Eğer ölen bizlere verdiğiniz sözü tutmazsanız,
Flanders tarlalarında gelincikler yetişse bile uyuyamayacağız.
John McCrae

Soğuk ve puslu bir gecenin kucağında sallanan koltuklarında bir ileri bir geri yaylanırken ikisinin de gözleri boşluğu tarıyordu. Her solukta ağızlarından çıkan buhar sise karışıyordu. Aralarında kuyruğu kısa ve sivri olan, uyuz bir köpek uyukluyordu. Burası bir zamanlar köyün girişindeki benzin istasyonuydu. Savaştan önce nadir de olsa kamyonlar, yolunu kaybetmiş araçlar buraya uğrar benzin ikmali yaparlardı. Yaşlı çift, insanlar köylerini terk edip gittikten sonra evlerini boşaltıp buraya yerleşmişlerdi.
Bir zamanlar kalabalık ailelerin yaşadığı, baharın gelişinin kutlandığı, tavukların, horozların sekerek dolaştıkları bir köydü burası. Hayat burada sakin bir dere gibi akar, insanlar kendi hallerinde yaşayıp giderlerdi. Zaman kavramını sadece mevsim olarak ayırt ederlerdi. Ekin zamanı, orak zamanı, oğlak zamanı. Yeryüzünün üzerinde olup bitenlerden o kadar uzaktaydılar ki, unutulup gitmişlerdi bu kara parçasının üzerinde. O yüzden köylerine arka arkaya insanların gelmesi ve sonrasında da çocuklarının askere çağrılması garip gelmişti onlara. En çok da birilerinin onların varlığından haberdar olmasına şaşırmışlardı.
Yaşlı adam karısına baktı. Morarmış, kahverengi lekeli, romatizmadan yamru yumru olmuş ellerini ovuştururken görünce kalktı, barakaya girdi. Çaydanlığa su koyup sobanın üzerine oturttu. Tahta bir masa, iki sandalye ve bir sedirden ibaretti içerisi. Duvarın önüne yaslanmış bir sandık. Üzerinde birkaç yatak, yorgan. Mutfak tezgâhı olarak kullanılan bir set. Çoğu zaman akmayan bir musluk. Dışarıda tulumbaları vardı bereket. Duvarda oğlu ve gelininin fotoğrafı bir de.
Savaşlar niye çıkar ki, diye düşündü yaşlı adam. Kimse bilmiyordu, ne içindi? Önce hevesle savaşa çağrıldığı için köy meydanında gururla gezen gençleri gözünün önüne getirdi. Toprağı için kanını akıtmaktan, canını vermekten kaçınmazdı bu toprağın çocukları. Oğlunun neşeli muzaffer yüzünün arkasına sakladığı hüznü görmemesi ise imkânsızdı. Heyecan duysa da bilinmezliğin içine düşeceğinden korkuyordu. Yaşlı adam gençleri değil de kendisi gibi bir nefesten başka hayatla alışverişi olmayanları savaşa almaları gerektiğini düşünüyordu. Yeşil bir kamyonun kasasına doluşmuş gençleri, ellerinde salladıkları bayrakları gözünün önüne getirdi. Sarı saçlı, mavi gözlü bir yığın kurşun askerdi sanki hepsi…
“Selo, neredesin?” diye seslendi karısı
“Çorba yapıyorum. Sıcak sıcak içeriz.”
Sobanın başında ayakta durmuş, usul usul çeviriyordu tahta kaşığı. Arada kapağını açıp harlı ateşi karıştırıyordu, bazen bir kıvılcım sıçrıyordu dışarı. Yeşil kamyonun peşinden koşan genç kızları, yeni gelinleri düşündü. Kimi kucağında yeni doğmuş bebeğiyle geride kalmıştı. Gidenlerin hepsinin döneceğinden emin bir şekilde, bekleyeceğim seni, mektup yaz, diye bağırıyorlardı. Kamyonet yavaş yavaş küçülmeye başlayınca eşarplarını, yemenilerini, mendillerini sallamaya başlamışlardı.
Raftan iki kâse aldı. Hareketleri iyice yavaşlamıştı artık. Ayakta kalmaya çalışmasının tek nedeni karısının hayatta kalma inadıydı. Onun için tutunmaya çalışıyordu yaşamaya. Çorbayı iyice bir karıştırıp altüst etti. Oğlu çok severdi bu çorbayı. Dumanı tüttü, kokusu yayıldı barakanın içine. Acıkıyordu insan, acı çekerken de, içi kan ağlarken de acıkıyordu. Mide, insanın duygularından bağımsız ayrı bir varlıktı. Kalp de öyle değil miydi? Senin fikrini almadan çarpan, bir an gelip vazgeçen?
Çorbayı doldurdu taslara. Dökmemek için teker teker taşıdı dışarıya. Karısına uzattı. Kadın önce uzun uzun kokladı, içine çekti dumanı. Duman gözlerini yaşarttı. Belli etmemeye çalıştı kocasına, başını eğip yerlerde bir şeyler arar gibi yaptı.
Yaşlı adam karısının çektiği kalp ağrısını görüyordu. Yeşil kamyonun arkasından bakan vakur, gözyaşlarını içlerine akıtan anneleri düşündü. Ne kadar sürerdi ki savaşlar, diye kendi kendilerine sorduklarını gördü. Kaç gün, kaç hafta, kaç ay, kaç yıl? Yaşlıydı annelerin çoğu. Görebilirler miydi çocuklarının dönüşünü? Hepsinin yüreğinde dile getirmeye korktukları bir soru vardı. Barış öyle kolayca filizlenen bir şey miydi ki? Toprağa ekilebilseydi eğer hepsi kan kırmızı karanfilleri sular gibi her gün bıkmadan usanmadan sulayıp yeşertirlerdi.
Birer yudum aldılar çorbalarından. Kadın, “eline sağlık,” dedi. Başını uzattı sağa sola, “bir çıtırtı duyuyor musun,” diye sordu adama.
“Duymadım,” dedi kocası.
Hep sorardı, “biri mi geliyor. Bir gölge gördüm sanki ileride.”
“ Köyü gidip bir dolaş, gelen olup da köyü boş görürse gerisin geriye dönmesinler.”
Hep aynı kelimeler, cümleler, endişeler. Oysa birilerinin bu ıssız topraklara gelmesinin üstünden sanki asırlar geçmişti. Askere giden çocuklarının nerede olduğuna dair bilgiler de gelmez olmuştu artık. Gelinler, sevgililer, nişanlılar beklemekten usanmışlardı. Açlık, kıtlık insanın elindeki son toprak parçasını bile alırdı elinden.
Yaşlı kadın bir kaşık çorba aldı ağzına. Dolaştırdı, dolaştırdı zor yutabildi. “Selo, sana dökeyim birazını,” dedi.
“İç, ”dedi adam. “İç, sıcak sıcak, iyi gelir.”
Yaşlı kadın hayatla iddialaşıyor, Azrail’le anlaşma yaptığını söylüyordu. Savaş bitene kadar ölmeye niyeti yoktu. Barış imzalanınca nasıl olsa oğlu dönecekti. Yaşlı adam savaşın bittiğini söyleyemiyordu karısına.
Kadın çorbanın kalanını köpeğin tasına döktü. Uyuz hayvan bir iki yalandı, tekrar gözlerini kapatıp uykuya daldı. “Git bir dolaş be hayvan,” dedi kadın. “Yolu bulamayanlar, kaybolanlar vardır bu sisin içinde. Kımılda biraz.”
“Şist, duydun mu, bir ses var sanki.”
“Ben duymuyorum ses mes.” dedi adam
Uyuz köpek de ayaklandı, kulaklarını dikti, çevreye bakındı.
Sis tabakasının içinde bir hareketlenme yaşandı. Gaz bulutu yoğunluğu azalınca sırt çantası, uzamış saçı, sakalı seçilmeye başlandı. Tozlu, eski miğferi. Bir hayalet… Sis oyunlar oynuyordu onlara. Bazen yoğunlaşıyor bazen dağılıyordu. Kadın dizlerini tuta tuta sandalyesinden kalktı, yürümeye başladı. Adam ve köpeği donup kalmış izliyordu olanları.
Yabancı kendisine doğru yürüyen biri olduğunu fark etti. Yaşayanlar var burada, diye düşündü. Bu insanlar da savaştan arta kalanlardandı belli ki.
Yaşlı kadın, bir şeyler sayıklıyordu. Hırpani kılıklı adam dillerini anlamıyordu. Ama herkesin birini beklediği zamanlardı onu biliyordu. Çok bitkindi çok yorgundu. Savaş bitmiş ama insanları da bir lokmada yutup yok etmişti. Cehennemin topları atılıyordu yakınlarında ve sesler kulaklarında yankılanıyordu. Çakalların ulumaları hiç susmuyordu. Vatanı, toprağı neresiydi? Unutmuştu. Savaşı yaşayan bütün insanlar gibi yolunu kaybetmişti. Çantasında bir sürü mektup vardı. Kimi sevgilisine kimi annesine ulaştırsın diye vermişti. Ölü asker mektupları. Adreslerin çoğu silinmiş yağmurdan ya da kim hangi adresindeydi ki zaten?
Yaşlı adam olacakları kabullenmiş seyrediyordu iki yaralı insanı. Gözleri zar zor seçse de esmer, bir zamanlar kara yağız olduğu belli bir delikanlıydı gelen.
Hırpani asker de arada yan gözle yaşlı adamı tartıyor olsa da kadına doğru ilerlemeye devam ediyordu. Bir ev, bir yuva, yeni bir dünya değil miydi uğruna savaştıkları? Bir toprak parçası.
Karşısındaki evden sıcak dumanlar yükseliyordu. İçeride bir sobanın yandığını hayal etti. Yumuşak bir yastık düşledi. Bir yatak. Bir battaniye. Sıcak bir tas çorba. Davullar çalıyordu şimdi kulaklarında. Neşeli bir flüt üflüyordu kulağına. Dünyanın rengârenk çiçekli bahçesindeydi. Büyük sevinçler gök kubbede yankılanıyordu. Huzur süzülüyordu gökten üzerine.
Rahatça bir soluklandı. Ayağını sürttü yere, tozuttu. “İşte toprak,” dedi.

















