Tavan Aralarına Sıkışmış Hayatlar ve Ibsen’in Yaban Ördeği | Kazım Aldogan

Şubat 26, 2026

Tavan Aralarına Sıkışmış Hayatlar ve Ibsen’in Yaban Ördeği | Kazım Aldogan

‘’Bir insanın elinden hayat yalanını alırsanız, onun mutluluğunu da almış mı olursunuz”

Henrik İbsen’in Yaban Ördeği oyununda geriye kalan anlamın ağırlığı bu olmalı herhalde.En azından bende oluşan anlam bütünlüğü bu.

Oyun çok katmanlı anlamlar içerse de Ibsen’in aynasından bana ençok Hjalmar Ekdal’ın o “kırılgan mağdur”u yansıdı.

Hjalmar Ekdal,gerçeklerden kaçmak için kendine hayali bir dünya kurmuştur. Fakir ve başarısız bir fotoğrafçı olmasına rağmen, kendisini büyük bir buluşun eşiğinde bir dahi olarak görür. Bu “hayat yalanı” onun hayatta kalma mekanizmasıdır.Tam da şu anda içinde bulunduğumuzu zamanın ruhundan akan bir karakter imgesi.

Yaban ördekleri yaralandıklarında suyun dibine dalar ve kendilerini oradaki otlara kenetleyerek boğulmayı seçerler. Tıpkı geçmişteki bir skandalla toplumsal olarak “vurulan” ve tavan arasındaki sahte doğasında yaşamaya çalışan yaşlı Ekdal gibi. Ailenin tavan arasında yarattığı sahte orman, gerçek dünyadan kaçışı temsil ediyor. Burası, vahşi doğanın (gerçeğin) evcilleştirilmiş ve hapsedilmiş bir taklididir.

Yaşlı Ekdal, bir zamanlar saygın bir teğmen ve ormancıyken, işlemediği (veya kurban edildiği) bir suç yüzünden hapse girmiş ve rütbesini kaybetmiştir. Toplum içinde “vurulan” bu adam, gerçek ormanlara(insandan kaçış)  gidemediği için tavan arasında tozlu çam ağaçları ve tavşanlarla bir simülasyon kurar.Hapis hayatı ve itibar kaybı onun “suyun dibidir”.Tavan arasındaki o sahte dünya, onun suyun dibindeki yosunlarıdır. Dış dünyanın yargılayıcı bakışlarından kaçmak için bu sefalete ve illüzyona sıkı sıkıya tutunur. Orada ölmek, dışarıda aşağılanarak yaşamaktan daha güvenli gelir.

Ibsen aslında burada çok keskin bir determinizm sergiler. Yaralı ördek kurtulmak için çırpınmaz, aksine, son bir hamleyle kendini dibe hapseder. Bu, aktif bir vazgeçiştir.Hjalmar Ekdal da babasının bu mirasını devralmıştır. O da hayali bir “büyük buluş” yalanına kenetlenerek fakirliğin ve yetersizliğin dibinde “boğulmayı” (gerçeklerden kopmayı) seçer. Doktor Relling, bu insanların su yüzüne (gerçeğe) çıkarılmaya dayanamayacaklarını bilir. Eğer bir yaban ördeğini zorla su yüzüne çıkarırsanız, ciğerleri havaya alışık olmadığı için değil, travmasıyla yüzleşemediği için ölür.

Determinist bakış açısıyla bakarsak; Ibsen, çevresel ve kalıtsal yıkımların insanı kaçınılmaz bir pasifliğe ittiğini savunur. İnsan, yaralandığı yerden bir daha ayağa kalkamaz;,sadece o yarayı saklayabileceği bir karanlık arar.

Ibsen’in 19. yüzyıl sonunda tespit ettiği bu “dibe dalma” refleksi, günümüzde çok daha sofistike ve kaçınılmaz bir modern trajediye dönüşmüş durumda. Klasik trajedi insanın kaderle olan savaşıysa, modern trajedi insanın kendi kurguladığı gerçeklikle olan imkânsız savaşıdır.

Modern insan, dış dünyanın karmaşıklığından ve toplumsal “yaralanmalardan” kaçmak için kendine kapalı bir evren inşa eder.Günümüzde bireyin hayatına etki eden yapay zeka ürünü algoritmalar bize sadece duymak istediğimizi söyler, tıpkı Hjalmar’a dahi olduğunu söyleyen sahte aynalar gibi.Ibsen’de “hayat yalanı” (livsløgnen) bireysel bir savunma mekanizmasıydı.Bugün ise bu kolektif ve kurumsal bir zorunluluk haline gelmiş durumda.Modern trajedi, insanın sürekli “mutlu, başarılı ve kusursuz” görünme zorunluluğudur. Bu öyle bir yalandır ki, birey bu illüzyonu sürdürmek için kendi otantik benliğini (yaban ördeğini) suyun dibindeki otlara kendi elleriyle kenetler. Kendi yalanına inanmayan modern insan, toplumsal olarak var olamaz hale geliyor. Bu da trajedinin dozunu artırıyor; çünkü kaçtığımız şey sadece dış dünya değil, bizzat aynadaki aksimizdir.

Bu aks aslında, Ibsen’in 140 yıl öncesinden bugünün “post-truth” (hakikat sonrası) dünyasına ve dijital simülasyonuna attığı en keskin çentiktir. Sanal gerçeklikte anlam arayışı, aslında insanın varoluşsal boşluğunu doldurmak için “sahte” olanı “hakiki” olana tercih etme trajedisidir.Oyunda Hjalmar ve babası için tavan arası sadece bir mekan değil, bir anlam üretim merkezidir. Gerçek ormanda avlanamayan, gerçek toplumda onuruyla var olamayan insan,kendine ait, kurallarını kendisinin koyduğu sanal bir doğa icat eder.

Bugünün modern trajedisi de tam burada düğümleniyor. İnsanlar reel dünyadaki (ekonomik, siyasi, kişisel) başarısızlıklarını ve yaralarını, sosyal medyanın veya kurgusal kimliklerin “sahte” ama “parlak” gerçekliğiyle örtüyor.Bu sanal gerçeklikte bulunan “anlam”, geçici bir uyuşturucudur. Çünkü temelini dış dünyadan değil, kişinin kendi yalanından alır.

Günümüzde de sanal ortamlarda üretilen sahte nefretler, sahte aidiyetler veya sahte takdirler, insanların gerçek hayat kararlarını, psikolojilerini ve hatta ölümlerini şekillendiriyor. Sahte bir zeminde yürüyüp, gerçek bir uçurumdan düşmek… Modern trajedi tam olarak budur.

Yorum yapın