
Aşkı ilk ne zaman toplamaya başladığımı tam olarak hatırlamıyorum; ama kavanozları dizerken kendime ait bir yüzü değil, camın arkasında sıkışıp kalmış, fazla sakin bir yabancıyı seyrettiğimi biliyorum. Belki o gün, belki birkaç gün önce, belki de çocukken karıncaların yolunu kesip taş dizdiğim sırada başladı her şey. Tarihi netleştiremiyorum. Kayıt tutmaya bu kadar meraklıyken, en başına tarih atmamış olmam tuhaf. Ama bazı başlangıçlar böyle; tam ellerini uzatacakken çoktan olup bitmiş oluyorlar.
Sineklerle başladım. Sinekliğe her vuruşumda çıkan tok ses, önce camda, sonra kafamın içinde yankılanıyordu. Camda kalan iz ilk başta küçük, siyah bir leke gibi görünüyordu; ama biraz dikkatli baktığımda o lekenin, havaya kalkmakla duvara yapışmak arasında kararsız bir titreşim taşıdığını fark ediyordum. Bir adım geri çekildiğimde hareket duruyordu. Tekrar yaklaştığımda sanki yeniden kıpırdıyor, ben nefes alınca leke de nefes alıyordu. Sonra elimi uzatıp sineği peçeteyle aldığım an, o küçük gövdenin tartısı, parmak uçlarımda belli belirsiz bir ağırlık bırakıyordu.
Önce mutfağın rafına dizdim kavanozları. İçine birer sinek. Kapakların metal dişleri kapanırken çıkan tıkırtı, akşamları evde tek başına dinleyebileceğim bir ritüele dönüştü. Üzerlerine tarihler yazdım; gün, ay, yıl. Bazılarını hangi saat öldüklerine göre ayırdım. Kaçta çarpmıştı sinekliklerine? Sabah ışığının ilk çizgilerinde mi, yoksa akşamüstü sarı bir yorgunlukla mı? Bilemediğim yerleri boş bıraktım; boşluklar da kaydın bir parçası sayılır.
Bir süre sonra mutfak rafları yetmedi. Koridorun duvarına raf çaktım. Sinekler camın içinde koyulaştı, tozlandı. Birkaç ay sonra kavanozların içiyle benim içim birbirine benzemeye başladı: Fazla sakin, fazla hareketsiz, fazla tanımlı. Çürüme kokusundan rahatsız olmadım; rahatsız eden, düzenin kendisiydi. Aynı hareketleri tekrar tekrar yapmak, aynı etiketi yeniden yeniden yazmak… Nihayet bir akşam, tarih attığım son kavanozu yerine koyarken anladım: Ölünün kokusu değil, tekrarın kokusu boğuyordu beni.
Tam o günlerde âşık oldum.
Nasıl olduğunu anlatmak kolay: Birinin sesi, hiç alışkın olmadığım kulağımın arkasında, derinin altında ufacık bir kıpırtı uyandırdı. Adını söylerken ağzım, bir süre sonra kendi kendine konuşuyormuş gibi hissettirdi. Midesinde kelebekler uçuşur dedikleri, tam olarak ne bilmiyordum. Öğrendim. Midemin içinde, sanki başka bir yabancı yaşıyor ve karnımı içeriden hafifçe dövüyordu. Yürürken yerin ağırlığını hissetmemeye başladım; o eski, güvenilir temas belirsizleşti. Zaman hızlandı. Saatler önümden koşarak geçiyor, ben peşlerinden bakakalıyordum.
Hızlanmış zaman, katlanabildiğim bir şey değil.
İş yerinde masama dönüp ekrana bakmayı unuttuğum, telefona gelen sesleri duymadığım, kendi adımı biri söyleyince irkildiğim gün sayısı arttıkça, kontrolün elimden kaydığını daha net gördüm. Akşam eve döndüğümde kavanozlara baktım, üzerlerindeki rakamları okudum, imla hatası aradım. Yoktu. Hata bende olmalıydı. İçeride bir yerde.
Kelebekleri o gün yakaladım.
Onları parklardan, yol kenarlarından toplamadım; çiçeklerin üzerinde kımıldadıklarını uzaktan, gözüme iliştikleri kadar gördüm. Asıl yakaladığım kelebekler, içimde dolaşanlardı. Sevinçle titreyen, midemi içten içe çizen, geceleri uyutmayanlar. Onlara da birer beden lazımdı; gözüm odanın içinde dolaşıp duvarda, boş bir alan buldu. Çekmeceden toplu iğneleri çıkardım. Duvarda kelebek yoktu elbette; ama iğneyi dayadığım yer, sanki görünmez bir kanada denk gelmiş gibi hafifçe esnedi. Her saplayışta, içimde bir yer geri çekiliyor, nefesim kesiliyordu.
İlk iğneyi duvara geçirdiğimde, oturduğum sandalyenin bacakları titredi. Ev sallandı mı, yoksa bedenim mi gevşedi, emin olamadım. İkinci iğnede, sol kolumun içi bir an uyuştu. Üçüncüsünde, midemdeki o “kelebek” denilen şeylerin sesi aniden kesildi. Kanat çırpışını duyamıyordum artık; ama duvarın önünden her geçişimde hafif bir uğultu işitiyordum. Dışarıdan soran olsaydı, borulardan gelen su sesi derdim. Kimse sormadı.
Bir süre böyle devam edebilirdim belki. Sinek kavanozları, iğneli duvar, hızlanmayan bir zaman. Ama o arada, başka bir boşluk büyüdü. Aşkın kendisi, yanımda durduğu hiçbir an, bende tam olarak görünür olmadı. Onu dürüstçe sevmek gibi bir niyetim vardı belki, ama içimdeki koleksiyoncu, her duyguyu bir yere kaldırmak istiyordu. Kaldıramadığında panikledi.
Mektuplar o panikten doğdu.
Uzak kentlerin adlarını haritalardan değil, pul kataloglarından öğrendim. Yüksek kayalıkların, sisli sahillerin, gri tren istasyonlarının, hiç gitmeyeceğim ülkelerin küçük, renkli fotoğrafları. Bir akşam, masama oturup ona bir cümle yazmaya yeltendim, ama “sen” diye başlayan her şey boğazıma takıldı. Onun yerine, “Sevgili…” diye başladığım mektubun geri kalanını, başka ülkelerde, başka dillerde, başka iklimlerde yaşayan isimlere yazdım.
Neden mi? Kendime açıklamadım. Ama her zarfı hazırlarken, burada kalmakla gitmek arasındaki çizgi biraz daha inceldi. Aşkı, yanına koyduğum nesnelerle değil, alamadığım mesafeyle tanıyordum. Uzağa yazılan her mektup, sanki o mesafeyi görünür kılıyordu. Onu değil de başkalarını seçmek, ama posta kutusuna giderken zarfın üzerinde hep onun hareket eden gölgesini görmek… Böyle bir şeydi.
Adresleri bilerek eksik yazdım. Bazı sokak isimlerinin harflerini azalttım, bazı numaraları yanlış çevirdim. Mektupların gerçekten ulaşmasını istemiyordum; ulaşmaya çalışmasını istiyordum. Postanedeki görevli, pulları dikkatle yapıştırışımı izledi, hiçbir şey sormadı. Gönderdim.
Sonra beklemeye başladım. Bekleyişin içinde garip bir keyif vardı: Hem başarısızlığı planlamış olmanın rahatı hem başarısızlık gerçekleşince duyulacak küçük acının keskinliği. Birkaç hafta sonra mektuplar geri döndü. Üzerlerine, kalın harflerle “ALICI ADRESTE BULUNAMADI” damgası vurulmuştu. Her damga, içimde bir yerin doğrulandığını hissettirdi. Ne o tam anlamıyla buradaydı ne ben orada. Damga, ikimizi de ele veriyordu.
Geri dönen zarfları açtım, pulları tek tek söktüm. Küçük bir defter aldım kendime; çizgileri düzgün, sayfaları kalın. Pulları yapıştırdım, altına mektupların yola çıktığı günü ve geri döndüğü günü yazdım. Aradaki süreleri topladım, böldüm, yokladım. Aşkın tükettiği zamanın ortalamasını almak istiyordum sanki.
Eve gelenlere önce sinek kavanozlarını göstermek ilginç geliyordu. Bazıları iğrenerek yüzünü buruşturuyor, bazıları “ne ilginç” deyip ardından ne diyeceklerini bilemiyordu. Sonra pul defterini açıyordum; herkesin gözünde, sinek kavanozlarına göre çok daha “anlaşılabilir” bir uğraş. Koleksiyon. Gezmediğim şehirler, tanışmadığım insanlar, hiç gitmeyeceğim istasyonlar. Kimse mektupların gerçekten yazılıp yazılmadığını sormuyordu; yalnızca görsele bakıyorlardı.
Bir süre sonra onların yüzleri de, kavanozların camı gibi donuklaştı gözümde. Aynı sorular, aynı övgüler, aynı kaçamak gülümsemeler. Ne kadar “özenli” olduğumu söyledikçe, ben, içimdeki dağınıklığı daha çok işitiyordum. Bir akşam, giderlerken kapıda giyindikleri paltoya bile tahammül edemediğimi fark ettim. Ellerine dolanan atkı, koridorda düşürdükleri saç teli, sehpanın kenarında unuttukları küçük tırnak kırığı… Hepsi gözümde büyüyordu.
İlk saç telini yanlışlıkla aldım. Banyoda ayna karşısında konuşurken, misafirlerden birinin uzun, koyu bir teli lavabonun kenarına takılmış halde kaldı. Musluğu açıp akıtmadım. Parmağımla aldım, havada bir an durdurdum. O kadar hafifti ki; sanki hiç kimseye ait değildi. Yine de, birine dokunmuş, bir başın sıcaklığında kalmış, bir zamanlar nabızla aynı odada durmuştu. Küçük bir kâğıda sarıp cebime koydum.
Tırnak zaten oradaydı. Sehpanın üzerinde küçücük, yarım ay gibi bir parça. Birinin elinin en kenarından kopmuş, yarı saydam, kırılgan. Bir süre baktım; masanın üzerinde, ışık değiştikçe renginin de biraz koyulaştığını gördüm. Tiksinti duymadım. Bir yankı duydum yalnızca. Tırnağı da aldım, saç teliyle aynı kâğıda sardım.
Sonra bu kâğıtlar çoğaldı. Küçük notlar, küçük parçalar: bir dudağın değdiği bardakta kalan iz, peçeteye silinmiş rujun en koyu yeri, bir başparmağın bastığı izde beliren çizgiler. Bir gün, sevdiğim adamın elini tutarken fark ettim: bileğinde küçük bir ben vardı. O beni, nedense, diğer her şeyden çok sevdim. Elini bıraktıktan sonra gözüm hep o noktayı arar oldu.
İnsanın sevdiği bir organı sonsuza kadar kendine saklama isteği, belki çocukça, belki korkunç. Ama ben bunu da bir koleksiyon malzemesi gibi düşündüm. Onun bedeninden bir parça koparmadım, hayır; öyle bir şiddetim yok. Ama o benin fotoğrafını çektim, büyüttüm, kâğıda bastım, defalarca kopyaladım. Her kopyayı biraz daha kararttım, biraz daha büyüttüm. En sonunda ben, tanınmaz bir lekeye dönüştü; sınırları belirsiz, içi koyu. Onu da “organ koleksiyonu”nun ilk parçası saydım.
Saçları, tırnakları, lekeleri kâğıtlardan alıp küçük bez torbalara doldurdum. Torbaların ağzını sıkıca bağladım. Bir gece, hepsini büyük bir çuvala toplayıp bodruma indim.
Bodrum, apartmanın en atıl yeriydi. Kimse doğru düzgün kullanmazdı. Eski bisikletler, kırık sandalyeler, sökülmüş kapı kolları, tozlu kutular. Bir köşedeki duvar, boştu. Onu kendime ayırdım. Çuvalı yere bıraktığımda, içindekiler hafif bir ses çıkarmadan yerine oturdu. O an, çuvalın içinde nefes alan bir şey varmış gibi bir his geçti içimden. Elimi çuvalın üstüne koydum. Kumaşın altından hiçbir hareket gelmiyordu; ama kalbim sanki oradaydı.
Günlerce, bodruma inip çuvalın yanına oturdum. Hiçbir şey yapmadan. Kokladım; toprak, eski deterjan ve metal karışımı bir koku. Saçların hafif, plastiksi sessizliği, tırnakların sert, saydam suskunluğu, sevilen organın fotoğrafa dönüşmüş lekesi… Hepsi, bu kokunun içinde eriyip gitti. Bir süre sonra çuvalı açmaya karar verdim.
Torbalardan çıkanları tek tek sınıflandırdım. Saç tellerini uzunluklarına göre sıraladım, tırnak parçalarını şekillerine göre ayırdım, fotoğrafları tonlarına göre dizdim. Duvarın önüne eski bir raf koydum, üzerine titrek bir ampul astım. Torbaların içinden çıkanları küçük şeffaf kutulara yerleştirdim; her kutuya, kime ait olduklarını yazmadım. Onun yerine birer tarih, birer saat, birer hava hali not ettim. “Yağmur öncesi”, “karanlık koridordan sonra”, “gülümsemeden hemen önce” gibi.
Bodrum artık bir depo değil, küçük bir sergi salonuydu.
Her akşam işten sonra aşağı indim. Ampulü yaktığımda, kutularda parlayan şey yalnızca tırnak ve saç değildi. Onlara baktıkça, yukarıdaki hayatın kopmuş parçalarının burada toplandığını gördüm: birinin kahkaha atarken başını geriye atışı, birinin “boş ver” derken elini savuruşu, birinin kapıdan çıkarken son kez geri bakışı. Hepsi orada, hiçbirinin ismi yok.
Uzak ülkelere yazdığım mektuplar da, bodruma indi. Geri dönmüş zarfları tek tek duvara astım. Damgalar, pullar, yıpranmış köşeler. Aralarından birkaçını açtım; kâğıtlarda kendi el yazımı tanıyamadığım cümleler buldum. Başka birinin yazmış olabileceği kadar yabancı, benden çıkmış olamayacak kadar tanıdık. Birini okurken fark ettim: Ona yazmak isteyip de söyleyemediklerim, mektuplarda hep başka isimlere hitap etmiş. Oysa mektubu kimse almamış. Duvara astığım her zarf, aslında ulaşmamış bir cümlenin gölgesi.
Bir akşam, sevdiğim adamı bodruma indirdim.
“Bazı işleri aşağıda saklıyorum” dedim, ne işi olduğunu söylemeden. Merdivenleri inerken, ayak seslerimiz birbirine karıştı. Ampulü yaktığımda önce duvarlara baktı; dikkatle inceledi, ama ne gördüğünü söylemedi. Şeffaf kutuların önüne geldiğinde, yüzünde bir tuhaflık belirdi. Saçları, tırnak parçalarını, tanımsız lekeleri, kararmış fotoğrafları inceledi. Zarf sıralarının önünde durup damgalara uzandı.
“Bunlar ne?” diye sordu sonunda. Sesinde korku yoktu; daha çok, gitmek isteyen birinin son nezaketi gibi yorgun bir merak vardı.
“Biriktirdiklerim” dedim. “Bana kalanlar.”
Hiçbir şey söylemedi. Bir kutunun içindeki saç tellerinden birini parmağıyla işaret etti.
“Bu?”
“Cümle kurarken sustuğun yer” demek istedim, demedim.
“Birinin saçları” dedim yalnızca.
Başka bir kutuya baktı. Tırnak parçası.
“Bu?”
“Biri giderken kapının eşiğinde düşen parça.”
Dudaklarını kıpırdattı; gözleri ampulün solgun ışığında küçüldü. Bir an, duvardaki zarflardan birine dokundu. Parmak ucu, “ALICI ADRESTE BULUNAMADI” yazısının üstünde gezindi. Göz göze gelmedik; bakışları hep sergilenen parçalarda dolaştı.
“Burada ben de var mıyım?” diye sordu, bir süre sonra.
O anda, bodrumdaki hava değişti. Ampul hafifçe sarktı, duvar gölgeleri birbirine karıştı. Kutularda duran her şey, sanki onun sesine doğru biraz daha yaklaştı. Bu soruya dürüst cevap vermek mümkün değildi; çünkü evet, o oradaydı. Saç telinde, tırnak kırığında, kararmış ben fotoğrafında, geri dönmüş zarflarda, her damganın içinde. Ama aynı zamanda değildi de. Sergilediğim hiçbir şey tam anlamıyla ona ait değildi; daha çok, bende bıraktığı boşlukların biçime bürünmüş halleriydi.
“Bilmiyorum” dedim. “Bak istersen, belki sen kendini bulursun.”
Gülümsedi, ama gülümsemesi yüzünde kalmadı. Omuzlarına kadar yayılan, sonra hızla sönen bir hareketti. Kutulardan yüzünü çekti, zarflardan uzaklaştı. Ampulün ipini eline aldı, ışığı kapatmadı. Sadece ipi bıraktı.
“Yukarı çıkalım” dedi.
Çıktık.
O geceden sonra, onu yeniden bodruma indirmedim. Zaten çok geçmeden, kendisi de gelmemeye başladı. Mesajların sayısı azaldı, aramaların tonu kısaldı, sesindeki boşluk arttı. En sonunda, kapıdan çıkarken geriye dönüp bakmadı. Dönmemesi, aklımda en net kalan görüntü oldu. Kapı kapandı; koridorda ayak sesleri söndü.
O gittikten sonra, bir süre hiçbir şey toplamadım. Ne sinek, ne kelebek, ne saç, ne tırnak, ne leke. Kavanozlar tozlandı, duvardaki iğnelerin bazıları paslandı, bodrumdaki ampul bir iki kez yanmayı reddetti. Mektup yazmayı da bıraktım; posta kutusu boş bekledi, ben de.
Sonra, bir sabah uyandığımda, içimde sessiz ama çok belirgin bir eksiklik hissettim. Midedeki boşluk değil, kalpteki ağrı değil; daha tuhaf bir yer. Sanki bedenimin bir parçası, gece boyunca benden ayrılıp bodruma inmişti. Merdivenleri inerken, ayak bileklerim hafif hafif zonkluyordu. Ampulü yaktığımda gördüğüm şey, bir sergi salonundan çok, kendime açılmış bir kesit gibiydi.
Saç telleri, tırnak parçaları, fotoğraflar, zarflar… Hepsi yerli yerindeydi. Sadece ben yoktum. O an anladım: Bunca zamandır topladığım, başkalarından bana kalan parçalar değil; kendimden kopardıklarım olmuştu. Her saç telini alırken biraz daha sessizleşmiş, her tırnak parçasını saklarken biraz daha duyarsızlaşmış, her mektubu yanlış adrese gönderirken kendimi biraz daha eksiltmiştim. Ama bu fark ediş bile bir sonuca bağlanmadı; çünkü içimde, eksilmeyi durdurmak için gerekli iradenin de çoktan sergilenmiş parçaların arasına karıştığını hissettim.
Bodrumun ortasında durup derin bir nefes aldım. Havanın tozu ciğerlerime doldu; göğsümde kısa bir yanma hissettim. O sırada, kendi elime baktım: İnce, kemikli, damarları belirgin bir el. İçine baktığımda, lif lif ayrılıyor gibiydi. Bir an, bu elin de şeffaf bir kutuya konup duvara kaldırılabileceğini düşündüm. Altına tarih yazılır, belki bir not: “Koleksiyonerin eli.”
Ama yapmadım. Yapamayacağımdan değil; artık anlamı olmadığından.
Yukarı döndüm, salonun ortasında durdum. Sinek kavanozlarına baktım, duvardaki iğnelerin gölgelerine, masanın üzerinde açık kalmış pul defterine. Hiçbirine dokunmadım. Perdeleri açmadan, ışığı yakmadan, odanın karanlığında uzun süre bekledim. İçeriden, bodrumdan gelen hafif bir titreşim duyar gibi oldum; sergi salonundaki parçalar, kendi aralarında fısıldaşıyorlardı belki. Bilemiyorum.
Şimdi biri beni tanımak istediğinde, onu yukarıya değil, aşağıya götürme fikrini aklımdan çıkaramıyorum. Ama götürmüyorum. Çünkü o sergiye giren herkesin, en sonunda orada bir parçasını bırakacağını biliyorum. Kendimi çoğaltacak gücüm kalmadı; koleksiyonum zaten yeterince kalabalık.
Aşkı hâlâ bir kavanoza koyamadım. Ona bir tarih atamadım, duvarda bir yerine işaret koyamadım, bir zarfın damgasına sığdıramadım. Bazen bodruma inerken merdiven boşluğunda, enseme değen soğuk bir nefes gibi geçiyor yanımdan. Bazen posta kutusunu açtığımda, hiçbir mektup yokken bile içeriden hafif bir kağıt hışırtısı geliyor. Bazen geceleri, duvardaki iğnelerin olmadığı bir noktaya uzun uzun bakıyorum. Orada görünmeyen bir iz, iğnesiz bir gölge var gibi.
Koleksiyonun tamamlandığına dair hiçbir işaret yok. Eksildiğime dair çok.
Yine de, rafların önünde durup kavanozların camına yaklaştığımda, orada hâlâ bir yüz görüyorum. Bazen bana benziyor, bazen mektuplardan birinin alıcısına, bazen de bodrumda bırakıp çıktığım adama. Bazen de, hiç kimseye.
Sorunun cevabını hâlâ bilmiyorum:
Ben mi onları topladım, yoksa onlar mı beni dağıttı.
Bildigim tek şey şu:
Bir gün biri, tesadüfen ya da kasıtla, o bodrum kapısını açacak.
Ampulü yakacak.
Kutuların önünde durup etiketlere eğilecek.
Ve o an, koleksiyon nihayet tamamlanacak; çünkü ona bakan göz de artık koleksiyonun bir parçası olacak.
Gerisi mi?
Gerisi, tarihsiz.
















