Masthead header

“Yedinci Gün” üzerine: Olağanüstülüğün bizzat kendisi | Tekin Budakoğlu

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Teknolojinin 21. yüzyıldan itibaren hayatlarımızda yer edindiği ve bu tarihten öncesini bu anlamda sıfır kabul eden bizler için,  tarihteki zaman makinalarından, elektrikli sandalyelerden bahsetmek; üstelik bunları, ölümsüzlüğü yakalayan, zamanda yolculuk yapabilen kahramanlar ışığında, olağanüstü olaylar içinde, tarihle bağdaştırabilmek ve işin ilginci hiçbir satırda fantastik ya da macera romanı düzlemine geçmeden bunları yetkinlikle başarabilmek,  olağanüstülüğün bizzat kendisi olsa gerek.

Yedinci Gün’ün henüz ismi ve yayımlanacağı tarih duyurulduğunda gazetelerde boy boy haberlerinin çıkması, okurların ön siparişlere sahip olabilmek için birbiriyle yarışması ve -herhangi bir kitap hakkında hemen hemen hiç görmediğim kadar- heyecanla kaleme alınmış köşe yazıları, popüler edebiyatın yüksek sesli magazinsel yönünün bütünüyle uzağında, edebi kalitesi yüksek, olgun bir romanın da ilk anda övgüye ulaşabileceğini göstermesi noktasında önemli ve yalnızca İhsan Oktay Anar için değil, edebiyatın bütün dinamikleri adına sevindiriciydi. Şüphesiz, kendiliğinden oluşan bu ilginin bir ucunda, romanı Nobel’e uzanan yoldaki PR çalışmalarından biri olarak görmeye hevesli, harika bir roman okuma beklentisinden çok Stockholm’de kiralık frak giyerek dans etmek için yanıp tutuşan ve romanın ya da sanatın sınırlarını coğrafi şekillerin, ovaların ve bozkırların çizdiğine inanan bir azınlık da vardı –hep vardı, ancak önceden bariz bir biçimde çoğunluktu- fakat buna karşın resmin diğer ucunda, çözülmesi zor bir yazarın gizleri bol, bir çırpıda okunma kolaylığı sağlamayan, yoğun anlatımlı romanını bekleyen ve çoğunluğu oluşturan edebi okur kitlesi bulunuyordu.

İhsan Oktay Anar’ın son dönem edebiyatımıza romanlarının yanı sıra yaptığı önemli katkılardan biri de kendi tarzına alıştırarak edebi zevkini yükselttiği bu okur kitlesidir.

Olağanüstü Olaylar

İhsan Oktay Anar, sokaklarını adım adım gezebileceğiniz şehrini bu kez, yine İstanbul’a, Dersaadet’e kuruyor. Abdülhamit’in hüküm sürdüğü 20. yüzyılın başları. Sultan’ın, şehrin maketi üstündeki bir sineği kovalamasıyla başlayan ve nihayetinde iki masumun Sultan’a suikast cezasıyla idam edildiği, sinematografik ve enteresan bir şehir turuyla başlıyor Yedinci Gün. Bu olay sokaklara, alınlarından yukarısı kömürleşmiş halde öldürülen şeyhlere bağlanıyor.

Hikâyenin ilk önemli kişisi, padişahın süt kardeşi olan Paşaoğlu. Dinden uzak, lükse ve kumara düşkün olan Paşaoğlu, kumar oynamak için günün belli saatinde kumarhane, belli saatinde de camii görevi gören mekâna gittiğinde, eski bir Alman mühendis olan Aman Baba ile karşılaşır. Aman Baba, Paşaoğlu’yla kumar oynar. İddia ise ne altın ne evdir; oyunu Paşaoğlu kazanırsa Aman Baba onun gibi dinden uzak yaşayacak, şayet Aman Baba kazanırsa da Paşaoğlu imana yönelecektir. Üst üste kaybettiği birkaç elden sonra Paşaoğlu, kendisinden beklenenleri yapar ve Aman Baba’nın verdiği Kur’an’ı cebine koyar. Issız bir sokakta yolunu kesen bir adam Paşaoğlu’nu öldürmeye çalıştığındaysa kurşun cebindeki Kur’an’a isabet ederek durur. Sanki kurşun, Kur’an’ın en arka sayfasındaki kanlı el izi sayesinde durmuş gibidir. Paşaoğlu bütün bunlardan sonra, bu kez içinden gelerek iman eder.

Romanın asıl kahramanı İhsan Sait ise, yanlış anlaşılma sonucu girdiği hapisten çıkınca, yaşlı bir tefeci olan Culyano’nun yanında çalışmaya başlar. Çocukları yiyerek ölümsüz olan Culyano, sırrını öğrenen İhsan Sait’e saldırır fakat İhsan Sait onu öldürür, servet değerindeki senetlerini de alır. İhsan Sait artık zengindir. Zenginliği sonrası bir baloya giden İhsan Sait, baloyu basan Selahattin Tefrici adındaki şeyhi, meraktan takip eder. Ardından Selahattin Tefrici’yi yolda bir haydut kıskıvrak yakalayarak boş bir depoya götürür. Onları depoya kadar takip eden İhsan Sait, onun da diğer dervişler gibi, bir elektrikli sandalye düzeneğiyle -alnından yukarısı simsiyah olacak şekilde- yakılarak öldürüldüğünü görür. Düzeneği kontrol eden adam ona saldırınca, boğuşma sırasında İhsan Sait adamı öldürür. İhsan Sait’e saldıran ve şeyhleri öldüren kişi, onların temiz ve günahsız zihinleri sayesinde Yaradan’a ulaşmaya çabalayan Paşaoğlu’dur.

İhsan Sait bir gün yolda, onun oğlu olduğunu söyleyen Ali İhsan adındaki bir dervişle karşılaşır; zor durumda kalan dervişe para yardımı yapar. Kim olduğunu bilmediği derviş,  “Baba! Bu parayı sana ödeyeceğim!” der, İhsan Sait ise olanlara anlam veremez ve oradan uzaklaşır. O günün akşamı çelik kasasının açık olduğunu gören İhsan Sait, kasada kendi el yazısı ve mührüyle “Oğlun Ali İhsan’ı sakın terk etme” yazılı bir not bulur. Daha sonra bu kasa, henüz tanışmadığı aşkı Prenses Döjira’yla olan aşkının mektuplaşma yeri olacaktır.

Romanla ilgili pek çok şey anlattığımı düşünüyorsanız, şunu söylemekte fayda var: Bütün bu anlattıklarım, damar damar farklı zaman dilimlerindeki farklı olaylara açılan ve nihayetinde hepsi aynı kanala dökülen Yedinci Gün’deki yalnızca birkaç satır başı. Romanın devamında okuru, geleceğe gitmek için tasarlanan zaman makinası zeplin, savaşlar, Yedi Uyuyanlar, gizli örgüt, mükemmel insan İdris Âmil Zula ve kahramanların kimliklerinin değişimini/dönüşümünü sağlayan daha birçok olay bekliyor.

Olağanüstülüğün Bizzat Kendisi

İhsan Oktay Anar okurları, onun belli bir sırayı takip etmeyen anlatım biçimine; ana olayların içinden sızan ve dağınık görünmesine rağmen asıl gövdeye bağlanan pek çok olay parçasına alışıklar. İhsan Oktay Anar, bu tarzını Yedinci Gün’de de devam ettiriyor. Romanlarında İstanbul’u, olduğu halinden bile gerçek yansıtabilmesinin temelinde, zengin bir hayalgücünün yanında iyi bir gözlem faktörü olduğu düşüncesiyse, yakın zamanda verdiği bir röportajla ortadan kalktı. Yalnızca üç kere gittiğini söylediği ve pek fazla gezme şansı bile bulamadığı bir şehri böylesine canlı, hareketli ve doğal işleyebilmesi de, roman sanatı için ayrıca incelenmesi gereken bir nokta.

Osmanlıca kelimeleri sıkça kullanmasına ve buna tezat olabilme tehikesi bulunan fazlaca bilimsel terim ve ifadeye yer vermesine rağmen kitaplarını okurken sıkılmamanın sırrı ise ustaca kullandığı üslubu ve kurgudaki başarısı. Bunun yanında, sanırım İhsan Oktay Anar’ı farklı kılan noktaların en başında, aslında çok fazla işlenmeyen ve aralarında bağ kurma imkanı da çok olmayan tarih ve teknoloji kavramlarını iç içe geçirebilmesi geliyor. Teknolojinin 21. yüzyıldan itibaren hayatlarında yer edindiği ve bu tarihten öncesini bu anlamda sıfır kabul eden bizler için tarihteki zaman makinalarından, elektrikli sandalyelerden bahsetmek; üstelik bunları, ölümsüzlüğü yakalayan, zamanda yolculuk yapabilen kahramanlar ışığında olağanüstü olaylar içinde tarihle bağdaştırabilmek ve işin ilginci hiçbir satırda fantastik ya da macera romanı düzlemine geçmeden bunları yetkinlikle başarabilmek, olağanüstülüğün bizzat kendisi olsa gerek.

Tarihin Parodisi

İhsan Oktay Anar, Yedinci Gün’de kimi tarihi olayların birer parodisini oluşturuyor. Sarıkamış Harekâtı’nı yeni bir kurguyla anlatmanın yanı sıra, romanda Tekvînhane’nin mâlikinin bir çiftçiyi orada kendisinden sonraki sorumlu kişi olarak tanıtmasından ve bütün çalışanların bunu kabul etmesinden sonra Ateşçi’nin “O bir çiftçi ve onun işi toprakla, benim işim ise ateşle. Bu yüzden ben ondan üstünüm!” itirazının ardından işinden kovulması, şeytanın Cennet’ten kovulmasının roman dilinde yeniden yaratımı. Ayrıca, Sezar’ın meşhur “Sen de mi Brütüs?” sözündeki bağlaçla oynayarak, yeni bir kurgu da oluşturur İhsan Oktay Anar: “… Ama günün birinde Sezar nâm bir paşa, ordusuyla alkışlar arasında Roma’ya girdi. Herkes onun iktidarı alıp ona buna çatarak zorbalık yapmak istediğini zannetmişti. Ama onun amacı iktidarı değil, çocukluğundan kalma Gülgoncası’nı almaktı. Fakat nerede ve kimde olduğunu bilmiyordu. Asker olmasına rağmen sormaya da cesareti yoktu, sadece senatoda moruklar onu bıçaklarken evlâtlığı Brütüs’e ‘Sende mi Brütüs?’ diye sorabilmişti.”

Savaş ve Günümüz Eleştirisi

Yedinci Gün, İhsan Oktay Anar’ın önceki metinlerinden daha açık bir biçimde, eleştirel yönünü de ortaya koyması bakımından önemli. Savaşa olan tepkisini kimi zaman kahramanlarının ağzından; “Kumandanım! Şu yaralılara bakın! Kolları bacakları artık yok! Dilencilik mi yapacaklar! Biz çiftimizi çubuğumuzu bırakıp buraya geldik! Bu harp kime ne fayda sağlayacak? Bizler kimin için muharebe ediyoruz! Evime sakat dönersem dilencilik mi yapayım!” diyerek savaşın anlamsızlığı karşısında açıkça isyan ederken, kimi zaman da “Yeterince kan dökülmedi mi! Allâhım! Beni neden yarattın da başıma iş açtın?” diyerek savaş olgusundan yola çıkar ve felsefi sorgulamaları, varoluş kavramının irdelenmesine kadar uzanır.

Bugünün belli başlı otoriter güçlerine karşı da eleştirilerini yöneltiyor İhsan Oktay Anar. Savaşı anlatırken kullandığı “Vatanı uğruna yaşayan birine köpek, yine vatanı uğruna ölene de köpek leşi muamelesi yapmak, galiba bir devlet geleneğiydi.” sözleri ve “O devirde de bunların çoğu, kendilerini tehdit eden kâtil ve zorbalardan tırsar, ama kuvvetleri sade vatandaşa yettiğinden onların tepesine biner, “Hırsıza polis olmaz, polis dostlara,” sözünü doğru çıkarmak için ellerinden geleni esirgemezlerdi.” gibi ifadeler, onun günümüzde doğru gitmediğini düşündüğü baskın güçlere yönelttiği eleştiriler olarak okunmalı.

İhsan Oktay Anar, olağanüstü olaylarla örülü, özgün dili ve anlatımıyla okuru içine hapseden ve bu kez eksik ya da yanlış işlediğini düşündüğü nosyonları eleştirmekten de geri durmadığı son romanı Yedinci Gün’de, roman sanatı adına adeta öğretici dersler veriyor.

Tekin Budakoğlu – edebiyathaber.net (28 Eylül 2012)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z