
Röportaj: Firdevs Aktaş Ünüvar
Sevgili Damla Kunç Koçman’ın yazmış olduğu Eksik Parça Çocuk tarafından yayınlanan “Sonsuzluktaki Geçit Gizemli Yolculuk” ile bir yolculuğa çıktım. Gelin hep birlikte bu maceraya eşlik edelim…
Her yıl düzenlenen “Haydutlar Arası En İyi Yalan Söyleme Yarışması”nda Haydutların Başı, tüm çabasına rağmen başarılı olamıyor. Üstelik bu kez bir kuşa yeniliyor! Hem de tek kelime etmeden… Bu tuhaf durumu çözmek için üç haydut çocuk görevlendiriliyor. Aradıkları sorunun cevabını bulmak için Kayıp Safa Tepesi’ne doğru yola çıkıyorlar. Yolları büyücülere düşüyor…
Ve işte asıl dönüşüm burada başlıyor. Her bir karakterin ayrı bir iç yolculuğu var. İçlerinde sakladıkları duyguları dışarı çıkardıkça hafifliyorlar. Gizledikleri güzellikler bir bir ortaya çıkıyor. Birlikte olunca “biz” olabilmenin gücünü fark ediyorlar. Birlik olunca açılmayacak kapı olmadığını anlıyorlar.
Öyle bir kitaptı ki… Bir karıncadan bile öğreneceğimiz kocaman dersler vardı içinde. “Bir karınca deyip geçme” derler ya, tam da öyle… Hayat bilinmez bir yolculuk. İnişli çıkışlı… Bazen mutlu, bazen hüzünlü… Yanımızdakilerle, sakladığımız duygularla, kendimize yük ettiklerimizle varız. Ama biraz daha içimizi açsak… Rol yapmak yerine kendimize dönsek… Belki de her şey gerçekten yoluna girecek
O kadar dolu dolu bir kitaptı ki altını çizmediğim sayfa kalmadı. Her macerada ayrı bir mesaj… Çocuklara sürükleyici bir fantastik dünya sunarken “ne oldu, ne olacak?” sorusunu diri tutuyor. Ama aynı zamanda bir iyiliğe dönüşme hikâyesi anlatıyor. Fantastik bir evrende, gerçeklerle yalanların yüzleşmesi gibi… Bir kitap bir okuyucuya ne verebilirse, hatta ne vermesi gerekiyorsa, daha fazlasını vermiş. Ve BrunZo… Çoğu insandan akıllı, yol gösteren o cihaz… Onu ayrı sevdim. Belki bir BrunZo’ya ihtiyacımız vardır diye düşündüm. Ama sonra fark ettim ki… Hayır. Ne bir sihre ne de bir cihaza ihtiyacımız var. Asıl sihir içimizde. Kalbimizle söyleyemediklerimizde. Sakladığımız üzüntümüzde, kederimizde… Belki ihtiyacımız olan tek şey biraz destek. İçimizdeki iyiliği ortaya çıkarmak, birlik olmayı hatırlamak için…
Bu kitabın açtığı büyülü dünyanın izini sürmek için, yazar Damla Kunç Koçman ile kitabın ortaya çıkışını, karakterlerin dönüşümünü ve bu fantastik yolculuğun ardındaki düşünceleri konuştuğumuz bir röportaj gerçekleştirdik.
İlk olarak şunu sormak isterim: “Sonsuzluktaki Geçit: Gizemli Yolculuk” fikri nasıl ortaya çıktı? Bu hikâyenin yazılma süreci nasıl başladı?
Yazmak, hayatımda kırk yaşımdan sonra edindiğim ve severek çalıştığım bir alan. Daha önce Bilim Okulu serisinde fantastik& bilim kurgu ekseninde; insanı, teknolojiyi ve bilimi merkeze alan romanlar yazmıştım.
Eksik Parça Yayınevi Genel Yayın Yönetmeni Asiye Ademir’in önerisiyle fantastik bir eser yazmak benim için yeni bir kapı açtı. Kendisi hayal gücümün güçlü olduğunu söylediğinde içimde hem heyecan hem de merak uyanmıştı. Bu da beni fantastik bir dünya kurma fikrine daha çok yaklaştırdı. Baştan sona fantastik kurgu yazmaya başladığımda kendimi sınırları olmayan bir dünyada buldum. Bu tür, bana sadece hikâye kurarken değil, insana ve hayata bakarken de başka bir perspektif kazandırdı. Kutunun dışına çıkmak, hem yazar olarak hem de insan olarak bana yeni bir özgürlük alanı açtı.

Romanda fantastik bir dünya kurmuşsunuz. Bu dünyayı özellikle fantastik olarak kurgulamanızın özel bir nedeni var mıydı? Çocuklara sürükleyici bir macera sunarken, alt metinde verdiğiniz mesajlarla onların içsel dünyalarına da dokunmayı amaçladınız mı? Fantastik anlatımın bu mesajları daha yumuşak ama etkili bir şekilde iletmenize katkı sağladığını düşünüyor musunuz?
Amacım çocuklara sadece sürükleyici bir macera sunmak hiçbir zaman olmadı. Yaşamı tanıdık yerlerden değil, biraz daha uzaktan; belki farklı bir gezegenden, belki bir tepenin ucundan anlatmak istedim. İnsan bazen uzaklaşınca yakından görebiliyor; hem dünyayı, hem kendini. Bu fikri uzmanlık alanlarımdan gelen birikim ile destekledim.
Fantastik kurgu, anlatmak istediklerimi daha özgür ve yaratıcı bir alanda ifade etme imkânı verdi. Çocukların iç dünyalarına temas etmeyi önemsiyorum. Bazen doğrudan söylenen şeyler aynı etkiyi yaratmıyor, kırıcı da olabiliyor; ama bir hikâyenin, büyülü bir dünyanın ve kahramanın yaşadıkları üzerinden verilen duygular çok daha derin bir yere çocuğun kahramana empati kurması ile ulaşabiliyor.
Kitaptaki karakter isimleri oldukça özgün ve dikkat çekici: Kılvizyon, Fraktalya, Okudunmuha, üç haydut Gölgeç, Dramini ve Lokmaç… Bu isimler nasıl ortaya çıktı? Karakterleri yaratırken isimler de hikâyenin ruhuna göre mi şekillendi?
Karakterlere isim verirken benim için en önemli şey, onların neyi temsil ettiğiydi. Çünkü her biri, aslında içimizde yaşayan bir parçayı anlatıyor. Bu yüzden isimlerin de hikâyenin ruhuna uygun, özgün ve çağrışım gücü yüksek olmasını istedim. Mesela BurunZo, dürüstlüğü en ince yerden bile hisseden bir cihaz. Kılvizyon da ‘kıl’ ve ‘vizyon’ gibi parçaların birleşiminden doğdu. İsimleri oluştururken anlamla oyun oynamayı çok seviyorum. Yaratıcı düşünme de biraz böyle bir şey; farklı kutuları karıştırıp yeni bir yapı kurmak.
Kitapta hem büyücüler hem de üç haydut çocuk çıktıkları yolculukta, birbirlerinden hatta kendilerinden sakladıkları duygularla yüzleşiyor. Yalanın iyi bir şey olmadığını; sevginin, iyiliğin ve “biz” olabilmenin önemini güçlü bir şekilde vurguluyorsunuz. Bu hikâyeyi yazarken amacınız okurlara kendileriyle yüzleşme cesareti vermek miydi?
Evet, böyle bir niyetim vardı. Çoğu zaman başkalarını görmek, anlamak, yorumlamak daha kolay; fakat insanın kendi içine dönmesi o kadar kolay olmuyor. Çocuk, küçük yaşta kendini tanımayı öğrenirse, büyüdüğünde karşılaştığı zorluklara da kendini suçlamadan, daha anlayışlı bir yerden bakabilir diye düşünüyorum.
Bu hikâyede yalan, sevgi, iyilik ya da birlikte olabilmek temalarını doğrudan öğreten bir dille vermek istemedim. Benim için daha kıymetli olan, bunları karakterlerin yaşadıklarıyla görünür kılmaktı. Okurun da hikâyeyi takip ederken yalnızca olanları izlememesi, zaman zaman kendi içine dönüp düşünmesi benim için çok önemliydi. Okurken bu deneyimi yaşamasına alan açmak istedim.
Kitapta bir karıncanın, ilk kez birinin onu gerçekten dinlediğini ve anladığını söylemesi beni çok etkiledi. Hepimiz zaman zaman anlaşılmak için çabalıyor, hatta bu uğurda kendimizden ödün verebiliyoruz. Sizce insan, anlaşılma isteği ile kendisi olarak kalma arasındaki dengeyi nasıl kurabilir? Bu süreçte kendini kaybetme riski yaşayanlara ne söylemek istersiniz?
Topiş, hikâyede başta sadece haberci çocuk olarak görülen, çok da fark edilmeyen bir karakter. Büyücülere yardım etmesinin altında da aslında görülme ve takdir edilme ihtiyacı vardı. Ama çıktığı yolculukta kendi potansiyelini fark ettikçe bu ihtiyaç azalmaya başladı. Topiş “hiçbir şey olmak zorunda olmadığını “anlayınca dışarıdan gelen onaya daha az tutundu, kendini kabul ederek kendine güvendi.
Bence anlaşılmak istemek çok doğal; çünkü hepimiz görülmek ve duyulmak isteriz. Ancak sırf anlaşılmak uğruna kendimizden ödün vermeye başladığımızda, bir süre sonra kendi özümüze yabancılaşabiliriz. Bu nedenle denge, önce insanın kendi iç sesini duyabilmesinden geçer. Stephen Covey’in Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabında söylediği gibi: “Anlaşılmak için önce anlamak gerekir.” Dinleme Sanatı eğitimlerimde bu sözü sıkça kullanırım. Çünkü herkesin bizi tam anlamıyla anlaması her zaman mümkün olmayabilir; dinleme, dört seviyede gerçekleşen bir beceridir. Gerçekten iyi dinleyebilmek için ise önce zihnimizi yönetmeyi öğrenmemiz gerekir. Zihin, karşımızdaki konuşurken cümleleri tamamlar, yargılar, etiketler; bu da dinlemenin ilk seviyesidir. Pek çok insan bu seviyede kaldığı için karşısındakini gerçekten duyamaz. Oysa anlaşılma ihtiyacı için asıl önemli olan, insanın kendini inkâr etmeden var olabilmesidir.
Kitabı okurken sık sık şunu hissettim: Sanki yalnızca bir çocuk kitabı değil, derinliği olan bir yetişkin kitabı okuyormuşum gibi… Altı çizilesi pek çok cümle vardı. Sizce çocuklar duygularını sakladıklarında ne gibi zorluklarla karşılaşırlar?
Bu duyguyu hissetmenize çok sevindim. Yetişkin eğitimi ve koçluk çalışmalarımda, birçok tıkanıklığın insanın iç çocuğunu unuttuğu yerlerde verdiği kararlardan doğduğunu gözlemledim. Çocukluğumuzu kimi zaman dramatize ediyor, kimi zaman idealize ediyoruz. Bu yüzden Carl Gustav Jung’un iç çocuk arketipi üzerine çok düşündüm. Bu kitabı da aslında kendi iç çocuğuma temas ederek yazdım. Yazarken hep hatırlamak istediğim o çocuğa ulaşmaya çalıştım. Sanırım yetişkin okurun da kitapta hissettiği derinlik biraz buradan geliyor. Bence çocukluk sadece bir dönem değil, insanın özüne açılan canlı bir geçit.
Duygularını saklama alışkanlığı edinen çocuklar ise, farkında olmadan kendi iç pusulasını kaybetmeye başlıyor. Duygular yalnızca “hissettiğimiz şeyler” değil, bize bir şeylerin doğru ya da yanlış gittiğini söyleyen mesajcılar. Çocuk bu mesajcıları susturduğunda, neye üzüldüğünü, neden korktuğunu, hatta neyi gerçekten istediğini ayırt edemez hale geliyor.
Bu bastırma iki yöne evrilebiliyor: Ya çocuk içe çekilip sessizce kayboluyor tıpkı kitabımdaki Gölgeç gibi. Ya da biriken duygular kontrolsüz biçimde dışarı sızıyor, Dramini’nin o patlamaya hazır gerginliği gibi. İkisi de aynı yerden besleniyor: “Hissettiklerimi gösterirsem sevilmem” inancından.
Oysa çocuğun gelişiminde kritik olan duyguyu yaşaması değil, yaşadığını güvenle ifade edebilmesi. Bunu yapamayan çocuk ilerleyen yaşlarda ya pasif-agresif ilişki kalıpları geliştiriyor ya da kendi ihtiyaçlarını tanıyamadığı için başkalarının beklentilerine göre şekillenen bir benlik inşa ediyor. İçsel ışığını kaybetmeyen bir çocuğun özgünlüğü, duygularını ne kadar özgürce taşıyabildiğiyle doğrudan bağlantılı.
Günümüzde hem çocuklar hem de yetişkinler arasında bir “yarış hâli”, gösteriş merakı ve olduğundan farklı görünme çabası dikkat çekiyor. Kitaptaki “yalan söyleme yarışması” üzerinden aslında modern dünyanın bu hâline bir gönderme yapmak istediniz mi?
Çocuklarla atölyelerde bir araya geldiğimde, çoğunun bedensel ve zihinsel olarak çok yorgun olduğunu görüyorum. Hafta sonu geldiğinde dinlenmek, uyumak istediklerini söylüyorlar. Bu durum bana, çocukların da çok erken yaşta bir yarışın içine girdiğini düşündürüyor. Kendi kızlarımızı büyütürken biz de zaman zaman bu yarışın parçası olduk; kurslar, belgeler, başarılar önemli sanılıyordu. Ancak zamanla şunu fark ettim: Biriken sertifikalardan çok, çocuğun kendini tanıması, neyi sevdiğini bilmesi ve içten bir bağ kurabilmesi daha değerli.
Bu sorgulamanın içinde “Haydutbaşı” karakteri doğdu. “Sertifikalı uzman yalancı” fikri, biraz da modern dünyanın görünüşe, unvana ve olduğundan farklı görünmeye verdiği aşırı önemden ilham aldı. Bu yüzden kitaptaki “yalan söyleme yarışması”, yalnızca çocuklara ait bir durum değil; aslında hem çocukların hem yetişkinlerin maruz kaldığı, sürekli kendini kanıtlama baskısına da bir gönderme taşıyor.
Haydut çocukların içsel dönüşümünü yazarken en çok hangi duyguya odaklandınız?
En çok görülme ve kabul edilme ihtiyacına odaklandım. Çünkü haydutluk hâlinin altında çoğu zaman anlaşılmayan, kendini korumaya çalışan bir çocuk var. Ben o sert kabuğun altındaki kırılganlığı ve dönüşüm potansiyelini göstermek istedim.
Yazarken karakterler arasında sizin için özel bir yere sahip olan bir karakter oldu mu? Okurların en çok hangi karakterle bağ kuracağını düşünüyorsunuz?
Okur çoğu zaman kendine yakın gelen karakterle empati kurar. Ama bu kitaptaki karakterlerin hepsi insanın farklı yanlarını taşıyor; bu yüzden her birinde kendimize ait bir iz bulmak mümkün. Benim için birini özel olarak seçmek gerçekten zor. Yine de Kozmik Kütüphane’de çocuklara yol gösteren Damla karakterinin bende ayrı bir yeri var. Bu düşünce, Alfred Hitchcock’un filmlerinde kendini kısa bir sahnede göstermesinden ilhamla oluştu. Sanırım bu hikâyeyi yazarken karakterlerle kurduğum bağ, benim kendimle kurduğum ilişkiyi de dönüştürdü.
Son olarak merak ettiğim bir şey daha var: Bu hikâyenin devamı gelecek mi? Evet ise yeni hikâyelerde bizi neler bekliyor?
İkinci kitap bitmek üzere. Üçüncü kitapta ise Haydutların gezegenine gideceğiz. Tek söyleyeceğim şu: Bu seride gerçek kötü adam yok. Sadece çok iyi saklanmış korkular var.



















