Söyleşi serimizin bu haftaki konuğu, Varlık Yayınları’ndan çıkan “Sen Hiç Merak Etme” adlı ilk kitabı ile Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü sahibi Levni Hakan Şahin.
Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Kitaplarla ve yazmakla olan ilişkiniz nasıl başladı?
Kaçmaya bayılırım. Çocukluğumdan beri her yerden kaçtım. Okuldan, evden, İstanbul’dan, Türkiye’den… Kurmaca da bir çeşit gerçeklikten kaçış yöntemi olarak erken yaşta girdi hayatıma. Sonradan, kaçışın da bir yüzleşme biçimi olabileceğini fark ettiğim zamanlarda, yazmaya başladım.
Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, kitabın ismine nasıl karar verdiniz, yazma sürecinde neler yaşadınız?
Kitabım bir öykü koleksiyonu. Bu öyküleri beş yıllık bir periyotta yazdım. Yani yazma sürecinde hayatımın neredeyse beşte birini yaşadım. (Neler neler!) Yirmili yaşların bitmek bilmez angaryası arasında nefes alabildikçe, halihazırda var olan fikirlerimin hayata geçebilmesi için uygun şartları yaratabildikçe yazdım.
Kitabınızı tamamladıktan sonra yayınevi bulma süreciniz nasıl geçti? Kitabınızı basmaya karar veren yayıneviyle yaşadığınız süreç nasıldı?
Kitap, dosya halindeyken Varlık Yayınları’nın verdiği Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Yani yayınevi bulmaya çalışmak gibi bir deneyim yaşamadım. Varlık Yayınları’nın editörü Mehmet Erte ile verimli ve öğretici bir redaksiyon süreci geçirdim.
Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz? Kitapta sizi en çok etkileyen bölüm hangisi?
Sen Hiç Merak Etme’deki öykülerin her biri, az ya da çok, kayıpla, kaybın farklı yüzleriyle, kayba verilen farklı tepkilerle ilgili diyebilirim.
Karakterlerimin söylene söylene de olsa, çabalamaktan vazgeçmemeleri çok hoşuma gidiyor.
İlk kitabı yayımlamanın en büyük heyecanı ve en büyük zorluğu neydi? Kitabınız yayımlandıktan sonra aldığınız tepkiler nasıldı?
Görülmek korkutucu. Yazdıklarımı bir gün okunmaları umuduyla yazsam da ve hatta yazarken dahi hayali bir okurun gözlerini üzerimde hissediyor olsam da (Keşke bundan kurtulabilsem.) kitabın vitrine çıkması savunmasız hissettirdi beni. Tabii korkularım arzularıma işaret ediyor genelde. Beni korkutan durumlara sokmaya çalışıyorum kendimi.
Aldığım tepkiler beni hem şaşırttı hem mutlu etti. Aynı öyküyü okurken ağladığını söyleyen de kahkaha attığını söyleyen de oldu. Beni en çok memnun eden, öykülerimin jenerasyonuma hitap ettiğini görmek oldu.
İlk kitabınızı yayımladıktan sonra yazarlık konusunda düşünceleriniz değişti mi?
Hayır. Hasbelkader bir kitap yazabildiğim için mutluyum fakat yazarlığı bir meslek haline getirmenin zorluğu gözümde hala aynı büyüklükte. Sonuçta yazdığın sürece yazarsın ve yazamamanın bahanesi sonsuz. İlk adımdansa ikinci adımın en önemlisi olduğunu düşünüyorum. İlk adımı attıktan sonra ikinci adımı geriye doğru atıp olduğun yere dönebilirsin. İkinci adımı da ileri attığında yürümeye başlamış oluyorsun gibi geliyor bana.
Yeni bir kitap için çalışmalarınızı sürdürüyor musunuz? Henüz kitabı yayımlanmamış yazarlara tavsiyeleriniz neler olur?
Henüz işlenmemiş bir roman fikrim var. Keza defterimde yıllardır duran onlarca öykü fikri… Onlara yeterli zamanı ayırabilmek için sanatçı konuk programları, hibeler arıyorum. Her şeyin başı ev kirası. (Bakın, bu da en güçlü bahanem.)
Tavsiye konseptini değerli bulmuyorum. Herkesin doğrusu kendine… Bir doğru varsa, biri onu deneyimlerinden damıtmış, söze dökebilmiş ve paylaşmışsa bile, bir başkasının onu kendi doğrusu haline getirebilmesi için fiilen öznesi olduğu süreçlerden geçmesi gerekir. Tek bir şey söyleyebilirim: Hayat dönüm noktalarıyla değişiyor. Başarılı olan insanların hikayelerini dinlediğimde -ki başarıyı, kişinin sevdiği şeyi istediği biçimde yapabildiği koşulları kendine sağlaması olarak tanımlamak isterim- hepsinin bir dönüm noktasından bahsettiğini görüyorum. Biz tabii ki sebat edeceğiz, belki birçok şeyi feda edeceğiz fakat gerisi şans… Yani demem o ki sürüncemeden, belirsizlikten kendimize değersizlik devşirmeyelim.

















