Elia, Politik ama İçinde Siyasetin Barınmadığı Roman | Mehmet Hanifi

Ocak 22, 2026

Elia, Politik ama İçinde Siyasetin Barınmadığı Roman | Mehmet Hanifi

Hepimiz bir gün o adaya dönebilecek miyiz?

Kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi ütopya ile distopya arasında kurulan gerilimli hat, en başından son sayfasına dek okuru bir tekinsizliğin ve karanlığın içine sürüklüyor. Metnin yarattığı korku atmosferine okurun da dâhil olması ve iliklerinde tedirginliği hissetmesi kaçınılmaz oluyor. Elia’da geçen hayat, okurun başına gelecekleri önceden sezdiren/düşündüren türden, bilindik bir takım olaylardan meydana gelen gelişmeler silsilesiyle sürüyor.

Edebiyatın misyonu da başımıza gelebilecek olası felaketlere karşı dikkatli ve uyanık olmayı içimize düşüren öngörüsü değildir de nedir? Hülasa, edebiyatın sağında solunda duran her insan bilir edebiyatın savaşçı ve ölüm yanlısı olmadığını ve eline silahı alıp kendine karşı bir cephe kurmadığını bilir. Edebiyat, göçü ve yabancılaşmayı değil, insanca ve eşit bir yaşamın sürekliliğini savunur. Sözü ve anlamı çoğaltır.

Pekala ada metaforu başlı başına kapitalizm yarattığı ölümcül kentlerden kaçışın yaşandığı ve nefes aldığı biricik nefes alanlarıdır. Kentte gökyüzüne bakabilme fırsatı bulamazken, adada oldukça yavaş ilerler zaman. Kent insanı kendine yabancılaşan, yapay bir varlığa dönüşmüştür. Adada, zaman insanın içinden süzülüp akar.

Anakaradan uzakta, mütevazı ve sakin bir yaşantı geçiren Elia’yaya yabancılar ayak bastığında, belirsizliğin yarattığı can sıkıntısı çekilmez bir hal alır. Ada ailesinin huzuru kaçar. Adanın yerleşikleri için tehlike çanları çalmaya başlar. İlkin addan başlarlar değiştirmeye. Elia’yı, Zeytince yaparlar; kilisenin tepesine minare konulur ve camiye dönüştürülür. Adayı anlamaktan yoksun, kötülüğün hayata geçirildiği, geçmişle bağın kopartıldığı her türlü girişim burnumuza tam bir işgal kokusunu getirir. Sana ait değilse yok et. Mübadele biran olsun aklımızdan çıkmaz. Buradan olanlar öteki yakaya, oradakiler bu tarafa sürülmüştür.

Adaya ayak basan yabancılarla karşılaşma, birbirini anlamama üzerine kuruludur en başta. Yaratılan soruşturma havası belirsizliği ve karamsarlığı derinleştirir. Halkın huzursuzluğunu büyütür. Adanın sürüp giden sakin yaşantısına merkez burnunu sokmuştur. Merkezin baskınlığı ve yerelin kararına saygı duymayan kibri, aklımıza çokça aşina olduğumuz despot tutumları ve yaklaşımları getirir. Yine de halk, adaya ayak basan devlete inanmak ve güvenmek ister. Devletin halkın yararını ve çıkarını gözettiğini düşünür.

Başlıkta da belirttiğimiz gibi Elia, çok politik ama içinde siyaset barındırmayan bir roman. Söylemek istediğini edebiyatın içinden ve edebiyatın enstrümanlarıyla dile getiriyor. Bu yanıyla, dünyanın başka bir yerinde aynı totaliter ve baskıcı süreçleri yaşayan bir okur kendi anadilinde, kendi hikâyesi olarak rahatlıkla sahip çıkabiliyor.

Merkezin küçük bir topluluğu soruşturmayla, korkuyla zapturap altına almak istemesi, saplantılı bir zihniyetin yarattığı cehennem değildir de nedir? Nerede bir kalp atıyorsa orayı denetleme ve kontrol altına alma çabası, geçmişiyle kavgalı bir zihniyetin tezahüründen başka ne ola ki?

Uzman ekip ilkin en zayıf halkadan başlar ve köyün akli dengesi yerinde olmayan adamın sokakta toplayıp getirdiklerine hırsızlık yaftasıyla cezalandırmaya, adalıları bu tür uygulamalara alıştırma provasına girişir. Mesaj verilmiştir. Halkın huzuru ve refahından çok, devletin güvenlik odaklı politikaların yaygınlaştırılması önceliklidir. Devlet dediğinden halkından şüphe eder. Bireylerin, geçmişinin soruşturulması ve ona karşı tehdit olarak kullanılması ne kadar da tanıdık geliyor değil mi? İnsanlar susturulup teslim alınır. Gelişebilecek olası tepkilerin önüne geçilir. Korku iklimi yaratılır. İnsanlar arasından güvensizlik yayılarak birbirine düşürülür.  Olaylar öyle bir hal alır ki, insanlar evlerinden çıkamaz duruma getirilir. Hayatı da aşan absürt durumlarla karşılaşılır. Uzmanlar adadan ayrıldığında, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağıdır. Atmosfer değişmiştir, erozyon başlamıştır.   

 Elia’da geçen bütün insanlığın, böylelikle hepimizin hikâyesidir. Çağrıştırdığı ve aklımıza getirdiği kitaplarla metinler arası bağın nasıl oluştuğunu göz önüne seriyor. Okurun aklına farklı dillerde yazılmış akraba kitaplar düşer. Dava, Barbarları Beklerken, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Son Ada aklıma gelen başlıca kitaplardır.

Elia’ada yazar Yılmaz Şener’in bu ilk romanıyla yapmaya çalıştığı, bir dönemin kaydının tutulması ve bunun edebiyatın penceresinden okurlara aktarılmasıdır. Değil mi ki edebiyatın yarattığı hafıza, siyaset bilimin belleğinden daha uzun solukludur. Tarih unutur, edebiyat unutmaz.

Elia, dile getirdikleriyle birlikte, okurun zihninde yarattığı çağrışımlarla geniş bir düşünme atlası sunarken kalıcılığını da muştuluyor.

Yeni baskısıyla, yeni bir yayıneviyle yolculuğunu sürdüren roman, içinden geçtiğimiz zamanın anlaşılırlığı ve katlanırlılığı noktasında, okura başka bir dünyanın mümkün olabileceğinin ipuçlarını veriyor. Örgütlü kötülüğe karşı, yapılanları ve yaşananları anlama çabası ve arayışı, bu huzursuzluktan kurtarır belki bizi, ağzımızın tadı geri getirir.

Elia, muktedirlerin bizi rahatsız eden yaptırımlarına karşı edebiyat yoluyla nasıl bir dil tutturacağının ustalıklı yolunu ve tüm insanlığın başını ağrıtan sorunlarla karşılaştığında, edebiyatın durması gereken yeri işaret ediyor. Hikâyesinin, metinde arka planda kaldığı, anlatıma dayalı kurulan dünyanın okurda bıraktığı sıkışmışlığı saymazsak eğer.

Evet, er ya da geç o adaya bir gün döneceğiz ölmek için.        

Yorum yapın