Yıldız Üçlemesi: Kozmik İnsanlık Tasavvuru  | Aynur Kulak

Şubat 24, 2026

Yıldız Üçlemesi: Kozmik İnsanlık Tasavvuru  | Aynur Kulak

Işık hızına yaklaşan yolculuklar, farklı hızlarda akan zamanlar ve geri dönüşü belirsiz görevler… Yıldız Üçlemesi, bilimsel görelilik kuramını yalnızca fiziksel bir olgu olarak değil, insanın yalnızlıkla, aidiyetle, kendisiyle ve gelecekle olan sınavıyla ele alıyor ve nasıl bir evrende yaşıyor olursak olalım insan olmanın handikaplarını kapsayan ilişkilerimize ayna tutuyor. Kim Bo-young, bilim kurguyu ana akım edebiyatın teknolojik öngörü alanından çıkarıp felsefi, sosyolojik ve kültürel bir edebiyat pratiğine dönüştürüyor.

Güney Koreli bilimkurgu yazarı Kim Bo-young’un Yıldız Üçlemesi – Seni Bekliyorum, Sana Geliyorum ve Geleceğe Gidenler alt başlıklı birbirini bütünleyen üç kısa novelladan oluşan romanı Ayrıntı Yayınları Edebiyat Dizisi’inden ilk defa Türkçeye çevrilerek  -Korece aslından Tayfun Kartav çevirisi ile- yayımlandı. Hem uzak doğu edebiyatına ilişkin hem de dünya çağdaş bilimkurgu edebiyatı içerisinde çok özgün bir yere sahip olan Yıldız Üçlemesi’nin özgünlüğü bilimkurguda nadir görülen bir şeyi başarmasından ileri geliyor: kozmik ölçekte düşünüp kurgulanan hikaye yapısı içerisinde insanı tüm zaaflarıyla anlattığı hikayenin içine katarak  duygusal ölçeğini hiç kaybetmeyen, felsefi açıdan da yoğun bir anlatı evreni kuruyor.

Yıldız Üçlemesi teknik olarak birbirinden bağımsız okunabilen metinlerden oluşuyor fakat birlikte ele alındığında insan doğası, ilişkiler, zaman, yolculuk, kader, sevgi ve insanlığın evrendeki konumu üzerine geniş bir düşünsel yapı oluşturuyor. Bu yüzden ne kadar birbirinden ayrı okunabilir denirse densin birbiriyle bağlantılı ve iç içe geçen üç novella ile, hatta kısa bir roman ile karşı karşıyayız. Bu metinler klasik “uzay senfonilerinin” aksine aksiyon değil düşünce ve varoluşsal gerilim üretiyorlar, dolayısıyla hacim olarak kısa olmalarına rağmen fikir ölçeğinde şaşırtıcı derecede büyüyüp uzay senfonilerini de kapsayacak şekilde uçsuz bucaksız yaşamsal bir zemine yayılıyorlar. Kim Bo-young metinlerinin Harper Collins (İngiltere’nin en köklü yayınevi) tarafından yayınlanan ilk Koreli bilimkurgu metinleri olduğu bilgisiyle yazarın yenilenen çağdaş bilimkurgudaki yerinin ne kadar önemli  olduğunu görmüş oluyoruz.

Kozmik Mesafeler ve İnsan Sabrı 

Seni Bekliyorum

Üçlemenin ilk hikayesi Seni Bekliyorum; iki sevgilinin yıldızlararası yolculuk nedeniyle farklı zaman akışlarına düşmesi üzerine kurulu. Görelilik etkisi nedeniyle biri için yıllar, diğeri için on yıllar geçerken, anlatı şu soruya yoğunlaşıyor:

Sevgi, zamanın fiziksel gerçekliğini aşabilir mi?

“Seninle evleneceğimi düşündüğümde uykumda dahi mutluluktan uyanıyorum. Çocuk gibi çırpınıp yastığıma sarılıyor ve mırıldanarak uyuyorum. Sabah gözlerimi açtığımda yanımda yattığını hayal edince sevinçten ölecek gibi oluyorum. Yorganı başıma çekip baba olacağımı hayal ediyorum. Aramızda yatıp mızmızlanan bebeği de düşlüyorum. Bir gün bile dayanamazken iki ay nasıl bekleyeceğim? Bir an önce seni görmek istiyorum. Özledim. Seni seviyorum.”

Hikaye bir uzay aracının içinden sevgiliye yazılan mektuplar şeklinde ilerliyor. Bir mektup okumayalı ne kadar süre olmuştu diye düşünmeden edemiyoruz, ki mektup formu insan ilişkilerinde yazıya dökülen en özel ilişki formudur. Bu özel hissettiren formun görelilik etkisiyle yazılmış bir  bilimkurgu metninin içinde rastlamak Kim Bo-young’u özgün yazarlar arasında kılıyor ki, metni mektup formunda ele almasının kendisi için önemli olduğunu da düşünüyorum. Tesadüf değil, sebepleri var; zira mektuplaşmak metinde el yazımızla yazıya dökülmemiş olsa  bile her duygunun günümüz yaşam evrenin de iletişim açısından ne kadar değerli olduğunu gösteriyor bizlere.

“Mektubun hangi yollardan geçerek geldiyse artık, sesli e-posta ile bildirildi. Erkek sesi duyunca kendimi biraz tuhaf hissettim. İçeriği, ne olduğunu bilerek değil de bir yabancının ses sembollerini okuduğu gibi okuyordu. Anlamakta zorlandığım için birkaç kez tekrar dinledim. Anladıktan sonra ise daha da çok dinledim.”

Metin, sert bilimkurgu kavramlarını (ışık hızına yakın seyahat, zaman genişlemesi, galaktik mesafeler) romantik bir trajediyle birleştiriyor. Ancak bu romantizm melodrama dönüşmüyor; aksine, insanın kozmik ölçekte ne kadar kırılgan olduğunu vurguluyor. Burada Kim Bo-young’un önemli başarısı, bilimsel fikri yalnızca dekor olarak kullanmaması. Zaman farkı yalnızca dramatik bir araç değil mesela, ontolojik bir problem: Aynı ilişkinin iki farklı zaman çizgisinde yaşaması mümkün müdür?

“Üzgünüm sevgilim. Gerçekten üzgünüm. Ben de böyle olacağını bilmiyordum. Kaptan, yanlış zaman çizgisine girdiğimizi söyledi. Ne kadar gecikeceğiz dedim, arada birkaç dakikalık sapma varmış. Ama dünyaya üç yıl sonra varacakmışız. Ardından gayet sakin bir suratla odasına çekildi. Tıpkı “hava muhalefeti nedeniyle on dakika rötar yapacağız” diyen bir pilot gibiydi.”

Yıldızlararası bir görev nedeniyle zamanın farklı hızlarda akması sonucu oluşan duygusal ve varoluşsal kopuş Seni Bekliyorum bölümünün  merkezinde yer alıyor. Bu bölümde görelilik, yalnızca fiziksel bir olgu değil; aşkın sürekliliğini, sadakatin anlamını, insan belleğinin dayanıklılığını sınayan dramatik bir araç. Yani “Beklemek” bu anlatıda pasif bir durum değil asla, aktif bir varoluş biçimi.

Sana Geliyorum

İkinci kitap ilk metnin bir tür “ayna anlatısı” şeklinde ilerliyor. Bu kez hikâyeyi karşı taraftan görerek okuruz; böylece zamanın ve yolculuğun yarattığı ayrılık başka bir perspektiften yeniden kurulmuş olur. Bu yapı birkaç açıdan dikkat çekici: Aynı olayların farklı zaman deneyimleriyle anlam değiştirmesi. Öznel gerçekliklerin çatışması. Aşkın tekil bir duygu değil, iki farklı zaman çizgisinde iki ayrı anlatı olması

“Tamam, şu an sana geliyorum. Seçtiğim insanla dört kat daha sağlam bir aile olmak için geliyorum. Bekle beni lütfen.”

Sana Geliyorum, üçlemenin duygusal merkezini oluşturuyor. İlk metindeki bekleyiş burada harekete dönüşüyor; ancak hareket kurtuluş getirmiyor. Kim Bo-young, bilimkurgunun sıklıkla yaptığı gibi teknolojiyi bir çözüm aracı olarak sunmuyor; aksine teknolojinin insan dramını daha da derinleştirdiğini ileri sürüyor.

“Hayır, kurtarmayalım demiyorum. Biliyorum, biliyorum, bu aslında seyrüseferci ahlakı. Bu uçsuz bucaksız yerde 112’yi arayacak halimiz yok, değil mi? Sorun şu ki, biz şu an ışık hızında gidiyoruz ve ne kadar çabalarsak çabalayalım, durmamız bir ayı bulacak, sonra tekrar ışık hızına ulaşmak için bir ay daha! 83 Al sana iki ay! Hayır, dünya zamanıyla… Üç ay!”

İkinci hikayede zaman ve mekân farklarının yarattığı bilişsel mesafenin tersine çevrilerek ilk hikayenin yeni bir bakış açısından yeniden kurgulandığını neredeyse her aşamada görüyoruz. Bu yapısal değişim, metnin farklı perspektifi adına iki önemli anlatım menzili ortaya çıkarıyor. Birincisi anlatı çoğullaşıyor. Böylece bizler (okurlar) olayların tek bir doğrusal gerçekliği olmadığını fark ediyoruz. İkincisi etik merkez kayıyor ve dönüşüyor: Haklılık ya da fedakârlık mutlak değil, perspektife bağlı olarak değişiklik gösterebiliyor. Kim Bo-young’un bu kurgusal ayna anlatım tercihi tercihi, bilim kurgu içinde nadir görülen bir “anlatı diyalektiği” yaratması adına önemli.

Geleceğe Gidenler

Üçlemenin üçüncü hikayesi olan Geleceğe Gidenler önceki iki metnin kişisel hikâyesinden çıkarak insanlığın kolektif kaderine yöneliyor. Burada anlatı, uygarlıkların yükselişi, yok oluşu ve kozmik göç fikri etrafında genişliyor. Metnin temel derdi; insanlığın evrendeki rolü, medeniyetlerin sürekliliği, geleceğe ulaşmanın bedeli, mit yaratma ihtiyacı konu başlıklarının etrafında şekilleniyor Önceki iki metnin romantik trajedisi Geleceğe Gidenler’de türsel bir dönüşüm geçirerek bireysel sevgi, insan türünün hayatta kalma mücadelesine bağlanıyor. Böylece  Kim Bo-young’un anlatısı daha alegorik ve düşünsel hale gelir.

“Eski bir efsaneydi. Seyrüsefercilerin evinde, Süreyya Yıldız Sisteminden ya da Macellan Bulutundan getirilmiş meteorların dolaştığına dair bir hikâye… Dünya’da üretilen ışık hızındaki ilk uzay gemisiyle durmaksızın uçsalar bile asla ulaşılamayacak bir mesafeden alınmış şeyler. Elbette çoğu insan bunu seyrüsefercilerin sıradan bir böbürlenmesi olarak görmezden gelirdi ama biraz romantik tarihçiler ve bu meteorları bizzat gören mineraloglar buna inanırlardı. “Tarih öncesi” çağlarda insanların yaşadığına, o çağlarda ışık hızı uzay gemilerinin olduğuna ve o çağın gezginlerinin hâlâ dolaştıklarına inanırlardı.”

Geleceğe Gidenler, teknolojik ilerleme ile varoluşsal anlam arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor ve insanlığın geleceğe doğru her adımının geride bir “şimdi” bıraktığını vurgulayarak şu temel soruyu soruyor: “Geleceğe gitmek gerçekten ilerlemek midir?”

Sonuçta bu üçleme hikaye kendi evreninde şu yolu izliyor: Birey (iki insanın hikâyesi), ilişki (iki zamanın çatışması) ve tür (insanlığın kozmik yolculuğu) çerçevesinde inşa edilen yapı ile üçleme epik bir boyut kazanıyor. Bu durum bilimkurgusal evrende nadir görülen bir boyut.

Ve her hikaye sonrası yazarın sesini duyduğumuz “Hikâyenin Dışındaki Hikâye” ara başlıkları kitabın bütününü uzay boşluğunun sonsuz salınımından çıkararak önemli ölçüde dinamizm kazandırıyor.

Kim Bo-youngun Bilimkurgusunu Özel Kılan Nedir?

Güney Kore’de uzun süre bilim kurgu, ana akım edebiyatın dışında kalan bir tür olarak görüldü. Kim Bo-young’un başarısı, bu algının değişmesinde önemli rol oynadı. Eserlerinin farklı dillere çevrilmesi, uluslararası antolojilerde yer alması, metinlerinin akademik çalışmalarda incelenmesiyle Bo-young yalnızca tür yazarları arasında değil, çağdaş Kore edebiyatının genel panoramasında da kalıcı bir yer edinmeyi başardı. Bugün Kore bilimkurgusu küresel görünürlüğünden söz ediliyorsa, Kim Bo-young bu görünürlüğün kurucu figürlerinden biri olmasında büyük payı var.

İnsan olmak ne demektir? Bilinç biyolojik mi, evrensel mi? Tanrısal güç yaratıldığında, yaratıcı kim olur? Aşk ve bağlılık, zamanın ve mekânın ötesinde var olabilir mi? Bu sorular, bilim kurgu çerçevesinde görünse de aslında çağdaş edebiyatın temel ontolojik ve etik meselelerine dokunduğu için Kim Bo-young’un metinleri, yalnızca tür okurları için değil, felsefi edebiyatla ilgilenen geniş bir okur kitlesi için de önemli.

Kim Bo-young, yalnızca Kore edebiyatının değil, 21. yüzyıl dünya bilim kurgusunun da belirleyici seslerinden. Onun eserleri, insanlığın geleceğini tasarlamaktan çok, varoluşun sınırlarını anlamaya çalışan bir edebiyatın mümkün olduğunu gösteriyor bizlere. Kim Bo-young’un metinleri  kimi okurlara Ted Chiang’ın öykülerinde gördüğü felsefi berraklığı, kimi okurlara ise Liu Cixin’de  bulduğu kozmik ölçek hissini hatırlatabilir; fakat Kim Bo-young daha lirik, içsel ve insani. Bilimkurgu çoğu zaman insanlığı kurtarmaya odaklanırken; Kim Bo-young insan ilişkisinin kurtarılıp kurtarılamayacağını soruyor. Ne dersiniz; kurtarılabilir mi?

Yorum yapın