
Rıdvan Hatun’un ikinci öykü kitabı Cehennemde İlahi yılın ilk günlerinde yayımlandı. İlk kitabıyla seçkin ödüllerin kısa listelerinde yer alan R.Hatun, bu kitabıyla anlatı evrenini daha da genişletiyor. Cehennemde İlahi yalnızca öykülerle değil, yazının üretimine, öznenin kurulumuna ve anlatının sınırlarına dair açtığı alanla da konuşulmayı hak eden bir kitap.
Kitap okuru bir epilogla karşılıyor: “Beni düşününce ne görüyorsun / ben’i düşününce ne görüyorsun.” Bu soru kitabın tamamına yayılacak bir gerilimi de baştan kuruyor. Ardından gelen kısa çerçeve metin şaşırtıcı ve iddialı. Edebi gelenekte çerçeve metinler anlatıyı sınırlar, yönlendirir, okura hangi perspektiften bakacağını gösterir. Oysa R. Hatun anlatıyı yazarın zihnindeki yaratım ânına denk düşecek kadar geriden başlatıyor. Giriş metnini daraltıcı bir yapı olmaktan çıkarıp okurun önüne metnin imkânlarını artıran, genişleyen bir pencere kuruyor.
Perspektifi kurduğu bu giriş metninde iki ayrı bilincin dev bir mürekkepbalığının üzerlerine püskürttüğü mürekkeple, yazıldıkça var olmaya başladığını okuruz. Bu iki ses bir eşiktedir, yolculuğa hazırlanmaktadır. Henüz biçim kazanmamış bu bilinçler yazı aracılığıyla dünyaya fırlatılmayı bekler. Ayrılacaklar, birbirlerinin izini sürecekler, döngüsel biçimde aynı yerde maceralarını tamamlayacaklardır. Yazarın zihni burada bir tür rahimdir. Metin tam da bu noktada okura döner, okurun varlığını fark eder. Böylece anlatı postmodern bir nitelik kazanır ve okur bu mahrem doğum ânının tanığına hatta dikizcisine dönüşür.
Yazarın edebiyat evrenindeki karakterlerin Foucault’nun tarif ettiği anlamıyla özne olduklarını fark ederiz. Onlar içsel ve sabit bir özden değil, söylemler, tekrarlar, bakışlar ve ilişkiler içinden doğan öznelerdir. R. Hatun’un çerçevesi özneyi sınırlamaz, onu sürekli eylemde biçimlendirir. Epilogla birleştiğinde, dünyaya atılmak üzere bir eşikte bekleyen bu bilinçlerle birlikte okur da varoluşçu bir yolculuğa hazırlanmalıdır.
R. Hatun kitap boyunca üzerinde titizlikle çalışıldığı belli olan minimalist bir dil kullanıyor. Cümleler süsten, fazlalıktan arındırılmış. Bu ekonomik dil anlatıyı derinleştiriyor. Söylenmeyenler, boşluklar ve suskunluklar metnin asli unsurları hâline geliyor. Bu sayede yazar çetrefilli meselelere didaktik olmadan, propaganda diline hiç başvurmadan —ya da slogan atmadan demeliyim belki— yaklaşabiliyor. Okuru farklı coğrafyalarda her biri birbirinden farklı biçimde kişisel ve toplumsal yerini arayan karakterleriyle dolaştırıp anlamı birlikte inşaya çağırıyor. Öykülerin dili halk söylencelerini andıran metaforik bir yolculuğu anlatırken de, daha somut ve sert meselelere değinirken de tutarlılığını koruyor ve aynı kusursuzlukla işliyor. R. Hatun kurduğu bu dil sayesinde zaman, mekân ve farklı gerçeklik düzeyleri arasında kolaylıkla geçiş yapıyor.
Öyküler Diyarbakır’dan Almanya’ya uzanıyor; özgeçmişinden anladığımız kadarıyla yazarın kendi hayatının da geçtiği coğrafyalarda kurulmuş. Yer yer büyülü bir atmosfer hâkim yer yer de devlet büyüklerinin sözleriyle sertleşen, baskıcı bir gerçeklik beliriyor. Öyküleri birbirine bağlayan güçlü bir damar var, otorite altında yaşayan, sıkışmış, sürekli arayış hâlindeki karakterler. Baba ve anne figürleri, kaybolan evler, bulunamayan kökler bu arayışın merkezinde duruyor. Varoluş ulaşılan bir hedeften çok sürekli ertelenen bir temas olarak hissediliyor.
Kitaptaki etkileyici öykülerden Sirk, Almanya’da geçiyor. Çokuluslu bir apartmanda, özgürlüklerin güvece altına alınmış olduğunu düşünebileceğimiz bu batı toplumunda da aidiyet problemi yaşayan karakteri görürüz. Yaşlı üst komşusuyla teması hem tanıdık hem tekinsizdir. Borgesvari bir sonla kapanan öyküde —kitaptaki diğer öykülerde olduğu gibi— bir tamamlanmamışlık vardır ancak yaşanan temas, karakter kadar biz okuru da dönüştürür. O temasın zihnimizde açtığı sorularla yazarın bilincinde çıktığımız yolculuğa devam ederiz.
Kitabın en çarpıcı öykülerinden biri olan İz’de İshak karakteri kapı kapı dolaşarak babasını arar. İş yeri, hapishane, okul, bahçe, Diyarbakır, Almanya… Her mekân bir ihtimali açar ama hiçbirinde baba tam anlamıyla bulunmaz. Zaman ileri geri sıçrar, çocukluk anıları, rüyalar, şimdiki zaman iç içe geçer. Anlatı zihnimizde dini hikâyeler, toplumsal ve siyasi geçmişle harmanlanır. İshak’ın zihni eksik bir parçayı tamamlamaya çalışır. Onun hikâyesi yalnız bireysel değil, toplumsal bir baba arayışıdır. İshak’la yarayı paylaşırız, coğrafyamızda yaralar kendi kendine sarılır. Öyküde tamamlanamasak da rüyadaki o buruk gülüşü, kekre teması cebimize koyar, öyküden öyle ayrılırız.
Obruk’ta ise Suriçi’nde kaybolan bir çocuğun öyküsüne bakarız. Çocuğun içine düşüp kaybolduğu toplumsal çukur gitmeleri yasaklanan ‘vaktiyle eşkıyaların çıktığı patika’ da bize bakar öyküden. Çocuğun cebindeki böğürtlenler ezilir. Bu kadar kısa, bu kadar derin kaç öykü okuduk bu konuda bilmiyorum. Uzun süre düşüneceğimiz bir soruyla daha ayrılırız öyküden.
Cehennemde İlahi adlı son öyküde ise çerçeve metindeki iki bilinçle yeniden karşılaşırız. Bu kez böceğe dönüşmüşlerdir. Böcek metaforu ister istemez Kafka’nın Dönüşüm’ündeki Gregor Samsa’yı çağırır. Metinde geçen devlet söylemleri, dışlayıcı ve baskıcı dil böcekleri giderek daha rijit bir varoluşa itmiştir. Nurdan Gürbilek Benden Önce Bir Başkası adlı kitabında Kafka’nın böcek metaforunun Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ına, oradan da Gogol’ün Palto’suna uzanan bir edebi mirasın sonucu yazıldığını hatırlatır. Varoluşçu bakış teoriye adını vermeden önce de edebiyatta dolaşmaktadır. R. Hatun öykülerinde çok etkili bir şey yapmış, kendinden önceki büyük metinlerle bir edebi sürekliliğin içinden geçerek kendi sesini kurmuş. Beckett, Kafka, Borges, Yaşar Kemal gibi ustaların izleri öykülerde anlamın kurulmasını, yazarın kendi sesini bulmasını mümkün kılan zemini yaratmış.
Öykülerdeki karakterler dünyaya fırlatılmış, toplumdışı kalmış, otorite karşısında sıkışmış ve tamamlanmamıştır. Buna rağmen okur olarak kitabı bir edebi doyumla kapatırız. Bu hissin kaynağı, çerçeve metinde okura verilen yazarın yazma çemberinin kapanmasıdır.
Cehennemde İlahi, Rıdvan Hatun’un edebi yolculuğunda önemli bir eşik. Bu kitapla birlikte yazarın kendi sesini, meselesini, kendi ufkunu daha berrak bir biçimde kurduğunu düşünüyorum. Metin ve öyküler bizi yalnızca karakterlerin arayışına değil, yazarın kendini inşa etme sürecine de tanık etmiş.
Son öyküye atıfla söylemek gerekirse cehennemde ilahi söyleyen rijit böceklere dönüşmemek için bu genişleyen bakışa, daraltmayan pencerelerden bakmaya devam etmek gerekir. R. Hatun’un kitabı tam da bunu öneriyor, sıkıştığımız yerden genişlemeyi, sabitlenmek yerine arayışı sürdürmeyi.

















