Masthead header

Seyahati sanatlaştıran iksir edebiyattır | Selva Trak Ulupınar

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Edebiyat, sanat, seyahat, doğa, insan ve din olgularını birleştirerek insanla ilgili birçok konuya biraz da felsefi ve psikolojik bakış açısıyla yaklaşan Alain de Botton’un “Seyahat Sanatı” adlı kitabı için, seyahat temalı en derin ve en kapsamlı eserlerden biri diyebiliriz.

Kitapta dünyaca ünlü ressam, şair ve yazarlardan oluşan kimliklerin eserlerinin yaratılış süreçlerinin seyahat kavramıyla ilişkilendirilmesi ön planda. Bu nedenle okuyucuyu oturduğu koltuğunda, dünyanın pek çok bölgesine seyahat etmiş hissine sürükleyen ilgi çekici bir anlatım şekli de göze çarpıyor. Örneğin, Barbados Adası’ndan Hindistan’a, Londra’ya, Mısır’dan Provence’e kadar sanatçılar ve eserleriyle birlikte sayfalar dolusu seyahate katılmanın ve bu arada psikolojik ve tinsel yorumlarda kendini bulmanın kaçınılmaz hazzı, sizi oturduğunuz semtten tutun da dünyanın en uzak köşesine varan seyahatlere özendirecek kadar güzel.

“Seyahat Sanatı”nın doyurucu özelliklerinden biri de okuma süresince genel kültüre katılan birbirinden hoş, ilginç bilgilere rastlamak ve yaşama ait farklı bakış açılarına şahit olmak: “Bir yere gitmeden önceki beklentilerimiz ve o yerden döndükten sonraki anılarımız müthiş bir saflık taşır: Bir yer, en saf haliyle beklentilerde ve anılarda var olur.”

Yaşamı boyunca limanları, trenleri, otel odalarını, yaşadığı yerden çok daha cazip ve rahat bulan Fransız şair Boudelaire seyahat tutkusunu; “Yaşam bir hastanedir, hastalar sürekli yattıkları yeri değiştirme saplantısı içindedir.” benzetmesiyle açıklar. Nitekim Boadelaire’in, şiirlerinde bekleme salonları, havaalanları gibi seyahat mekânlarına ve ayrılışlara şiirsellik kazandıran on dokuzuncu yüzyılın ilk şairi olduğu görülür. Evde içi sıkıldığında havaalanı servislerinden birine binerek uçakların iniş kalkışlarını izlemeye giden şairin seyahat tutkusu  öncelikle buradan belli değil midir?..

Her öğesinin insanı yolculuğa davet eden iksiriyle havaalanlanları, bana da her daim, bir dünyadan bir başka dünyaya geçişi sağlayan bir çeşit sihirli araf noktası olarak görünmüştür. Yaşamın rutin ve yorucu şartlarından uzaklaşmamız için son adım olan bu mekânlar bizi, adımızı bile kimsenin bilmediği özgürlüğe davet eden ülkelere, şehirlere yolcular. Boudelaire’in de dediği gibi: “Nereye olursa olsun! İster Trieste, ister Zürih, ister Paris.” Veya ister İzmir, ister Kıbrıs, ister İstanbul… 

Üstelik Botton’a göre de; “Tepeden bakmak, her gün karşılaştığımız manzaraya bir düzen ve mantık kazandırır…Bulutlar bizi sükûnete davet eder.”

Bu arada yazar, bir benzin istasyonunda veya motelde bulunan şiirselliğin, sıradan ve düzenli toplumun bencilce rahatlıklarına ve alışkanlıklarına bir alternatif oluşturmalarını ifade ediyor: “Prizler, banyo muslukları, reçel kavanozları ya da havaalanı işaretleri bize onları tasarlayan kişilerin amaçladığından çok daha fazlasını gösterir, o kültürlerin özelliklerini yansıtır.” Kimi zaman ilk kez gittiğimiz bir ülkedeki veya şehirdeki normalde aklımıza bile gelmeyecek bir ayrıntının hafızamıza kazınmasının nedeni de elbette bu olmalı.

Gustave Flaubert’in henüz on iki yaşındayken en büyük isteğinin; “Mısır’da deve sürücüsü olmak ve bir hareme gidip üst dudağının üzerinde incecik bıyıkları olan zeytin tenli bir kadına bakirliğini teslim etmek” olması gibi ilginç bilgilerin eşliğinde ilerliyor kitap. Flaubert’in Doğu’ya yaptığı seyahatlere ait fantezilerinin “Öfke ve Güçsüzlük” adlı eserinde; “Şark’ın (o güzeller güzeli kadının) yanan güneşini, mavi semalarını, altın minerallerini… kumlarda yol alan kervanlarını görmek…” demek olduğunu da anlatıyor Botton. Dolayısıyla Flaubert, çoğu kez bir kadın gibi kişileştirdiği Doğu’ya yine bir kadına olduğu gibi aşkla bağlıdır.

Doğuya duyduğu sempatiye karşılık doğduğu ülke olan Fransa’dan nefret eden Flaubert, yeni bir milliyet tanımı bile icat etmiştir: “Kişinin milliyeti, doğduğu ya da ailesinin yaşadığı yere göre değil, ona cazip gelen yerlere göre belirlenecekti.” Ve Alain de Button bu konuda; “…Flaubert gibi, büyüyüp yetişkin olduğumuzda gerçek bağlarımızın farkına varırız ve bu bağlar doğrultusunda hayal gücümüzün yardımıyla benliğimizi yeniden yaratma özgürlüğüne sahip oluruz.” sözleriyle Flaubert’i destekliyor. Botton;”Sokrates’e nerelisin diye sorduklarında, Atinalı değil, dünyalıyım.” dediği bilgisini de ekliyor.

Nereli olduğumuz konusu da tıpkı hangi dine inandığımız konusu gibi bir avuç tohumun rüzgârda savrulması misali istemimiz dışında belirlenmemiş midir?… Sözün özü; dünya çok büyük bir ev ve hepimiz imkânlar dahilinde, bu evin her penceresinden bakma hakkından mahrum kalmamalıyız.

William Wordsworth’un seyahati doğa kavramıyla iç içe ele alan düşüncelerinin ve dizelerinin yer aldığı satırlar, kitaba en hoş anlamlardan birini yüklüyor. Bu konuda şairin en ilginç savı; kimliklerimizin ve ruh halimizin bir ölçüde birlikte olduğumuz insanlara göre değişiklik göstermesi (cömertlik, duyarlılık, haset gibi) üzerine… Şaire göre doğanın da insan üzerinde tıpkı bu şekilde bir etkisi olmaktadır: “Meşeler gururu, çamlar azmi, göller de sakinliği öğretir, erdemli olma yolunda sessiz sedasız bize ilham verirler.

Kişilik olarak seyahat edeceği yerin yapay gelişmişliğinden hoşlanan, doğal güzelliklerden mümkün olduğu kadar uzak durmayı yeğleyen insanlarla gerçek anlamda doğadan tat alan insanları karşılaştırdığımızda sanırım doğa ve insanın bütünsel özelliklerinin oldukça benzerlik göstermekte olduğunu kolaylıkla anlayabiliyoruz.

Wordsworth, bulunduğu doğal ortamları saflık, akılcılık ve süreklilik olarak nitelendirirken örneğin çiçeklere tevazu ve ağırbaşlılık erdemlerini yüklüyordu: “Papatya’ya: Seni sessiz, tatlı yaratığı doğanın!/ Aynı güneşin altındayız seninle/ Aynı havayı soluyoruz/ Onarır mısın/ Yüreğimi neşenle?/ Boynu bükük varlığını/ Paylaşır mısın benimle?” 

Yazar, doğa ve seyahat konusunda  kılcal damarlar misali ince yollarla insan psikolojisinin derinlerine inen Edmund Burke’un görüşlerini de mercek altına alıyor. Böylelikle doğadaki “yüce” yerlerin, aslında sıradan yaşamın bize her an acı vererek öğrettiği derslere karşılık geldiklerini dile getiriyor. Nasıl evren bizden daha kudretliyse bizden büyük olgularla karşılaştığımızda ve arzularımız kısıtlandığında yapabileceğimiz şeyin durumu kabullenmek olduğunun altını çiziyor: “Çöllerdeki taşların ve kutuplardaki buzulların üzerine yazılmış olan ders budur… Korkuyla karışık hayranlık duygusu, ibadet etme arzusuna bile dönüşebilir.” 

Bu satırları okuma süreniz boyunca doğaya sadece “güzellik” kavramı açısından bakmamanız gerektiğini, onunla ilgili her ayrıntının altında aslında derin bir tanrısallığın yattığını hatırlıyorsunuz. Dolayısıyla doğanın görkemi ve insanın acizliği bize her an Tanrı’nın varlığını ve tanrısallığı çağrıştırıyor.

Botton, seyahat edeceğimiz yerler konusundaki kararlarımızı, bizde iz bırakan sanat eserlerinin etkisinde de verebildiğimiz gerçeğini ele alıyor. Örneğin Van Gogh, Provence’te yaptığı özellikle selvi ve zeytin ağacı resimleri ve bunlarda kullandığı ilginç renklerle  sanatseverlerin dikkatini o bölgeye çekmeyi başarmıştı. Ve o çizmeye başladıktan sonra Provence’teki selvi ağaçlarının sayısı hızla artmıştı. Van Gogh’un da itiraf ettiği gibi: “Renklerin gerçekliğiyle ölümüne oynadım ben.”

Seyahat edilen yerlerdeki güzelliklere o andan sonrasında da sahip olma duygusunu yaşayabilmek için bulunan çeşitli yollardan birinin de gidilen yerlerden alınan ufak tefek de olsa hatıralık eşyalar olduğunu söyleyen yazar, fotoğraf çekmeyi de desteklerken bu konuda asıl kalıcı olanın tek bir yolu olduğunu açıklıyor: “…en etkili yöntem güzel yerleri sanat yoluyla tasvir etmekti. Bunun için gördüklerimizi, yeteneğimiz olup olmadığını düşünmeksizin resme ya da yazıya aktarmamız gerekiyordu.” 

De Maistre’e göre; “Hayatımızın büyük çoğunluğunu geçirdiğimiz mekânlara bir ‘seyyah gözüyle’ bakabilseydik, o zaman yaşadığımız yer Humboldt’un Güney Amerikası’ndaki yüce dağlar ya da kelebeklerle dolu ormanlar kadar ilginç olabilirdi belki.” 

Ve bu görüşe eşdeğer olarak yazar,  isabetli bir paragrafla sonlandırıyor konuyu: “Çölleri aşmış, bulutların üzerinde dolaşmış, balta girmemiş ormanlardan geçmiş nice insan tanırız; ruhlarında bütün bunları yaşadıklarına dair bir iz, bir kanıt arar, bulamayız.” 

Seyahat, doğa, edebiyat ve sanat… Kitap, bu dört kavramdan öğreneceğimiz daha çok şey olduğunu hatırlattığı gibi, bizlerin de onların üzerinde bırakmamız gereken daha pek çok iz olduğu duygusunu bir kez daha hissettiriyor. 

Selva Trak Ulupınar – edebiyathaber.net (5 Temmuz 2017)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z