi vererek ziyaretçi kartı aldım. Yemekten döndüğü anlaşılan çalışanlar değişik bölümlere doğru memuriyet çarkının önemsiz parçaları gibi ilerliyordu. O plazada gördüğüm çalışanlara benzemiyorlardı. Giyimleri daha özensiz, yüzlerindeki ifade iddiasızdı. Yöresel şiveyle şakalaşan iki erkek omuzumu sıyırıp geçti.
İkinci katta kırmızı halı serilmiş uzun bir koridor çıktı karşıma. Bu kırmızı renk neyi anlatıyordu bilemedim. Ciddiyeti mi? Cesareti ya da vatan yolundaki fedakârlığı mı? Halının gittiği yerin önemini mi? Yoksa devlet dairesi olmanın şekli bir gereği miydi? Bu tuhaf şeyleri düşünürken duvardaki resimlerle karşılaştım birden. Genel müdürlük yapmış kişilermiş. En sonuncusunun önünde durdum. Altta yazan tarihe bakılırsa şu andaki genel müdürdü. Adamın yüzü dikkat çekiciydi. Bir kuşa benziyordu ama hangisi olduğuna karar veremedim. Boynu iki büyük kanat başı gibi duran omuzları arasına çökmüş, iri burnu tıpkı bir gaga gibi öne fırlamıştı. Küçülmüş gözleri çok uzaklara bakıyordu.
Kapısında “Sekreter” yazan odada karşı karşıya iki kadın oturuyordu. Orta yaşlı, kendini işine daha fazla kaptırdığı anlaşılan kadının gösterdiği koltuğa geçtim. Aynı kadın gülümseyerek, anlaşılmaz, sevecen olmaya çalışan bir boyun hareketi ile beni inceledikten sonra ahizeyi kaldırdı. “Saat on dört konuğumuz buradalar efendim, tabi efendim” gibi şeyler söyledi. Sonra bana döndü.
“Rasim Bey sizi bekliyor.”
Sekreterin otuz derecelik açıyla durarak, sırasıyla açtığı iki ayrı kapıdan büyük bir odaya girdim. Oda değil, makamın önemini belirten büyük bir salon gibiydi. Sol köşede büyük bir Türk bayrağı, sağ köşede beyaz zemine bazı harf ve semboller taşıyan kurum bayrağı duruyordu. Duvarda düşünceli bir Atatürk resmi asılıydı. Bu resimle ne zaman karşılaşsam yeterince çaba göstermediğimi düşünüyordum nedense. Ciddiyeti ve yaptıkları karşısında kötü hissediyordum kendimi.
Pencere tarafında geniş ve uzun bir masaya yayılmış evraklardan, imza kartonlarından başını kaldıran Rasim Bey masanın önündeki koltuğu gösterdi.
“Hoş geldiniz Özgür Bey, buyurun, buyurun.”
“Hoş buldum efendim.”
“Annenizle ortak bir tanıdığımız varmış, arayınca, gelsin görüşelim tabi, dedim.”
“Sağ olunuz.”
“Nasılsınız, iyi misiniz?”
“İyiyim efendim, siz?”
“İdare ediyoruz işte. Demek iş arıyorsunuz?”
“Evet efendim, annem tavsiyeleriniz olabileceğini söyledi.”
“Memuriyet sınavlarına girmemişsin, bilgin yokmuş bu konularda.”
“Doğrudur.”
“Neden peki?”
“Bilmiyorum ki, memuriyetin bana göre olmadığını düşünmüşümdür hep.”
“Peki kafanda bir şey var mı?”
“Pek yok aslında. Şu aralar herhangi bir işte çalışmak istiyorum.”
“Memuriyet için bazı sınavlara girmen gerektiğini biliyorsundur sanırım. Bununla ilgili hazırlık kitapları var.”
“Sınavları sevmiyorum aslında.”
“O kadar zor değil canım, bir kere girip kazanırsan ömür billah kimse atamaz seni.”
“Pek fikrim yok memuriyet ortamı hakkında, ast üst ilişkisi sorun oluyor mu?”
“Tabi belli bir hiyerarşi var. Ama herkes alışıyor zamanla, kafana takma bunları. Memuriyet en kolay şey.”
İstediğim, kendisinin de verebileceği bir şey olmadığını anlayan Rasim Bey rahatlamıştı. İlginçlik peşindeymiş gibi ayağa kalktı. Cam dolabın içinde duran bir kuş heykelini aldı eline.
“Bunu görüyor musun? Yıllardır dolabımda durur. Geçenlerde küçük oğlum gelmişti. Benim bu kuşa benzediğimi söyleyince çok şaşırdım.”
“Şey, aslında…, peki hangi kuş bu?”
“Tanıyamadın mı? Kukumav kuşuymuş. Ben de sonradan öğrendim. Yurt dışına yaptığım bir seyahat sırasında almıştım. Kuşları severim de. Şirin bulmuştum onu.”
“Kukumav kuşu mu?”
“Küçük bir baykuş türü. Hani gün boyu ağaçların, kayalıkların tepesinde yalnız ve düşünceli oturup durur. Aramızda kalsın ama çalışanlar bana bu adı takmış. Uzun yıllardır aynı görevde kaldığım, pek sosyal olmadığım için. Yükselince yalnızlaşırsın halbuki. Ayrıca beni bu görevde tutan büyüklerimin bir bildiği var demek ki. Onları ve ülkemi sevdiğimi biliyorlar.”
Rasim Bey tuhaf konuşmasını sürdürerek elindeki kuş heykeliyle yerine oturduğu sırada midemdeki kasılma boğazıma doğru yayıldı. İstem dışı oturduğum koltuktan sehpaya doğru eğildim ve öğürdüm. Neyse ki pek bir şey çıkmamıştı dışarı. Zaten elimi tutmuştum ağzıma.
Fakat, neye uğradığını şaşıran Rasim Bey yüzüme bakıyordu şaşkın şaşkın. Bir şey diyecek gibi oldu ama vazgeçti. Sonra bir hızla kapıları açıp sekreterleri çağırdı. Çok utanmıştım. Özür dileyip apar topar kalktım. Adam benim için değil eşyaları için telaşlanmıştı sanki.
Dışarıya kendimi zor attım. “Rezil olduk,” diye hayıflandım defalarca.
Başım önde, ağır adımlarla yürüyordum kaldırımda. Neden her şey böyle tuhaf gidiyordu? Ne yapıyordum ben? Bir anlamı yoksa neden geliyordum bu görüşmelere?
Aynı öfke, aynı kırgınlık depreşmişti yine. Böyle anlarda Esra’yı da hatırlıyordum nedense. Gittikten bir süre sonra elektronik posta göndermişti. Bitmesini istiyordu. Hiçbir şeye yeterince inanmamakla suçlamıştı. Bir sene bekleyemez miydi? Babamdan sonra toparlayamamıştım işte. Bursunu riske atmak istemediğini söylemişti. Beni kurtarabilirdi oysa.
Başım önümde yürümeye devam ettiğim sırada sağ omuzumda şiddetli bir ağrı hissettim. “Önüne baksana be! Sokakta nasıl yürüneceğini öğren!” diyen öfkeli bir adamla göz göze geldim. Yüzüne öylesine bakıyordum ama hiçbir şekil oluşmuyordu kafamda. Kimdi, neye benziyordu anlayamamıştım. Susmuştum sadece. Bir cevap bekleyen ve yeni salvolarına hazırlanan adam tepki gelmeyince söylenerek uzaklaştı.
Yürümeye devam ediyordum. Annem neden aramadı diye düşündüm bir an. Şaşkınlıkla telefonumun yanımda olmadığını fark ettim. Nerede unuttuğumu kavrayınca da yakıcı bir sıkıntı duydum. Oraya yeniden gitmek istemiyordum. Anneme mi aldırsam diye düşündüm. Sonra tuhaf bir ciddiyet geldi nedense. Kararlı şekilde geriye dönüp yürümeye başladım.
Genel müdür resimlerinin asılı olduğu o uzun koridorda sıkıntıyla ilerledim bir kez daha. Bugün görüştüğüm Rasim Beyin resminin önünde durdum yine. Ne tuhaf bir gündü. Kendimi böyle saçmalıklara maruz bıraktığım için kızgınlık duydum.
Beni fark eden sekreter, “Aaa, Özgür Bey, hoş geldiniz, buyurun buyurun, anneniz burada,” dedi, gülerek.
“Annem mi?”
“Evet. Telefonunuz uzun uzun çalınca açmak zorunda kaldık. Olanları anlatınca anneniz sizi çok merak etti. Taksiye atlayıp gelmiş. Sizi nerede bulacağını bilemedi ve Rasim Bey’e uğramak istedi. Buyurun içeri geçin siz de.”
“Yok, yok, ben bekleyeyim burada. Annem çıkar şimdi.”
“Siz bilirsiniz.”
Sandalyeye oturduğum sırada diğer sekreter elindeki tepsiyle genel müdürün odasından çıkıyordu. Kapı fazlaca açılmış, Rasim Beyle göz göze gelmiştik.
“Özgür Bey, gelin gelin, anneniz burada.”
Bir külçe gibi içeriye doğru sürüklemiştim vücudumu. Annem de Rasim Bey de ayağa kalkmıştı bu sırada.
“Özgür, oğlum iyi misin?” dedi annem kaygılı bir sesle. İyice yaklaşıp elini alnıma götürdü, saçımı okşadı.
“İyiyim anne merak etme,” deyip koltuğa gömüldüm.
Bir an için sessizlik olmuştu. Annem tekrar tekrar özür diledi Rasim Bey’den.
“Aman Ayten Hanım, yapmayın lütfen, insanlık hali, midesi bozulmuş çocuğun.”
“Sağ olun Rasim Bey, anlayışınız için.”
“Estağfurullah. Ben elimden ne gelirse yapmaya hazırım.”
“Teşekkür ederiz.”
“Yalnız, düşünüyorum da, bir hedefi olmalı insanın. Bu kuruma girdiğim gün, daha toy bir delikanlı iken bu koltuğa oturmayı hayal etmiştim.”
Bunu anneme doğru söylüyordu. Ama kime söylendiği belliydi. Odadaki iki yetişkin gizli bir ittifak içindeydi sanki.
“Anne gidelim mi?”
“Tamam oğlum acele etme.”
“Anne lütfen!”
Aynı kaldırımda, bu defa taksi durağına doğru yürüyorduk. İnce bir yağmur başlamıştı. Islanmış sarı yapraklar kaldırımlara yapışıp kalmıştı.
Yağmura aldırmıyorduk ikimiz de. Bir adım geride kalmıştım. Her biri ayrı bir dert simgesi gibi duran ak saçları içimi acıtmıştı. Elimi uzatabilirdim, bir şey söyleyebilirdim. Ama yapamadım. İçimdeki ağırlık müsaade etmedi. Annemse duraksamıştı. Geriye doğru döndü yavaşça. Ciddileşmişti. Dudakları titremeye başladı.
“Neden yapıyorsun bunu? Ne için? Söyle bana, söyle!” dedi çaresizce.
Ne diyeceğimi bilemedim. Kendimi berbat hissediyordum. Öylesine bakıyordum yüzüne. Kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Annemin gözlerine hücum eden yaşlar, yağmur damlalarına karışıyordu. İçinde olduğum durumun yanlış olduğunu biliyordum, ama bunu değiştirecek gücüm yoktu. Bilinçsizce bir şeyler beklemeye devam ediyordum kendimden. Artık daha iyi görüyordum bunu.
Taksi yanaşınca kapıyı açtım ve annemin binmesine yardım ettim. Duraklamıştım bir an.
“Gelmiyor musun?” dedi, yüzünde bir umutsuzluk gölgesi ile. Tek kelime etmeden başımı salladım ve arka koltuğa oturdum. Camdan dışarıya bakarken, yağmurun şehrin üzerindeki gri dokunuşlarını izliyordum. Yolumun nereye gittiğini bilmiyordum hala.

















