
Kimi romanların estetiği yazarın doğup büyüdüğü toplumun deneyimiyle biçimlenir. Yazarın doğup büyüdüğü toplum, bunu hem fiziksel hem zihinsel kasıtla söylüyorum. Bedenimizin büyüdüğü ev, bilincimizin oluştuğu, algılarımızın şekillendiği ve tutumlarımızın belirlendiği yerdir. Aynı zaman diliminde, kendiliğinden, bedensel ve bilişsel kontakla iki yönlü büyürüz. Sonraki her şey biraz bu iki yönlü büyüme süreciyle ilgilidir. Romancının romanı, ressamın tablosu, doktorun hastasına- öğretmenin öğrencisine bakışı, neye üzülüp ne sevindiğimiz hatta siyasetçinin üslubu bile büyürken iç dünyasının neyle dolduğuyla ilgilidir. Henüz oluş aşamasındaki çocukluğumuzda neyimiz vardı, neyimiz eksikti ya da yoktu.
Kemal Varol’un son romanı Onu Sevdiğim Zamanlar’ı okurken yazar çocukluğunda neye sahipti diye düşündüm. Bir çocuğun hikâye anlatıcısı olarak büyümesini sağlayacak pek çok şey buldum. Mesela tavandaki mertekleri sayarak düşlere dalan coşkun bir zihin. Dışarıya değil içeriye konuşan bir dil. Gördüklerini, duyduklarını kendi kuyusundaki suyla yıkayan ve başkalaştıran tuhaf bir akıl. Önceleri resimli kitaplar, okumayı söktükten sonra koltuğunun altından eksik etmediği klasik eserler. Kitaplar, içimdeki o bitmek tükenmek bilmeyen yalnızlık hissine eşlik ediyordu ve doğrusu bundan çok hoşnuttum.
Yanı sıra deneyimler; öğretmenin su gibi berrak kızına duyulan ilk aşk, son nefisinde siyah kola isteyen büyük ana, kamyondan yola saçılan kola şişeleri, talebelerle jandarmaların çatışması…
Bu saydıklarım Onu Sevdiğim Zamanlar’ın karakteri Suskun-84’e, onun çocukluğuna aitmiş gibi görünebilir. Ama zaten Suskun-84 de Varol’a aittir, Varol’un kendisine dairdir. Değil mi ki, her metin biraz yazarın kendisiyle ilgili, yazarına içkindir. Oran kurmak, ne kadar kendisidir diye sormak magazinel bir merak olur. Oran üzerinden gitmektense iyi bir edebiyat eserinin yazarıyla arasındaki mesafenin kısalığına ikna olmayı öneriyorum. Sadece bu kadar değil ama. Metni kuran pek çok başka inceliğe de ihtiyaç var ki, bu ihtiyaçlar karşılanmadığında ona edebiyat demiyoruz.
Şimdi Suskun-84’ün -ve yazarının- çocukluğunda eksikliğini hissettiği veya yokluğuyla onu zora sokan şeyler nelerdi ona bakalım. İlk çocukluk yıllarında içe dönük, kırılgan kişiliğinde ifade bulan bir dili olmasına rağmen evden ayrılıp okula başlamasıyla dilini kaybeder. Mertek, bıttım, gogé, pung ve pek çok sözcüğün karşılığının olmadığı, bu sözcüklerin bilinmediği bir dünyaya adım atmıştır. Anneden bu ayrılış beraberinde ana dilinden kopuşu getirir. Annesi oğlunu ikna etmek için şöyle der; Hiçbirimiz Türkçe bilmiyoruz. Bizi dövüyorlar mı? Tutukladılar mı beni? Belki okulda öğrenirsin. Hastaneye gidince doktora derdimizi anlatamıyoruz oğlum. Sen öğrenirsen bize de faydan olur. Dilsel iletişimin olmadığı okul ortamı annenin kararlı tutumu ve oyuncaklar sayesinde yine de çekici hale gelir.
Böylelikle sıska, kırılgan, içine kapanık çocuğun gerçeklikten uzaklaşıp imgesel dünyaya kapılması için ortam kusursuz şekilde hazırlanmış olur. Kaybettiği dilinin verdiği acının farkındadır ancak ilerde heves edeceği yazma tutkusunun göğsünü sıkıştıracağının henüz farkında değildir. Yok sayılan ana diline rağmen okulda öğrendiği dille yazmak zorunda kalacaktır. Kendi dilinde yazma şansı yoktur çünkü dili yoktur, yok sayılmıştır. Doğduğu ev, içinde büyüdüğü toplumla beraber içsel evreni de yani bütün yaşam dizaynı onu kendiliğinden hikâye anlatıcısı kılmıştır. Anlatmasa, yazmasa yaşayamayacak olanlardandır. Yazmak, her zaman bir seçim değildir. Bazen koşullar size yazdırır. Yazacağınız dil de her zaman bir seçim olmayabilir. Bazen koşullar dili ve estetiği belirler. Bu bakımdan Onu Sevdiğim Zamanlar’ın ufku bir dil meselesini işaret ediyor.
Sadece bu kadar değil, dediğim yerden devam edecek olursam. Orası Varol’un bilmediği, hem kültürel bakımdan uzak hem duygu durumunu kendi duygu ve deneyimleri üzerinden tanıyamayacağı bir karakter yarattığı yerdir. Romanın anlatıcı kadın karakteri Eléonere, Fransızdır. Ülkesine sığınan göçmenlerin geri gönderildiği bir merkezde çalışıyor. Sevgilisi Julien’nin deyişiyle sağcı olduğunun bile farkında olmayan bir işkolik. Eléonere kendi kendine düşünürken aklından şunlar geçiyor mesela; Gittikleri her yere pis ellerini ve çarpık kültürlerini taşıyan Afganlar… bir bok başarmış gibi Hindistan’dan ayrılıp kendi sefaletlerinde boğulan Pakistanlılar… Şiir sever bir halk iken cahil bir devrime teslim olan İranlılar… Amerikalıların kendi elleriyle davet edip parçalanan, sonra da kapımızda dilenen Irakılar… darbelerden baskılardan kaçarken Batılı rolü oynayan ama özünde Ortadoğulu Türkler… Mitterandların başımıza bela ettiği, dağlarındaki savaşla birlikte şehrimize akan Kürtler…
Roman boyunca çapraz okumayla Eléonere’nin günlük yaşamını, can sıkıntısını, özlediği sevgilisini ve Eléonere’nin Suskun-84’ün boynundaki muskadan çıkardığı Ken-an’ın hayat hikayesini okuyoruz. Metin ilerledikçe kadının katı kişiliğindeki dönüşümü ve buz tutmuş yüreğinin ısındığını görüyoruz. Onu Sevdiğim Zamanlar’ın başarısı yazarın mesafeli olduğu bir karakteri de iyi temellendirebilmesi ve gerçekçi bir sunumla ortaya koyabilmesi; göçmen düşmanı Eléoner’in kendi üzerine düşünmesi, acıdan kaçmak isterken yitirdiği insanlığının farkına varması. Farkına varması ve değişmeye başlaması. Bu değişimin ruhsal yönü Eléonere’nin sevgiyi, Suskun-84 şahsında insanlığa dair sevgiyi kendi içinde keşfetmesi ve büyütmesi oluyor.
Seven Eléonere’nin değişiminin pratik yönü ise sevdiğinin ölü ruhuna hayat üflemesidir. Sevgi varsa ırkçı yasaları kim takar?















