
Mağrip ülkelerinden birkaçını görüp, bir sürede birinde yaşayan bir dostumun bana yazdıklarını hatırladım “Yabancı” filmi izlerken. Dostum Arap dünyasına yakındı, hatta anlamaya çalıştığını bile söyleyebilirim.
Bana yazdığını “ilginç” bulmuştum. François Ozon’un “Yabancı” (“The Stranger”) filmini izledikten sonra yeniden okudum yazılanları. Şunları söylüyordu dostum:
“Camus, bir faşist mi bir absurtsit mi?
Yabancı, `Cezayir`’in `Fransız sömürgesi` olması ve Camus’nün `Cezayir’in özgürlük mücadelesi`ne bakışı açısından da değerlendirmenin mümkün olduğu bir `a
Albert Camus romanıdır. Pek çok eleştirmen ve okur Camus’nün bu romanda Fransızların Araplara yaptığını tekrar ettiğini düşünür. Camus’ye Yabancı (`l’etranger`) sebebiyle yapılan “faşist!” suçlamasının dayanağında da bu düşünce vardır.
Gerçekten de romanda ismi olmayan ve hiç konuşmayan tek karakter romanın geçtiği toprakların asıl sahibi, yani bir Arap’tır ve Araplar gerçek dünyada da tıpkı bu roman karakteri gibi yerinden ve canından edilmiştir. Yine romandaki gibi kardeşleri, Fransızlar tarafından dövülmüş, hemen hepsi Fransızlar tarafından sessizleştirilmiş ve isimsizleştirilmiştir. Peki, biz annesinin cenazesinde ağlamadığı için idam edilen adamın haline acısak mı gülsek mi bilemez haldeyken; Camus gerçekten Fransız faşizmini yinelemiş midir? Bence bu konuyu ilk olarak şu soruyu sorarak irdeleyebiliriz:
Bir Fransız’ın bir Arap’ı öldürdüğü için idam edilmesi mümkün müdür?
Fransız sömürgesinde yaşarken şehrin en merkezi ve gelişmiş yerlerine Arapların girmesi dahi yasaklanmıştı. Toplumun bunca dışına atılan ve insan yerine dahi konulmayan bir Arap için Fransızlar kendi vatandaşlarını idam eder miydi diye düşünüldüğünde cevap herkes için malumdur; tabii ki “hayır”! Camus’nün amacı neydi o halde? Örneğin neden katil bir Fransız’ı değil de özellikle bir Arap’ı öldürüyor? Camus sanıyorum işin bu noktasında bilinçli bir şekilde yaptığı tercihle okuyucuya şunu söylemeye çalışıyor:
`Normal` olarak kabul gören medeni bir toplumda bir `Arap’ı öldürdüğünüz için idam edilmezsiniz`, ama annenizin cenazesinde ağlamayacak kadar garip, yabancı ve aykırıysanız o medeni toplum sizin kafanızı hiç acımadan kesiverir!
Buradan Camus’nün Arap bağımsızlığına bakışını da sezmek mümkün!
Camus bilindiği gibi faşizme ve Araplara ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmasına karşı olmakla beraber Cezayir’in bağımsızlık savaşını desteklememiştir. Ona göre “Cezayir, Fransız toprağıdır”. Örneğin; Veba’ nın açılış cümlesinde bir Cezayir kenti olan Oran’ı şöyle tanımlar: “Oran, Cezayir’deki bir Fransız şehri”. Ona göre Arapların isimsizleştirilmesi, ellerinden alınan yaşam hakları, ellerinden alınan toprakları evet bir sorundur ama yine de o daha ziyade medeni dünyanın modern problemleri ve yaşamın anlamsızlığı ile ilgilenmeyi Arapların tam olarak neyi hak ettiklerini düşünmeye tercih etmiş gibidir. Yani Arabın biri isimsiz kalmış olabilir, ama medeni dünyanın değer yargıları kadar saçma değildir bu.
Camus’nün faşist değil ancak bencil olduğunu düşünüyorum kendi adıma. Cezayir halkının yaşadığı korkunç olaylara gözlerini kapatıp modern hayat teranelerini bunca dert edinmesi tabii ki kendi seçimidir sonuçta…
Benim de, önceden yazdığım, kendisine yazıp ilettiğim yazı ise şuydu:
Camus’den Yansıyan
“Uyumsuz insanın tüm yapabileceği her
şeyi tüketmektir, kendi kendini de
tüketmektir.”
Albert Camus
“Yabancı, aynı zamanda, insanlar
arasındaki insandır.”
Jean-Paul Sartre
1./Yabancı’ya Dönmek
Dönerken Camus’nün Yabancı’sına, kendi “yaban” günlerim çıktı karşıma. Yalnız yaşadığım Ortaköy’deki öğrenci evim…Siyasal karmaşanın, terör ve şiddetin günümüzü kararttığı zamanlar: öldürümler, cinayetler, korku ve başkaldırı günleri…
Cinnet kıyılarında gezindiğim akşamlar…
Bütün bunların gölgesinde, kapanmışım o eve, Camus okuyorum: Sisifos Söyleni ile Yabancı bir arada…yol arkadaşlarımdan bir gören olsa kınayacak eminim! Bu ateşli zamanlarda okunur mu Camus?
Okunmazı okunur kılan zamanlardan geçtiğimizin ayrımındaydım. Lermontov’un Zamanımızın Bir Kahramanı’nı, Gorçarov’un Oblomov’unu da öyle okuyordum.
Bana “yabancı” olan her şey ilgimi çekiyordu, dünyayı o kıyılardan keşfetmek istiyordum.
Camus, denizin öte kıyısından, bense Batı’nın Doğu’sundan, en uçtaki karasal iklimden geliyorduk.
Hayatın anlamsızlığındansa anlamını kavramaya dönüktü yüzüm. Ta ki, Camus’nün bu anlatısıyla buluşana dek.
Öncesinde başka sözleriyle yol almıştım. Ama burada başka bir dünyanın seyrine çıkarmıştı beni.
Bir ölümün sanrısına dayanamayan, içinde olduğu zamana dönüp bakınca o akışa kapılıp olur olmaz şeyler yapan/yaşayan Meursault, sonunda başka bir ölüme neden olur, kendi ölümünü hazırlar.
Karşımda duran iki ana kavram: hayat veölüm’e bir diğeri eklenmişti: saçma. İkisinin eşitliğinden doğan bir şeydi bu bana.
2./ Yaban Duruş, Yabansı Bakış
Yakup Kadri, Yaban romanını 1932’de yayımlamıştı.
Yaban/yabanlık/yabancı/yaban duruş…gibi kavramlar bir romancı aracılığıyla edebiyatımıza ilk kez giriyordu.
Yakup Kadri, orada, “yabancı” olmak halindense; yaban ve yabanlık’tan söz ediyordu daha çok. Yani bir dönüşme hali değildi anlattığı. Aydının gelip durduğu yerde/köydeki “yaban” hali ile köylülük/”yabanlık” duruşunun bir yüzleşmesi, hatta eleştirisi başat öğeydi romanda.
Onu tezli roman kıyısına getiren de bu yanıydı.
Adından yola çıkarak, “yaban”/”yabancı” kavramları ve bunların içerdiği anlam; bireydeki algısal ve dönüşsel durumuna baktığımızda; Yakup Kadri’nin Yaban’i ile Albert Camus’nün Yabancı’sı arasında bir bağ kurabiliriz.
Ahmet Celâl’le Meursault’nun karşılaştırılmasını yaptığımızda, “birey” olarak duruşlarında yakın anlamlar buluruz.
Kuşkusuz romanların dokusu, romanesk özellikleri, anlatılan dönemsel gerçeklikler, işlenen ana tema farklıdır.
Bir başka benzerlik ise her iki romanın anlatıcılarının da roman kahramanları olmasıdır. Kendilerini, kendi sıkışıp kalmışlık hallerini biri günlük biçiminde diğeri ise anlatı olarak söze döker:
Yaban/anlatıcı: Ahmet Celâl Yabancı/anlatıcı: Meursault
“Dünyadan elini eteğini çekmiş “Anam ölmüş bugün. Belki de
bir kimse için Anadolu’nun bu dün, bilmiyorum. İhtiyarlar
ücra köşesinden daha uygun yurdundan bir telgraf aldım:
neresi bulunabilirdi? Ben, “Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak
burada diri diri, bir mezara Saygılar.” Bundan bir şey
gömülmüş gibiyim. Hiç bir anlaşılmıyor.” (**)
İntihar bu kadar şuurlu, bu
kadar iradeli, bu kadar sürekli
ve çetin olmamıştır.” (*)
İzlekler açısından baktığımızda, her iki romanda da anlatıcı-kişi’lerin sanrılarının ne olduğunu; yaşanan “yaban”/“yabanlık” ve “yabancılaşma”nın ne durumda hangi boyutlarda nasıl biçimlendiğini gözleriz.
İzleksel karşılaştırmalar bir yana; roman türüyle hayatımızdaki yerinin/anlamının ne olduğunu görmeye/anlamaya, hatta sorgulamaya başladığımız “birey”in konumu zaman içindeki serüvenleri ilgimizi çeker oldu.
Kendimize bakmanın bir yolu/dili olan roman, bu anlamda, hep taşıyıcıdır.
Romancı, romanını kurarken önce bireye bakmalıdır; onun hayatında yazılmaya değer olanın ne olduğunu gördükten sonra topluma/toplumsala dönüp; “Peki, şimdi asal sorun/u nedir” diyerek bunu, onun gerçekliğinde anlatmaya başlamalıdır.
Başlar da…
Yakup kadri 1930’ların Türkiyesi’nde yazarken, I. Paylaşım Savaşı’nın hemen sonrası Anadolusu’nun bir yöresine/köyüne götürür Ahmet Celâl’i. Orada konumlandırarak bize günlüğünü aktarır.
Orada da yer yer yaşamın anlamı/anlamsızlığı yaşanan ortamın “yaban”lığı ekseninde yansıtılmaya çalışılır.
Giderek de ölüm ve yokluk/yoksunluk düşüncesiyle karşılaşırız. Ama Yakup Kadri’nin asıl sorgusu bireyin varoluş sanrısı değildir. O, daha çok, toplumsalın diline/anlamına, bunlarla yüzleşen bireyin (aydının) haline bakar. Yarım, eksik, yetersiz olanı görüp yansıtır.
Camus’nün, kahramanı Meursault’nun kişiliğinde yansıtmak istediği “yaban”/cı-lık hali farklıdır. Çünkü orada bir dönüşme, içselleşme halinden söz edilmektedir.
3./ Yaşam Sorgusu
Camus’nün düşüncesinin tözünde hayatın saçmalığı/anlamsızlığı, değişkenliklerle çözülen yanlarının bireyin dünyasında nasıl/ne türden sanrılar yarattığının dile getirilişi vardır.
Bu bakımdan Yabancı (1942) romanını onun manifestosu gibi de algılayabiliriz. Dahası onun Sisifos Söyleni’nindeki (1942 ) düşünsel tözünün açımlanması olarak da alabiliriz.
“Ölümle biten yaşam”ın saçmalığını sorgularken, yarattığı kahramanın gerçekliğinde salt tekil olana bakmaz.
Dış dünyanın belirleyiciliğine de döner yüzünü. Meursault’yu, iç ve dış’ın yansıtılmasında tipik bir kahramana dönüştüren de budur.
Dikkat edersek eğer, iki roman da iki savaş sonrasında kaleme alınır, aralarında on yıllık bir zaman dilimi vardır.
Savaşın getirdiği çöküntünün toplumda açtığı derin yara ve bireyin hiçlenme serüveni…
Sanrılı bir durum…
Oradaki birey “yara”lıdır: bilinçte, duyguda, düşüncede…sakatlıkları, eksikleri vardır. Uyumsuzluğu da bu yüzdendir.
En belirgin şey: savaşın saçmalığı ve açtığı gediktir. Oradan görülenlere bakar romancı.
Camus, o savaştan arta kalanların yansılarını hiçleşme serüveninde gösterir aslında. Ve bugünün hayatında süregiden gündelik savaşımın da boğuntusu çekip alır bireyi içine. Meursault, biraz da bunun yansısıdır.
Görünenlere yansıyan duygusuzluk, eylemsizlik, isteksizlik halini sorgular.
Çünkü, duygu dönüştürendir insanı. Varoluşunun anlamına yolculuklara çıkardığı gibi, gösterendir de aynı zamanda.
İçinde yaşanılan duygu haline bakan romancı, ister istemez sorgusal bir dil kullanır. Çünkü çatışmanın ne olduğunu göstermek ister.
Bireyin yaşadığı ortamdan kopuşu, insan ilişkilerine yabancılaşması onu hiçlik sınırına getirir. Anlamsızın ve saçmanın sorgusu da işte bu noktadan sonra başlar.
Yabancı’da Meursault’nun bu “yaban” halleri sürüklenişinin yansılarını içerir. Biz, onun her sürüklenişinde insanın karanlığına bakarız. Camus’nün gösterdiği ise; hayatın/hayatların birbirine benzerliği/saçmalığıdır.
Onun içe dönüklüğündeki suskunluk, dış dünyaya açık algısının da karanlık/puslu yanıdır aslında. Çünkü anlamsızlığa doğru yürür. Bakıp gördükleri, yaşamaya çalıştıkları, konuşup ettikleri, yüz yüze kaldıkları o “yaban”lığının sırlı yanlarına iz düşürür. Her adımdaki can sıkıntısı ise o yansıların anlamsızlığının da göstergesidir.
Bilinçaltının sıkışmışlığında öyle bir noktaya gelir ki; eylemsizleşen hali onu “suç”a iter. Bu da “saçma”dır onun için, tıpkı “yargı”lama, “idam” gibi…
4./ Dönüştüren Gerçeklik Duygusu
Camus, romanında, yaşanan/şimdiki zamanın akışkanlığında; giderek kendi eylemsizliğine kapanan Meusrsault’nun sessizliğinin çığlığını duyurmaya çalışır bir bakıma.
Onun kopuş>ayrılma>yabancılaşma durumunu da şu üçlemle açıklar:
ANA’nın ölümü
*
(buraya üçgen çizilecek, FA)
* *
Marie öldürüm
ile ilişkisi olayı
Acı çekilen zamana tutunan, hiçliğe dönülenlerin birer simgesi olarak yansırlar romana, Meursault’nun kişiliğine.
Onun anlatımında, bir tür imgesel algısında romanın örgüsü gelişir.
Yer yer çözülen bilinçaltında (yansılarında) yerinden yurdundan edilmişliğin sızısı vardır. Onu “tek”liğe iten kendi olamama durumudur aynı zamanda.
Meursault’nun her yöneliminde, girdiği/yüzleştiği her ilişkisinde, durduğu her yerde bir karşı duruş hali sergilenir.
Bunların her biri saklı ironisini, yıkıcılığını yansıtır. Ki; onun bilinci/bakış açısından izleriz her şeyi.
Camus’nün Meursault’da yansıttığı iç-açma özgürlüğüdür. Yani, değişken duruşunun her hali, her şeyi yapabilme, hatta deneme cesaretini verir ona.
Marie ile ilişkisinde beliren de o “yaban”lığının bir görünümüdür.
Değişememe düşüncesi yabancılaşmaya götürür onu. Saçma ile hiçlik arasına sıkışıp kalır.
Onun algısı öyledir.
Ölüm bile değişimin sonucudur. Mutlu ânın gelip vardığı noktada kendini ölümün kıyısında hissetmesi de “saçma”dır.
Öyleyse “saçma” nedir?
Sartre’ın deyimiyle (***); Meursault, “insan olma halinin saçmalığı”nı simgeleyen bir tip olarak romanı (kurar) var eder.
Camus ise, uyumsuzun dilinin ne olduğunu bu anlatısında kahramanının aracılığıyla dile getirir demeliyim.
_______
(*) Yaban, Yakup Kadri, 1979, Birikim Yay., 300 s.
(**) Yabancı, Albert Camus, Çev.: Vedat Günyol, 1971, Yankı Yay., 125
(***) “Yabancı’nın Açıklanması”/Yazınsal Denemeler, Jean-Paul Sartre, Çev.: Bertan Onaran, 1984, Payel Yay., 140 s.

















