
Rıdvan Hatun’un yeni öykü kitabı Cehennemde İlahi’nin yaptığı ilk şey WhatsApp gruplarındaki arkadaşları birbirine düşürmek oldu. Nazire bir yana, birbirine düşürmese bile sosyal medya platformlarına da uzanan epey hararetli bir süreç yaşattı. Böylelikle bir süredir konuşmadığımız kadar çok öykü konuşmuş olduk. Ki bu öykü yazarları ve okurları için hoş bir faaliyettir.
Kitabın adındaki sözcüklerin kutuplu gerilimi ve kapağın gerilimi iyi yansıtan görsel formu, yoğun öyküler okuyacağım hissini bende zaten uyandırmıştı. WhatsApp gruplarından gelen paragrafların fotoğraflarını gördükçe, eleştirileri okudukça ve hatta “Bunu ben yazsaydım kimse basmazdı,” nidalarını duydukça kitabı okumayı ertelemem gerektiğini düşündüm. Çok merak etmeme rağmen haksızlık etmek kaygısıyla bir süre ortalığın yatışmasını ve kitap hakkındaki yorumların okuma deneyimimi etkileyecek ön yargılar oluşturmaması için bekledim.
Nihayet zihnimin yeterince açık olduğuna inandığımda Cehennemde İlahi’yi okumaya başladım. Sürem adlı ilk öykünün bitmesine bir sayfa kala okuduğumu anlamadığımı fark ettim ve başa döndüm. Okurken dikkatim dağılmış olmalı ve bu yüzden bir şeyleri kaçırmış olmalıyım, diye düşündüm. Elime iki ayrı renkte iki kalem aldım. Sürem’i bir kez daha kilit olabileceğini düşündüğüm olayları ayrı, zaman geçişlerini ayrı kalemle çizerek okudum. Sonraki öykülerde de aynısı oldu, bütün öyküleri iki kez, altlarını çizerek okudum ve nihayet kitabı bitirdiğimde karar verdim; Cehennemde İlahi çetin bir kitaptır. Ve iyi edebiyattır. Çünkü okurken hissettirdiği o şey hakkında “bir şey kaçırmak-kaçırmamaya çalışmak” hakkında bir metindir. Göze sığmayanları metne sığdırma iddiasıdır. Bunu öykü karakterinin ağzından da duyuyoruz; “Bütün köy, bahçeleri, bostanları, meyve ağaçlarıyla yeşil vadinin içinde bir avuç çatı, her şeyin gözlerine sığmasına şaştı.”
Rıdvan Hatun’un öyküleri, dünyada olup bitenlerin karmaşık olduğunu ve göze sığmayan ayrıntılar ortalığı kapladığında anlatıya dilsel düzeyde sınır konulmadan yazılması gerektiğini gösteriyor. Bu yazma biçimini, lineer zaman algısı sarsarak ve yerine döngüsel bir eş zamanlılık yerleştirilerek gerçekleştiriyor.
Öykülerde ipin ucu kaçmış gibi, tutarsızlık gibi, kabından taşmış gibi görünen durumlar kanımca yazarın biçimsel tercihinde ifadesini buluyor.
Bu kanı beni İtalo Calvino’nun Amerika Dersleri’ne götürüyor. Cehennemde İlahi’nin kuramsal bir arka planını olduğunu düşünüyorum ve Calvino’nun Gelecek Binyıl İçin Altı Önerisi’nin bu arka plana ışık düşürebileceğini sanıyorum.
Bir metnin sınırlarını çizmek hem biçimsel yönüyle olayları takip etmeye ve hem de -içeriğin-anlatının ufkunu belirlemeye yarar. Anlatılacak çok şey vardır ama yazardan o çokluğun içinden bir parça seçmesi yani kosmosun küçük bir parçasını göstermesi beklenir. Bu beklenti yazarken yazarı, okurken okuru rahatlatır. Rıdvan Hatun öyküleri sınırlar çizilmediği ya da genişçe çizildiği için zor bir okuma deneyimi yaşatıyor. Öykülerin toplamını düşündüğümde yazarın riski göze alarak, kosmosun bütününü sergileme girişiminde bulunduğunu söyleyebilirim. Öykülerdeki olay akışının eş zamanlı gerçekleşmesi de bu girişimle ilgili çünkü Hatun’un kosmosunda olaylar ardı ardına gelmiyor. Kimi öykülerde tümleşik, kimilerinde eş zamanlı ya da üst üste düşmüş vaziyette. Örneğin Ortanca adlı öyküde karakterler bahçeye çıkıyorlar, konuşmadan iki adım atıyorlar ve iki adımda hava kararıyor.
Benzer şekilde Sirk adlı öyküde gece kulübünde çalışan karakterin komşularıyla sorunlu ilişkisini okuyoruz. Öykü rahat ve belirgin bir açılışla başlıyor. Öykünün odağının komşular arası ilişkiler olduğunu sanıyoruz ama öykü kişisi iş yeriyle ve etrafıyla ilgili fazla detay verdiği için anlam ipinin ucunun bir anda kaçtığı hissediliyor. Sirk adlı öyküden; “Labirenti andıran hücrelerde, boruların, ıslak, lekeli lateks yatakların arasında, tonozların yanında, kemerlerin altında, ateş tuğlalarının içinde, köşe bucak, oda oda dolaşacağım.” Bir kısmını alıntıladığım bu bölüm bir sayfadan uzun. Bu uzun sapma çoğu okurun zihninde fazlalık gibi durabilir, başta bana da fazlalık gibi gelmişti. İkinci okumada satır aralarından gelen bir titreşimi, silinen sınırların belirsiz ifadelerini ve dışarı atılması gereken kuvveti fark ettim. Calvino Amerika Derslerinde bu duruma Çokluk başlığı altında şöyle değiniyor. “…yazarın izlemekten kendini alamadığı bir ilişkiler ağının merkezi gibi görülür; yazar, bu izleme sürecinde ayrıntıları öylesine çoğaltır ki betimlemeleri ve konu dışına çıkmaları sonsuz hale gelir. Çıkış noktası ne olursa olsun yazarın söylemi hep daha engin ufukları içine alacak şekilde genişler.”
Bu ışık altında okuduğunda karakterin içinde bulunduğu ilişkiler ağının dönüştüğü karışık yumağın kosmosa doğru açılması ancak ayrıntılardaki çoğalmayla, köşesiyle bucağıyla verilebileceği belli oluyor. Yazarın bu biçimsel tercihinin sağlamasını öykünün üslubuyla yaptığı da söylenebilir. Aynı öykünün sonlarına doğru; “Gövdelerimizin birbirine uyum sağlayan titreşimiyle, yakınlığımızın sildiği sınırla paylaştığımız ânın yarattığı kuvvetli duyguya gövdesinde yer açabilmek için başka bir yoğunluğu, ona acı veren bir zıtlığı dışarıya atmak zorunda kaldı.”
Sirk sonsuz kosmosa bırakılmış bir sonla bitiyor; “Kirimiz, terimiz, tuzumuz karanlıkta birbirimizi bulamayacağız. Burada artık ne King Kong’a ne de bize ihtiyaç var.” Kesinlik belirtmeyen bu aralıksız final okurun da karakterin salınımına eşlik eden çokluğun içinde -kosmosun içinde- salınmasını sağlıyor.
İhtimallerin çokluğu içinden seçim yapmaktansa, metne sınır koymaktansa, kosmosu sergileme girişimine bir örnek daha verelim. Babasını bulup eve çağırması söylenen bir çocuğun anlatıldığı İz adlı öyküden; Babam nerede?
Barikatlarla çevrilmiş Valiliğin arkasındaki kahvede
Fırat’taki Barajda
E tipi cezaevinde
Okul çocuk kitapları satan standın arkasında
Uçuşan turuncu kar tanelerinin altında
Erik ağacının büyüdüğü bahçeli evde.
Eş zamanlılık da bu öyküde açık seçik görülüyor. Öyküyü okudukça çocuğun hayatının çeşitli evrelerinde babasını aradığı/bulduğu-bulamadığı bu yerler anlatı zamanında içine düşüyor. İshak babasının iş yeri servisine binip cezaevi dolmuşundan iniyor. Cezaevinin kapısından çıkıp kolejin kapısından içeri giriyor. Kolejde birkaç kitabı gelişigüzel üst üste dizerken markette son konserveyi rafa koyup kasaya geçmesi için yapılan anonsu duyuyor. Bir de bu öykü zaten başından eş zamanlılık iddiası gösterilerek açılıyor; Telefon çaldı, kapılar zamanlara açıldı. İlkdördündü, yavaşça şişti, dolunay, yavaşça söndü, sondördün, hilal, yeniay…” Hatun’un zamanı kullanma yönteminin Ortanca öyküsündeki karakterin ağzından çıkan şu sözleriyle uyumu da görülsün isterim; Zaman hızla geçer gibi yapıp bulduğu her kepazelikte donuyor.
Öyküyü kosmosla açmak ya da kosmosa bırakarak bitirmek ve ardışık bir zamansallık içinde anlatmamak her zaman başarılı sonuçlar vermez. Aslında çoğu zaman başarılı sonuçlar vermez! Peki buna rağmen nasıl oluyor da Cehennemde İlahi başarılı bir kitaptır, diyebiliyorum. Şöyle; Cehennmende İlahi iyi tasarlanmış bir yapıt. Akılda kalıcı imgeler, istekler ve reaksiyonlar barındırıyor. Örneğin Ortanca öyküsünde Anne’nin sonda torbasını işlemeli kadife keseye koymak istemesi. Artık nerede sonda takılı bir hasta görsem bunu hatırlayacağım ve işlemeli bir kadife kese gelecek gözümün önüne. Yine Ortanca öyküsünden başka bir örnek, oğulları annelerinin kolundaki morluklar hakkında konuşulurlarken şunu söylemeleri; İşkence yapılmış gibi mi?
Yanı sıra Hatun dili rastlantısal değil; edebiyatın gereğini yerine getirebilen, kendiliğinden ama aynı zamanda dikkatli ve sıkışık bir üslubu var. Kosmosa rağmen mikro düzeye inebilmeyi beceriyor. “Çardağın tam ortasında, tepeden sarkan asmada tozlu koruk, koruktan sarkan ağ, ağın ucundaki örümcek, küçücük.” Bir delirme öyküsü olarak değerlendirilebilecek Papağan adlı öyküde de çokça var böylesine parlayan örnekler; “Korku damarıma kramp girdi. Tırnağı kendiliğinden kopmamış, bir deney yapmış. Kör kerpeten, sıkışmış et, yenmiş tırnakla. Deneyin amacını anlamadım, manyak aslında, tencerede tırnağını pişirmiş.”
Son olarak kitaptaki öykülerden önce gelen başlıksız bölümlere değineyim. Cehennemde İlahi’yi bir hediye paketi olarak düşünürsek bu başlıksız parçaları paketin etrafına sarılmış bir kurdeleye benzetebiliriz. Kurdele paketin içinde ne olduğunu hissettiren ama bununla yetinmeyip kitap içinde başka bir kitap daha okuduğumuzu duyumsatan bir dizin kuruyor. Kurdele dizini, parlak bir fikir ve bence edebiyat tutkusunun doğurduğu yazınsal bir buluş.
Son sözü Calvino’ya bırakalım; Tasarılardaki aşırı tutku, birçok etkinlik alanında eleştiri konusu olabilir, ama edebiyatta olmaz. Edebiyat, ancak kendine ölçüsüz, hatta her tür gerçekleşme olanağının ötesinde hedefler koyarsa yaşayabilir.
















