
Dönemine göre hayli cesur, sıra dışı kişiliğiyle; kadınımızın toplumdaki yeri ve eğitimi konusunda verdiği mücadeleyle; roman, anı, deneme, tiyatro gibi türlerdeki eserleriyle kültür hayatımızın güçlü kadın yazarlarından ve unutulmaz şahsiyetlerinden biridir Halide Edib Adıvar. Cumhuriyet’in ilanından sonra eşi Dr. Adnan Adıvar’ın, Rauf Orbay, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy’la birlikte kurucuları arasında bulunduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması üzerine 1925’te yurtdışına çıkan, uzun süre Fransa ve İngiltere’de yaşayan Halide Edib, Amerika’da Colombia Üniversitesi’nde ve Hindistan’da Delhi İslam Üniversitesi’nde konuk profesör olarak çalıştı. 1939’da Türkiye’ye döndü ve 1940’ta İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne profesör olarak atandı.
Halide Edib, Sinekli Bakkal’ı, ilk olarak The Clown and His Daughter (Soytarı ve Kızı)adıyla İngilizce olarak kaleme almış ve 1935’te yayımlamıştır. Romanın Türkçesi bir yıl sonra basılmıştır. İki yayın arasındaki biçim, üslup bakımından farklılıklar, romanın bir dilden öteki dile doğrudan çeviri olmayıp İngiliz ve Türk okurlar için ayrı ayrı kurgulandığını göstermektedir. Romanın ilk şeklinin İngilizce oluşu, yazar tarafından Türkçe olarak yeniden yazılması, 1942’de CHP Roman Yarışması’nda birincilik kazanması, sonraları filme alınması, TV’ye birkaç kez uyarlanması ve 1936’dan günümüze kadar geçen bunca zamandan sonra günümüzde farklı dünya dillerinde yeniden hayat bulması, hayli ilginç bir edebiyat serüveni olarak yansıyor biz okurlara.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın değerlendirmesine göre, “Sinekli Bakkal, edebiyatın ve resmin bize ait Şark olarak tanıdığı yerli bir dekor içinde (II. Abdülhamid devrinin çok melez ve içten, çok Şarklı havası ve dekoru) fantastik kahramanlarıyla kaybedilmemesi lazım gelen değerlerin ve yeni, kurtarıcı düşüncelerin sentezini veren güzel, romanesk tarafı bol bir geçmiş zaman rüyasıdır.” Roman, birtakım kavramsal karşıtlıkların oluşturduğu denge ve bunların düşünsel kodlamaları üzerine kurulan bir yapı ortaya koyar. O nedenle yazarın bir amacı olduğu ya da dillendirmek ve çözümlemek istediği bir sorunsalın varlığı duyumsanır sayfalar ilerledikçe. Yazarın pek çok romanındaki gibi, güçlü ve yüceltilmiş bir kadın karakterin (Rabia) eserin merkezinde yer aldığı görülür. Romandaki başlıca kavramsal karşıtlıklar arasında; (Müslüman) Doğu- (Hıristiyan) Batı, geleneksellik-modernlik, eski-yeni, zengin-yoksul, korkuya dayalı din anlayışı-tasavvufun hoşgörülü din yorumu, kadın-erkek, istibdat-hürriyet, kültürel farklılıklar ve bunlardan doğan toplumsal çeşitlilik ve sosyal dengeler sayılabilir.
Yazarların yaşamıyla yapıtları arasında çoğu zaman canlı ve diyalektik bir bağ söz konusudur. Yapıtı, yazarın yaşamının ve yaratıcılığının mekânıdır bir bakıma. Halide Edib’in Mor Salkımlı Ev’de dile getirdiği çocukluk anılarından damıtılarak yazılmış gibidir Sinekli Bakkal. Halide Edib, çocukluğunu, annesinin erken ölümü ve babasının yeniden evlenmesi üzerine baba eviyle anneannesinin evinde ikili bir yaşam olarak yaşar. Bu iki ev, gerçekte apayrı iki dünyadır. Halide Edib’in babası, tam anlamıyla Batı kültürünü örnek alan bir Osmanlı aydınıdır. Çocuk Halide Edib’in giyiminden, oynadığı oyuna ve yeme alışkanlığına kadar her şeyini Batılı tarzda düzenler. Bu tutum, çocuk Halide’ye zaman zaman sıkıntılar verir. Çünkü bu özelliğiyle yaşıtı olan mahalle çocuklarından ayrı ve uzaktır. Ancak ne olursa olsun baba evindeki bu çocukluk yaşantısı, onun gelecekteki Batılı yanını oluşturacaktır. Yine babasının seçimiyle eğitim aldığı Amerikan Koleji’nde İngilizceyi severek öğrenir, bu da onun Batı’ya dönük yüzünü oluşturan diğer etmenlerdendir.

Mevlevî geleneğinden gelen anneannenin evinde doğal olarak bu kültüre uygun biçimde yaşandığı için çocuk Halide, bu gelenekleri de benliğine sindirir. Süleymaniye’de dinlediği Kur’an’lar, ezanlar ve mevlitler onu büyüler. Mahalledeki renkli ve canlı sosyal yaşam, ramazanlar, bayramlar, gelenekler ilgisini çeker. Özetle, anneannesinin evinde yaşadığı çocukluk günleri, yazarın ruhunun yerli ve geleneksel tarafını oluşturur.
Bu çocukluk izlenimlerden ve gözlemlerden oluşan kişiliğin birikimini sayfalarında en yoğun olarak taşıyan eseri, belirttiğim gibi Sinekli Bakkal’dır. Yazar, roman kişilerinden Rabia’da yerli ve geleneksel değerleri yüceltirken, Peregrini’yle Batılı insan düşüncesinin önemini ve gereğini vurgular.
Sinekli Bakkal; İstanbul’da Aksaray taraflarında aynı adı taşıyan bir mahallede, II. Abdülhamid’in saltanatının son yıllarında geçer. Mahalle imamının kızı Emine, babasının karşı çıkmasına rağmen, orta oyunculuğu yapan, karagöz oynatan mahalle bakkalı Tevfik’le evlenmiştir. Kısa bir süre sonra Emine, kocasıyla anlaşamaz ve kızı Rabia ile babasının evine döner.
İmam dede, olağanüstü ses yeteneğinin olduğunu gördüğü Rabia’yı yetiştirir, hafız ve mevlithan yapar. Aynı semtte oturan Abdülhamit’in zaptiye nazırı Selim Paşa’nın karısı, Rabia ile ilgilenir. Bu ilgi sonucunda dostlarından Mevlevi şeyhi Vehbi Efendi’den musiki dersi almasını sağlar. Bir oyununda, eski karısını taklit ettiği bahanesiyle İstanbul dışına sürülen Tevfik, affedilerek dönmüştür. Rabia, dedesinden ayrılarak babasının yanına gelir. Bir süre sonra Selim Paşa’nın Genç Türklerle birlikte çalışan oğlu Hilmi ve Avrupa’dan gönderilen gazeteleri postaneden kadın kılığında alırken yakalanan Tevfik, Şam’a sürülürler.
Bu noktada da tezatlar yumağı ilgi uyandırır ve yazarın amacına hizmet eder. Korkuya dayalı din anlayışını Rabia’nın imam dedesi temsil ederken, insan sevgisine dayalı mistik yorumu Mevlevi şeyhi Vehbi Dede üstlenir. Yazar, karşıt karakterlerine birer görev yüklemiş durumdadır. Karakterler, yazarın doğrudan sözcülüğünü yapmasalar da romanın asıl dokusunu oluşturan alegorileri kurarlar. Burada, zaptiye nazırı Selim Paşa gibi halka ve özellikle aydınlara zulmeden bir adamın oğlunun (Hilmi) Genç Türklerden yana olması da başka bir tezat oluşturur. Baba, zulmü ve eziyeti temsil ederken, oğlu, hürriyet istemini ve bireysel özgürlüğü simgeler. Tevfik’in kadın kılığına girip önemli bir postayı alırken yakalanması da ciddi durum içinde yaşanan gülünç bir durumdur.
Bu arada Rabia ünlü bir mevlithan olmuştur. Daha önce Selim Paşa Konağı’ndan tanıdığı ve sesine hayran olan piyanist Peregrini ile Müslüman olması koşuluyla evlenir; Peregrini, Osman adını alır. Rabia’nın ondan bir çocuğu olur. Oğlu Hilmi’nin sürgüne gönderilmesinden sonra Selim Paşa zaptiye nazırlığından çekilmiş, konağın bir bölümünde içine kapanık ve sade bir hayat yaşamaya başlamıştır. O da yönetimi ve istibdadı sorgular, kendi hataları üzerinde düşünür ve vicdan hesaplaşmasına girer. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra sürgünden dönen Tevfik, hürriyet kahramanı olarak karşılanır; Sinekli Bakkal’daki olağan yaşamına döner. Mahallede yaşam böylece devam etmektedir…
Berna Moran’ın işaret ettiği gibi, romanın Tevfik’in sürgüne gönderilmesine kadarki bölümü canlı, hareketli, meraklı ve dönemin siyasal olaylarını yansıtır tarzda gelişirken ikinci bölümden itibaren romanın temposu yavaşlar ve okur, Rabia ile Peregrini’nin aşklarına, Vehbi Dede, Peregrini ve Rabia arasındaki uzun konuşmalara odaklanmak durumunda kalır. Bu konuşmalarda yazarın Doğu-Batı sorunsalı bağlamında irdelemeye çalıştığı pek çok durum ve olgunun dile getirilip tartışıldığı ve karşılaştırmalara çokça yer verildiği görülür. Berna Moran’ın eleştirel analizine göre Peregrini’nin yeni bir dini, yeni bir çevreyi benimseyecek ve yaşamına bambaşka bir rota verecek kadar Rabia’ya âşık oluşunu dile getiren tutku, derinlemesine işlenmez. Yazarın acelesi var gibidir ve oyuncularının sahnedeki rollerini bitirmesini bekleyen bir yönetmen edasındadır. Asıl olarak verilmesi gerekenler; adını, kimliğini, ülkesini bırakıp İstanbul’daki bir kenar mahallede yeni bir yaşama başlayan Peregrini’nin iç dünyasındaki fırtınalardır. Buna rağmen, Peregrini’nin yeni bir hayata adım atması, eserin en ilgi çeken kısımlarındandır; çünkü din değiştirme, başka bir kültürü kısa sürede benimseme, sıra dışı bir insanî durumdur. Rahipken din karşıtlığına dönen ve hiçbir dini benimsemeden yaşamını sürdüren Peregrini’nin mucizevî bir şekilde Müslümanlığı benimsemesi ve Rabia’da aradığı yaşamı bulması gerçekten şaşırtıcıdır.
Romanda asıl düğüm noktası Peregrini’nin içsel çalkantıları, çelişkileri ve ruhen yaşadığı çatışmalardır. Bu nokta okura epeyce kapalı durumdadır. Romanın bir yerinde şöyle konuşur Peregrini: “Batı’nın ruh iklimi bana çok soğuk geldi, Doğu ikliminde dinlenme ve şifa arıyorum.” Aslında bu karşıtlıkların birbirine yakınlığı da söz konusudur. Ayrıca Doğu mistisizminde ruhsal şifa bulmak, Batılıların eskiden beri izlediği bir yoldur. Tarih boyunca bazı Batılı gezginler, Doğu gezilerinden arınmış bir ruhla döndüklerini, Batı’nın maddeyi önceleyen ikliminden uzaklaşmış olmanın iç huzurunu yaşadıklarını vurgulamışlardır.
Sinekli Bakkal’ı başka dillerde de ilgiyle okunulabilir kılan yönlerden biri, kültürel, dinsel ve sosyal olaylar, durumlar ya da karşıt kavramların, yazar tarafından simgeleşmiş kişiler aracılığıyla, bir tez etrafında şekillendirilmesinden çok, farklı bir kültürel iklim ve kültürel coğrafyayı Batı ile de karşılaştırarak aktarması ve sonuçta Berna Moran’ın da ifade ettiği gibi bir ‘sentez’den çok, Doğu’nun Batı’ya üstün gelmesini ifade eden bir yaklaşım sergilemesidir. Peregrini’nin Rabia ile evlenmesi ve yaşamını bu mahallede devam ettirmesi sembolik olarak Doğu’nun Batı’ya üstünlüğünü anlatır. Bu da yabancı, özellikle Batılı okurlar için hayli dikkat ve ilgi çeken bir durumdur.
Genelde Sinekli Bakkal’ın okurları etkileyen yönü, II. Abdülhamit döneminin İstanbul’unu, her zümreden insana yer vererek anlatmasıdır; fakir kenar mahallesi, zengin konakları ve saray çevresiyle yan yana işlenen bir İstanbul vardır romanda. Tanpınar’ın tespitleriyle, “Kitabın asıl güzel ve büyük tarafı, yerli olması, bize ait şeylerle dolu olması ve cemiyet hayatımızın çok mühim bir dönüm noktasında ondan bir kesiti net ve doğrudan yansıtmasıdır.” Yazar, sadece toplumsal yaşamı yansıtmayı düşünmediği ve siyasal ya da toplumsal sorunlarla ilgili düşüncelerini de anlatmak istediği için, romanda farklı sosyal çevrelerde dolaştırır okurunu; bunu da Rabia aracılığıyla gerçekleştirir. Rabia mevlithan olarak başarısı nedeniyle zengin konaklarına girebilmektedir. Ayrıca Vehbi Dede de bu farklı sosyal çevreler arasında köprü kurar. İnsanları sevgi etrafında toplamaya çalışır.
Yazarın romanda anlattığı çevrelerin bir işlevselliği vardır; bunların her biri birtakım değerleri temsil eder. Sinekli Bakkal Mahallesi, geleneklerini ve değerlerini sürdüren halk tabakasını, Hilmi ve arkadaşları yenilikçi aydınları, saray çevresi de bozulmuş ve yozlaşmış yönetici zümreyi simgeler. Rabia, bütün çevrelerde dolaşarak olay kurgusunu toparlar. Rabia’nın babasının Genç Türklere yakın olması nedeniyle, dönemin rejim arama çabaları, İkinci Abdülhamit’in buna karşı baskıcı yönetimi, sürgünler ve sürgüne gidenlerin dramı, bir bütünlük içinde işlenmiştir.
Halide Edib Adıvar “Romancı, hayatı kavrayabildiği ve bunu bir bütün olarak verebildiği zaman romancı sayılır.” der. Romanda siyasal, kültürel, sosyal, sınıfsal ve dinsel birçok sorunsala karşıtlıklar üzerinden göndermede bulunmuştur Halide Edib. Zaptiye nazırı Selim Paşa’nın ve çevresindeki adamların yaptıkları işkencelerin ve uyguladıkları şiddetin karşı kutbunda ise Vehbi Dede’nin mistik ve sevgi dolu dünyası yer alır; bu dünyada şiddete yer yoktur. Romanda şiddetin doruğunu Gözpatlatan Muzaffer namında bir zaptiye uygular; ama Kız Tevfik onun işkencesine boyun eğmez. Burada, bir bakıma şiddet ve sanat kavramlarının karşıtlığı da temsili olarak kullanılmıştır.
Halide Edib Adıvar, Mor Salkımlı Ev’de çocukken Süleymaniye’de dinlediği vaizin korkutucu sözlerinden ve ölümün bütün çıplaklığıyla anlatılmasından tedirgin olduğunu belirtir. Amerikan Koleji döneminde dinlere karşı daha geniş bir perspektiften bakmayı öğrendiğini anlatır. Miss Pensham’ın İncil derslerinden çok etkilendiğini dile getiren yazar şöyle devam eder: “En sade, fakat vazıh bir şekilde Hz. İsa’nın doğumunu, insanlığa getirdiği sevgi ateşini anlatırken herkes ağlıyordu. Benim de gözlerimden yaş boşandı, fakat neden bilir misiniz, kendimi Süleyman Dede’nin o ezeli şaheserindeki, yani Mevlid’indeki Veladet bahsini dinliyor gibi idim.” Yazarın başka bazı tespitleri de ilginçtir: “… Süleyman Dede’nin Mevlid’i ile Hazreti İsa’nın olduğu ileri sürülen İncil’in pasajlarında ancak bir kadının duyabileceği sevgi ve rikkat görülür.” der. Bu düşünceler onu Mevlevilik gibi mistik ve sevgi temelli din yorumlarına götürecektir.
Bu yorumlar Sinekli Bakkal’da yankılanacak ve roman kişilerinden Vehbi Dede’de vücut bulacaktır. Romanın bilge kişiliği olan Vehbi Dede, Doğu mistisizminin insan yaşantısındaki derinliğini ve yönlendiriciliğini vurgular. İyilik ve kötülüğü bir kefeye koyarak şunları söyler: “Hepsi aynı nurun gölgeleri, hepsi aynı ilâhî ressamın kullandığı başka başka boyalar…” Ona göre de iyi, kötü, güzel, çirkin ne varsa aynı ilâhî gücün değişik görüntüleridir. Her şeyi olduğu gibi kabullenmek gerekir. Genç Türklerin düşünceleri, bu görüşle çatışır. Onlara göre, insan olmanın gereği, kötüyü kabullenmek değil, ona karşı çıkmak, onu ortadan kaldırmaktır. Bu tür söylemleri, mücadeleleri için sakıncalı bularak şunları söylerler: “Dede, iyilik, kötülük arasındaki farkı kaldırıyor. Bunun mantıklı neticesi ne oluyor, bilir misiniz? Bu itikat, insanları zulme ve zalimlere karşı müsamahakâr, lâkayt yapar…” Bu da Sinekli Bakkal’ın içindeki başka bir düşünsel karşıtlığın ifadesidir. Yazar roman boyunca dile getirdiği tüm çelişkilerin çözümü olarak yine bir’lik felsefesini, tasavvufu sezdirecektir.
Peregrini, Batı akılcılığının temsilcisidir. Aslında o da katı ve kuru akılcılıktan usanıp kaçmıştır. Asıl kaçtığı ise kendi gerçekliğidir ve Vehbi Dede onun bu farkındalığa ulaşmasını sağlar; “gönül gözünü” açar. Roman kişilerinden Peregrini ve Rabia, yazarın düşüncelerinin alegorik yansımaları olarak değil de içsel derinliklerine ulaşılarak verilebilseydi, evlenmeleri de belki daha inandırıcı ve güçlü temellere dayalı olurdu. Yazar, roman kurgusunda sürekli yer alan karşıtlıklardan diyalektik sıçramayla üst noktada bir düşünsel senteze ulaşılabilmiş sayılmaz. Önerilen, her şeyin “Bir” oluşu, vahdet-i vücut felsefesi yani tasavvuf, yani mistisizmdir ki bu olgu zaten Doğu’nun atardamarını teşkil eder.
Sinekli Bakkal, tarihsel bir dönemi, Halide Edib gibi tarihsel önemde bir edebi şahsiyetin başarılı gözlemleriyle, alegorilerle anlatması bakımından da ilgiyle okunabilen ve evrensel açıdan karşılığını, yansımalarını bulabilir nitelikte bir yerli eserimizdir. Sinekli Bakkal “bir geçmiş zaman rüyası”dır ve bu rüya veya hayal, yerli ya da yabancı roman okurlarına pek uzak sayılmaz. Romandaki birkaç bilgelik satırını aktararak yazımı noktalamak istiyorum.
(Tevfik’i sürgüne taşıyacak olan vapur yola çıkmak üzeredir):
“Rakım:
-Tevfik benden karagöz takımlarını istedi. Vapurda sanki “hayal” mi oynatacaktı? dedi.
Vehbi Dede dalgın dalgın cevap verdi:
-Hayal de insan gibi diyar diyar gezer hey oğul!”
* Halide Edib Adıvar, Sinekli Bakkal, Can Yayınları.

















