Ahmet Erözenci: “Geçmişi düşünmenin bir “mutluluk arayışı” olduğunu sanmıyorum”

Şubat 2, 2026

Ahmet Erözenci: “Geçmişi düşünmenin bir “mutluluk arayışı” olduğunu sanmıyorum”

Söyleşi: Burak Soyer

Ahmet Erözenci, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı “İçimde Kırık Zaman”da, herkesin kendisini “bunak” olarak nitelendirdiği, ancak bugünden memnun olmadığı için geçmişinde yaşamayı seçen Ogün karakteri ve onun alt kimliği Oben üzerinden, geçmişle bugünü, insanın içinde zamanla oluşan çelişkileri ve bunların aynı bedendeki çatışmasının yansımalarını anlatıyor. “İnsan yaşlandığında geçmişini mesafeli, dıştan bakarak belli ölçüde olsa da nesnel görebiliyor, irdeleyebiliyor; çözemediği kimi şeyleri anlayabilme umuduyla. Buna bir hesaplaşma da diyebilirsiniz, son vedaya hazırlık da… Bu bir seçim veya tercih değil, tam tersi, düşünmemek veya beynin kişiden bağımsız geçmişi düşündüğü fark edildiğinde onu durdurmak bilinçli verilen bir karar. Ama nasıl yapıldığından bağımsız olarak, geçmişi düşünmenin bir “mutluluk arayışı” olduğunu sanmıyorum; yaşlı, yeni anı yaratmanın zor olduğunun farkında olan birinin tek başına oynayabileceği bir oyun olarak görüyorum,” diyen Ahmet Erözenci’yle “İçimde Kırık Zaman”ı konuştuk.  

“İçimde Kırık Zaman”da karakteri bilerek geçmişte yaşamasını tercih etmeye sizi yönlendiren neydi?

Kitabın ana kişisi olan, kendisine bunadığını söyleyenlere, “Hayır bunamadım, bugünden hoşlanmadığım için geçmişte yaşamayı yeğliyorum,” diye Ogün, neden böyle olduğunu alt kişiliği olan Oben üzerinden anlatıyor.

Oben aslında bir anti-kahraman. Çocukluğundan itibaren yaşamı anlamaya çalışıyor. Önce yanıt alamadığı sorularla. Sonra okuduklarından. Sonra isteği dışında kendisine yaşatılanlardan. İlk yaşadığı sevgide bile kullanılıyor. Katıldığı politik toplantılarda bilgili olduğu kabul edilmesine rağmen eylemlere katılmadığı için dışlanıyor. İnsanların davranışlarındaki art niyeti hayatı boyunca anlamıyor. Ve sonunda da yaşamla bağdaşamadığına karar veriyor.

Ancak tüm yaşadıklarına karşın Ogün geçmişinden memnun, çünkü tüm çalkantılar arasında yarattığı, hayal kurmasına izin veren, dünyaya mizahi bakan saf bir yaşamı var o dünyada. Özlediği o saflığı yaşadığı günde bulamadığı için de geçmişte yaşamayı yeğliyor.

Bu tercihle karakter sadece geçmişte yaşamaya başlamıyor, aynı zamanda ister istemez bugünle bir kıyasa girişiyor, bunun yanında kendi içine doğru da bir yolculuğa çıkıyor. Ancak gördükleri, evinin önündeki bilmem kaç katlı apartmanın yerinde yeller estirdiği o nostaljik ortam haricinde bugünden pek de farksız değil. Karakterin salt “mutluluğu aramak” için geçmişte yaşamayı yeğlemediği sonucunu çıkartabiliriz sanırım… Biraz yaşanmışlıklara ve yaşanamamışlıklara dışarıdan bakmak, nasıl göründüğünü öğrenmek istiyor gibi…

İnsan yaşlandığında geçmişini mesafeli, dıştan bakarak belli ölçüde olsa da nesnel görebiliyor, irdeleyebiliyor; çözemediği kimi şeyleri anlayabilme umuduyla. Buna bir hesaplaşma da diyebilirsiniz, son vedaya hazırlık da… Bu bir seçim veya tercih değil, tam tersi, düşünmemek veya beynin kişiden bağımsız geçmişi düşündüğü fark edildiğinde onu durdurmak bilinçli verilen bir karar. Ama nasıl yapıldığından bağımsız olarak, geçmişi düşünmenin bir “mutluluk arayışı” olduğunu sanmıyorum; yaşlı, yeni anı yaratmanın zor olduğunun farkında olan birinin tek başına oynayabileceği bir oyun olarak görüyorum, kimi zaman, “ne güzel günlerdi” diye yüzüne gülümseme yayılmasını (veya kendini kandırmasını) sağlayan, kimi zaman da -öyle olamayacağını bilmesine karşın- anıları değiştirmeye çalıştığı… Güzel bir oyun da: uyulması gereken kurallar yok, kaybedeni yok, kişi dilediği an oynayabiliyor, nasıl oynandığı konusunda kimseye hesap verilmesi gerekmiyor. Harcanan tek şey zaman, o da zaten oyuncunun kendine ait bir meta…

“Geçmiş”, adı üstünde “geçmiş”, “olmuş”, “bitmiş”… Ama “İçimde Kırık Zaman”da siz bunlara bugünden bakmamıza kapı aralıyorsunuz. Bu yüzden de tam olarak “geçmiş” sayılmıyor sanki. Birkaç “geçmiş”i bir arada veriyorsunuz çünkü. Bu da kitabı yeniden yorumlamaya, başka açılardan bakmaya olanak sağlıyor. Herkesin kendine göre seçip alabileceği “geçmişler”den oluşuyor. Doğru mu anlamışım?

Hepimizin içinde birden fazla benlik var, hepimizin birden fazla sosyal kimliği var. Mesela ben yazarım, aynı zamanda bir babayım, ud çaldığım zaman müzisyenim, çocukluktan kalan tek tük arkadaşımla buluştuğumda daha kolay gülen, çoğu şeyi dert etmeyen içimdeki çocuk ortaya çıkıyor, politika konuştuğum zaman siyasi kimliğim ağır basıyor. Ve içimizdeki her alt kişiliğimizin de aslında kendine özgü geçmişleri var. Kitapta Oben’in kendine yapılmamış da olsa her türlü haksızlığa karşı çıkması çok erken yaşında Pardayyanlar’ı okumasından kaynaklanıyor, ilkokul yıllarında yazdığı “Yağmur adam olmak istiyorum” konulu kompozisyonuna gelen tepkiler nedeniyle hayatı boyunca hayallerini kimseye açıklamıyor, yazar olmak istediğini söylediğinde aldığı tepkiler yüzünden yazdıklarını hep saklı tutuyor, seni seviyorum dediği ilk kişi olan Devrim’in yalancı olduğunu anlaması ileri yıllarında duygularını kendine saklamasına neden oluyor vs. vs… Bütün bunlar sonucunda da içinden bir başka Oben çıkıyor, kendisini sürekli denetleyen ve eleştiren.

Öte yandan Oben insanla ilgili biri. Sonuçta bakıyor ki ne içindeki tüm alt kişilikleri tatmin etmesi, ne de içinden geldiği davranarak dilediği yaşamı sürdürmesi olanaklı, bir bukalemun insana dönüşüyor; girdiği her çevrenin şeklini alan, herkese duymalarını istediklerini söyleyen, bu sayede çok sevilen, çok aranan ama gerçek kişiliğini kimseye tanıtmayan… Aradığı, sevdiğinde kolaylıkla seviyorum diyen, söylemek istediklerini satır aralarındaki mesajlara gizlemeyen, her yönüyle doğal birini sonunda buluyor ama çok geç; yıllar boyu değiştirdiği kabuklar nedeniyle artık kendisi nasıl biri olduğunu unutmuş halde, ilişkiyi yürütemeyeceğinden korkup kaçıyor.

Bir süredir günlük hayatımızın içinde olan “ânda kalmak”, “akışta olmak”, “şu ânı yaşamak” gibi kişisel gelişim kitaplarında, yaşam koçlarının “önerilerinde”, bize “Doğru hayat nasıl yaşanır?” gibi “babaç” sorularla yaşamın sırrını verenlere inat, karakteriniz etrafındakiler içsel bir monologla bolca karşı çıkıyor. Kitabın bütününe bakarak değerlendirdiğimizde böyle bir niyetle yazıldığını da farz edebilir miyiz? Neden?

Kişisel gelişim kitaplarına mesafeli bakıyorum. Bir kişinin yaşamını salt dıştan önerilerle, “Dile, Olsun”, “Ânı Yakalamanın Yüz Yolu”, “Düşündüm ve Oldu” gibi kitapları okuyarak değiştirebileceğine inanmıyorum. Kişinin kendi yaşamının sırrına (ki bundan anladığım kâmil insan olma yolunda çaba göstermek) ulaşması için önce kendiyle yüzleşmesi, bahanelerin ardına sığınmaması gerekir. Bir tanıdığım var, orta yaşlarda; bakışlarıyla, sesinin tonuyla, kullandığı kelimelerle, sertten de öte, kırıcı. Sürekli olarak bu halinden hoşnut olmadığını söylüyor. Ama, ne yapsınmış, çocukluğunda annesi ona çok sert davranmışmış. Değişmek için de on yıldır psikiyatra gidiyor. Gıdım ilerleme yok.

Yahu, Allah hepimize 1300 gramlık bir organ vermiş, kafatasımızın içinde duruyor; beyin diyoruz ona. Düşünmeye, sentez yapmaya yarıyor. Hoşlanmıyorsan bu hâlinden ve gerçekten değişmek istiyorsan, düşün, ne yapman gerektiğini kendin bul. 30 yıl evvel çocukluğunda yaşadıklarını bugünkü olumsuzluğunu açıklamada kullanmak, onların ardına sığınmaya çalışmak ne acı, ne zavallılık…

İç monologları kişisel yardım kitaplarına karşı bir seçenek olarak yazmadım tabii ki, ama sorunuz sayesinde düşüncelerimi söylemiş oldum. “İçimde Kırık Zaman”, bir açıdan bakıldığında ana karakter Ogün’ün kendini tanıma kitabı. Kendini tanımanın yollarından birinin bireyin kendisiyle yüzleşmesi, aynada gözlerine korkmadan bakabilmesi, kendisiyle -kendini kandırmadan- konuşabilmesi olduğuna inanıyorum. İç monologlar da bu yolda iyi bir adım bana göre…

“İçimde Kırık Zaman”ın bence en önemli yan karakterleri “-mayanlar”, “-manlar”… Bunlar her daim geçerliliğini koruyan ve bir şekilde yolunu bulan “güruhlar”. Onlara ayrı parantezler açmanızın nedeni neydi? Birer yan karakter olmalarına rağmen esas meseleye her zaman direkt müdahale etmeleri olabilir mi?

“Deliremeyenler,” “Ait olamayanlar” “Uyumlanamayanlar,” “Tefekkürus Erektuslar” ve diğerleri… Kendilerini arka plana atıp yaşadıkları toplumu aydınlatmaya çalışmaları, kendilerinden önce çevresindekileri düşünmeleri, “Ben yokum, biz varız, ‘biz’ olabilirsek bir yere gelebiliriz,” demeleri nedeniyle, başrolde olmaları gerekirken, figüran rolü verilen, seslerini yükselttiklerinde de sahneden atılan güruh… Meselelere her zaman müdahiller, ama insanın sesini duyurabilmesi, karşısındakinin onu dinlemesi, duyduklarına açık olmasıyla orantılıdır. Dolayısıyla benim gözümde asla yan değil, değeri bilinmeyen karakterler. Tarih bunların örnekleriyle dolu. Yazgıları, söylemlerinin değerinin yitirilmelerinden yıllar sonra anlaşılması… Bazen zaman yolcusuna benzetiyorum onları, günümüz insanına, “Bak biz geleceği gördük, gidişat iyi değil,” diye seslenen, günümüz insanının da duymasına karşın, “Boş ver, zaten delinin, uyumsuzun teki!” diyerek sırtını döndüğü…

Kitapta monologlar, diyaloglar, şiirler, bol bol mitoloji, felsefe var. Bu kadar fazla türü bir arada kullanarak risk aldığınızı düşündüğünüz oldu mu? Zira özellikle mitolojiye yer verdiğiniz kısımlarda okura “mesai” yaptırıyorsunuz. Kim kimmiş, neden bunu böyle yapmış gibi sorularla baş başa kalıyoruz. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Kitabı yazarken sadece mitoloji açısından değil, başka yönlerden de risk aldığımın farkındayım. Mesela kitapta farklı anlatım açıları var; Ogün’ün yaşlılığını anlatan bölümleri birinci tekil şahıs, Oben’i anlattığı bölümleri ikinci tekil şahıs açısından yazdım. Oben’in kendini dıştan görerek anlattığı hikâyeler var, üçüncü tekil şahıs açısından yazılmış olan. Şiir demesem bile, dizelerle anlattığım duygular var. Bunların yanı sıra kitabımı edebiyata kendi çapımda bir saygı duruşu olarak da görüyorum; Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Oğuz Atay’a, Sait Faik Abasıyanık’a, Haldun Taner’e, Andre Gide’e, Michel Zévaco’ya, Çehov’a, hatta isimleri geçmese de Oben’in hikayelerinde Albert Camus, Jean Paul Sartre’a göndermeler var.

Mitolojiyi, 12 Mart ve 12 Eylül’e giden yolları anlatırken, Olympos’ta eğlenmekten başka bir şey düşünmeyen Yunan Tanrılarının bir oyunu olarak anlatmakta kullandım, çünkü yaşamış biri olarak o yılları düşündüğümde, yaşanması kolayca engellenebilecekken, sağduyunun bu denli yitirilmiş olması, engelleyecek olanların sadece kendilerini düşünerek gerekli adım atmamış olmalarını hâlâ kavrayabilmiş değilim.

Dolayısıyla sorunuza yanıt, evet bilinçli bir seçimdi. Bu kitabı yazmak için araştırma yapmaya başlamam, gazete arşivlerini taramam, atıf yaptığım yazarların kitaplarını yeniden okumam, yıllardır amatörce ilgilendiğim Yunan mitolojisiyle ilgili bilgilerimi tazelememle son noktayı koymam arasında 7,5 yıl var. Yani ben oldukça uzun süre mesai harcadım. Umarım yazma aşamasında aldığım zevki okurlar da kelimelerimde tadarlar.

Yorum yapın