Hülya Çelik: “Merdivenli Sokak”ı pandemi döneminde bir gün, beni çok tetikleyen bir olaydan sonra oturup bir çırpıda yazdım”

Ocak 28, 2026

Hülya Çelik: “Merdivenli Sokak”ı pandemi döneminde bir gün, beni çok tetikleyen bir olaydan sonra oturup bir çırpıda yazdım”

Söyleşi: Mehmet Aziz Seyrek

Gazete ve dergilerdeki yazılarınızla uzun yıllardır okurla buluşuyordunuz; şimdi ise ilk öykü kitabınız Merdivenli Sokak ile edebiyat dünyasına güçlü bir giriş yaptınız. Bu geçiş sizin için nasıl bir dönüşüm oldu? Öykü yazmak, deneme ve yazılarından hangi açılardan daha özgür, hangi açılardan daha sınırlayıcı bir alan açtı?

Yazı pratiğim, yaklaşık sekiz yıldır yaptığım gazete/dergi yazarlığıyla gelişti ve güçlendi elbette ama edebiyat alanında üretim yapmak bundan tamamen ayrılan bir durum benim için. Son teslim tarihi, uzunluğu, içeriği belli olan yazılar yazmakla tüm çerçevesini, konusunu, uzunluğunu, istisnasız tüm sınırlarını benim belirlediğim öyküler yazmak arasında çok büyük bir özgürlük farkı var. Kafanızda kendi sesinizden başka hiç kimsenin sesi yok düşünsenize; genel yayın yönetmeni müdahale etmeyecek, sayfa editörü kısaltmayacak yazınızı, şahane bir durum. Çok özgürleştirici ama asla sınırlayıcı değil benim için.

Kitabın oluşum sürecinin dört yılı aşkın sürdüğünü biliyoruz. Bu zaman içinde öyküleriniz nasıl evrildi? Geriye dönüp baktığınızda, “artık bu metinler bir kitap olarak konuşuyor” dediğiniz kırılma anı neydi?

Kitaba adını veren “Merdivenli Sokak” öykümü yazmamla kitaba son noktayı koymam arasında yaklaşık dört-beş yıl var. “Merdivenli Sokak”ı pandemi döneminde bir gün, beni çok tetikleyen bir olaydan sonra oturup bir çırpıda yazdım. Üstünden bir yıl geçti, kalem oynatmadım ama kafamın içinde yeni öyküler yazmaya hep devam ettim. Bir yılın ardından iki öykü daha çıktı: “Resim” ve “Cenaze”. Sonra yine yıllarca durdum ama duran sadece elimdi. Zihnimin içinde her şeyi cümle cümle kaydettiğim bir dosya hep açıktı. 35 yaşına geldiğimde ve artık daha fazla bekleme lüksüm olmadığını fark ettiğim anda, bir haftalık bir tecrit döneminde oturdum ve gece gündüz, o kafamın içindeki dosyada ne var ne yoksa yazdım. Yemek yemeyi bile unuttuğum anlar oldu. O bir hafta yazarlığımın en önemli kırılma anıydı.

Merdivenli Sokak’taki öykülerde çocuk bakış açısı belirleyici. Çocukların suspus gözleri, bastırılmış duyguları ve erken olgunlaşmaları üzerinden derin bir dünya kuruyorsunuz. Bu portreleri oluştururken kendi hafızanız mı daha baskın oldu, yoksa zaman içinde biriken gözlemler mi?

Her ikisi de. 90’lar çocuğu olmanın bütün nimetlerinden faydalanırken öğretmen olmamdan -ve kitabı yazdığım dönemde küçük yaş grubuyla, dezavantajlı bir bölgede çalışıyor olmamdan- faydalanarak hem gözlemi hem hafızayı bir arada kullandım. Çocuk-ebeveyn ilişkilerine dair 90’lardan hatırladıklarımın bugünün anne-çocuk, baba-çocuk, anne-baba, kardeş-kardeş ilişkilerine yansıması beni zaman zaman şaşırttı, zaman zaman çok üzdü. Öykülerde ortaya çıkardığım her portre tüm bu gözlem ve hafıza kırıntılarının bir toplamı.

Öykülerde çocuklar çoğunlukla aile, mahalle ve okul gibi dar alanlarda sıkışmış hâlde karşımıza çıkıyor. Bu mekânlar sizce bugünün Türkiye’sinde çocukluğun üzerindeki görünmez baskıları ne ölçüde yansıtıyor? Bu sıkışmışlık, metinlerde bilinçli olarak sessiz bir eleştiriye mi dönüşüyor?

Evet, benim öykülerime konu olan çocuklar, ailesinden değer gören, benlik algısı gelişmiş, mutlu çocuklar değil maalesef. “Bugünün Türkiye’sinde çocukluğun üzerindeki görünmez baskılar” ifadeniz o kadar düşündürücü ki… Evet, ben tam da bu baskının üstüne gittim galiba. Galiba dememim sebebi bunu bilinçli olarak yapmamış olmam. Benim aklımdaki çocuklar hep buna isyan etti istemsizce: Uslu duran çocuğun daha çok takdir görmesine, daha çok takdir görmek isteyen çocuğun da çok susmak zorunda kalmasına, ebeveyn sevgisinin koşulsuz olmamasına, korku kültürüne… Bilinçli yapmadım ama öyle büyük bir eleştiriye dönüştü ki, kitabı okuduktan sonra kendi çocukluğuna dönen, kendi anne-babalığını sorgulayan çok insandan yorum aldım. Bu yüzden sessiz bir eleştiriye dönüştü diyebiliriz bence, evet.

Bir yerde “anne yaptıklarından çok yapmadıklarıyla karartıyor çocuğun hayatını” diyorsunuz. Bu düşünce öykülerinizde nasıl bir karşılık buluyor? Annenin yokluğu ya da duygusal geri çekilişi, çocuğun iç dünyasında neden bu kadar kalıcı ve derin izler bırakıyor?

Bu düşünce benim öykülerimde ete kemiğe bürünüyor, canlanıyor, kalkıp yürüyor hatta. Hiçbir öyküde hiçbir çocuk annesiz değil, annesinden ayrı değil, hepsi annesiyle birlikte yaşıyor ama aslında anne “yok”. Var da yok. “Apartman” öyküsünü hatırlar mısınız? Oradaki çocuk annesinin duygusal desteğini alabilseydi, daha ilkokul çağında canına kıyar mıydı? Baba faktörünün çocuk üstündeki etkilerini asla arka plana atmak değil derdim, zaten bu öykünün kalbine o yüzden başka bir babayı da koydum, annelere ekstra bir duygusal yük yüklemeye de çalışmıyorum ama ben “anne”nin gerçekten ne demek olduğunu, bir çocuk için ne anlama gelebileceğini kendim anne olunca anladım. Herhangi bir konuda çocuğa karşı hata yaptığınızda, onu kırdığınızda; uyumadan önce tatlı bir sohbet, bir öpücük, bir özür yetiyor telafi etmeye ama ona gün boyunca vermediğiniz sevginin, göstermediğiniz ilginin geri dönüşü ve telafisi olmuyor maalesef.

Öykülerinizde hafıza ne bütünüyle karanlık ne de bütünüyle aydınlık; daha çok iki uç arasında gidip gelen bir alan gibi. Çocukluk anılarının yetişkinlikte bizi yeniden kurma gücüyle, yetişkin bilincin çocukluğu yeniden yorumlaması arasındaki bu çift yönlü ilişkiyi nasıl düşünüyorsunuz?

Çocukluğun yetişkinliğin şekillenmesi üstünde inanılmaz bir etkisi var, bilimsel olarak da kanıtlanmış bir durum zaten, tartışmaya kapalı. Mesele, çocuklukta yara aldığımız yerlere yetişkin bilinciyle baktığımızda çözülmeye başlıyor. Karakterlerimin çoğu küçük çocuklar, büyüdüklerinde olaylara aynı bakmayacaklar. Hatta aynı karakterleri büyütüp yeni öyküler yazıyorum bazen, bu çift yönlü ilişki üstüne düşünmeyi baya seviyorum yani.

Travmatik anıların gündelik hayata “karanlık gündüzler” gibi sızması kitapta özellikle çarpıcı. Bu metaforu kurarken, travmanın zamansızlığı ve beklenmedik anlarda ortaya çıkışı mı sizi yönlendirdi?

İnanın bu sorunun cevabını bilmiyorum, çünkü yukarıda da söylediğim gibi hiçbir metaforu bilerek ve farkında olarak kurmadım. Ama şimdi siz sorunca düşündüm de, benim için aklımdaki tüm hikayeleri yazdığım o bir haftanın başlaması da beklemediğim bir anda beklemediğim bir duygunun ortaya çıkışıyla olmuştu. Nokta atışı soru oldu bu 😊

Öykülerde çocukluk anıları sıklıkla bir “maske”nin ardında gizlenen travmalar olarak beliriyor. Hatırlamanın bu kadar sancılı bir süreç hâline gelmesi sizce neden kaçınılmaz? Okuru da bu yüzleşmenin bir parçası hâline getirmek baştan beri hedeflediğiniz bir şey miydi?

Hiç hedef koymadım yazarken. Benimki hatırlamaktan çok unutmamaktan kaynaklanan bir yazma süreciydi. Ben maalesef yaşadığım, şahit olduğum, duyduğum, gördüğüm ya da okuduğum hiçbir travmatik detayı unutmuyorum. Bir süre sonra zihnimdeki dosya dolup taşmaya başlıyor, çok ağırlaşıyor, yoruluyorum ve bu ağırlıktan kurtulmak için oturup günlerce yazıyorum işte. Mesela ilk kitaptan sonra dosya elbette yine dolmaya başladı, şu an yazmıyorum, iyice dolunca zaten bir noktada “yaz” diyecek bana.

Kitapta hafıza, yalnızca bireysel bir hatıra deposu değil; bastırılmış deneyimlerin sessiz birikimi olarak da işliyor. Bu yaklaşımınızı Maurice Halbwachs’ın toplumsal hafıza düşüncesiyle birlikte okuduğunuzda, kolektif olanın bireysel hikâyelere ne kattığını düşünüyorsunuz?

Bu kuramı bilmiyordum, siz söyleyince araştırdım. Bu çok ağır bir soru, üstüne çok düşünmem gerekti. 😊 Bu kuramı benim öykülerime şuradan bağlayabilirim: İnsanın iletişim kuran sosyal bir canlı olması gerekiyor, sağlıklı yetişkinlik için çocukluktan gelen bir sosyalliğe ihtiyaç var ama benim öykülerimdeki aileler buna alan açmayan aileler. Bastırılmış deneyimler, ebeveyn korkusu, kendi beden ve ruhuna uzaklık çocuğu kolektif bilinçten de uzak tutuyor. Benim öykülerimdeki ailelere göre çevre korkutucu bir yer, evin dışı tehlikeli, aile ve akrabalar dışında kimsenin bir önemi ve kıymeti yok. Haliyle bu bilinçle büyümüş çocukların sağlıklı yetişkin iletişimi de imkânsız oluyor. Halbuki kolektifin bireyseli beslemesine aileler tarafından izin verilse, her çocuk daha özgüvenli ve sosyal büyür sanırım.

Kitaba adını veren “Merdivenli Sokak” öyküsü, aynı zamanda yazdığınız ilk öykülerden biri. Bu metni kitabın genel ruhu için bir anahtar yapan şey neydi? Neden bütün kitabı temsil eden başlık bu öykü oldu?

“Merdivenli Sokak” kitabın yazılan ilk öyküsü, beni yazarlığa başlatan öykü, duygusu çok yoğun. Ben hâlâ ağlamadan okuyamıyorum bu öyküyü mesela. O küçük kıza yıllar da geçse çok üzüleceğim. Ve o çocuğun hisleri kitabın tüm ruhunu kapsıyor, oradaki küçük kız benim bütün karakterlerimin ruh arkadaşı. İsmini kitaba vermesi gerekiyordu, verdi.

Öyküde merdivenli sokak yalnızca bir mekân değil, adeta bir eşik gibi işliyor. Çocuklukta yukarı–aşağı hareketin hem fiziksel hem duygusal anlamları sizin için neyi temsil ediyordu?

Çocukluk tam da böyle bir süreç, hele de 90’ların çocukluğu. Bir yukarı bir aşağı… Bir sokağın bir başı bir sonu. Ne daha uzağa gidebilirsin ne de daha yukarı çıkabilirsin…

Bu öyküde çocuğun iç sesi çok güçlü ve yetişkin bakışının gölgesine girmiyor. Bu saf perspektifi korumak yazarken sizi en çok hangi noktalarda zorladı?

Ben bu öyküde olayı dümdüz anlatıp çocuğu sessiz bırakmayı hiç istemedim. İstedim ki içinden de olsa bas bas bağırsın, ağlasın, isyan etsin, çığlık atsın. Aslında tüm hayatı yetişkin gölgesinde, başına gelen korkunç olayı anlatamayacak kadar gölgede kalmış bir çocuk ama en azından iç sesi kimsenin gölgesine girmesin istedim. Ona çığlık attırdım ama öykünün sonunda yine kimsenin duymadığını gördük, bu çok zordu.

Salıncak sahnesi öykünün merkezinde duruyor; hem oyun hem tehlike, hem özgürlük hem kontrol kaybı barındırıyor. Bu imge, öykünün duygusal ritmini kurarken size nasıl bir imkân sundu?

Salıncağı kullandım, çünkü vurgulamak istediğim tek şey onun ne kadar büyürse büyüsün, annesi tarafından ne kadar olgun ve sessiz olması istenirse istensin bir çocuk olduğunu, ruhunu havalandırmak için aşağı yukarı bir hareketin yeteceğini göstermekti. O çocuğun ruhunun ritmini ancak salıncakla yakaladım diyebilirim.

Anne figürü bu öyküde özellikle sessiz; “yapmadıkları” burada da belirleyici. Bu anne–kız ilişkisini, kitaptaki diğer anne figürlerinden ayıran temel fark neydi?

Hiçbir fark yok aslında, kitaptaki tüm anneler birbirinin başka bir laciverdi.

Öyküde koku, ses ve sıcaklık gibi duyusal detaylar çok yoğun. Çocuk hafızasının özellikle bu duyulara tutunmasını bilinçli olarak mı öncelediniz? Sizin için en kalıcı çocukluk duyusu hangisi?

Bunlar hafızanın en önemli tetikleyicileri olarak işliyor bende. Ama en kalıcı ve etkileyici olan koku. Kendim kokuyla çok tetiklendiğim için öykülerimde de istemsizce kokuyu kullandım sanırım. Yine sanırım diyorum çünkü bu yorumu ilk duyduğumda da çok şaşırmıştım bilinçli yapmadığım için. Yirmi otuz yıl önceye ışınlanmanın en kolay yolu koku olduğu için öykülerin arka planına da hep yerleştirmişim kokuyu. Kazanda kaynayan biber salçası kokusu sizin de burnunuza geldi galiba bu soruyu sorduğunuza göre. 😊

Öykünün sonunda ezan sesiyle çocuğun iç dünyası ile mahallenin kolektif sesi kesişiyor. Bu sesin öyküdeki işlevi nedir? Kalabalık bir sesin, bireysel yalnızlığı daha da derinleştirmesi sizin için ne ifade ediyor?

Oradaki ezan sesi, öykülerime bilinçli olarak yerleştirdiğim nadir detaylardan biri. Ezan sesi birçok insan için birçok farklı anlama gelebilir değil mi, kimi camiye koşar, kimi oturuşuna bir çekidüzen verir, kimi dua eder vs. 90’larda büyümüş bir kız çocuğu içinse akşam ezanının anlamı şudur: Eve dön! Akşam ezandan sonraya kalmadan eve dön ki başına bir iş gelmesin (!). Bireysel yalnızlığı dibine kadar derinleştiren bir ses yani, çok fazla şey ifade ediyor bu yüzden. Sokakların tekinsizliği, bireysel özgürlükler üstündeki baskı…

“Merdivenli Sokak” başlık öyküsü olmasına rağmen kitapta okurun karşısına daha sonra çıkıyor. Okurun bu öyküyle karşılaştığında, geriye dönüp diğer öyküleri nasıl bir duygusal zeminde yeniden okumasını istediniz?

Okur bu öyküyle karşılaştığında canı ne isterse onu yapsın isterim, ister geri dönsün isterse diğerlerine doğru devam etsin. Çünkü “Merdivenli Sokak” öyküsü benim için kitabın omurgası olabilir ama okur için öyle olması gerekmiyor. Umarım herkes kendine en iyi gelecek öyküyü bulur, sadece bunu isterim.

Yorum yapın