Masthead header

Sartre ve varoluşçuluk üzerine: Felsefe yaşamın kendisidir | Pınar K. Üretmen

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Sartre’a göre insan olmanın temelinde özgürlük düşüncesi yatar. İnsan, düşünen olduğu kadar seçim yapmak zorunda olan varlıktır aynı zamanda. Onu tüm diğer canlılardan ayıran da bu özgür seçim meselesidir. Sartre, insanın yani ‘ben’ olarak adlandırdığım varlığın, doğa tarafından belirlenmediğini, yaptığı seçimlerle kendisini var ettiğini ileri sürer. Kendi doğamı, yaptığım seçimlerimle ben oluştururum. Bilincimi kazandığım günden ölümüme dek geçen sürede kendimi inşa ederim. Bu, devam eden bir yapım sürecidir. Sonuçta beni ben yapan da bu özgürlüğümdür. Şimdi bulunduğumuz noktadan bir seçim yaparız ve bu seçimle beraber aynı zamanda kim olacağımızı da seçeriz. “Özgürsün, o yüzden seçimini kendin yap, yani onu yarat” dediği gibi Sartre’ın.

İnsanı insan yapan özgürlüğü ve seçimleriyse, Sartre’ı Sartre yapan da felsefeyi günlük yaşama, gerçek dünyaya indirerek ayakları üzerinde durmasını sağlamasıdır denebilir. Sartre, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Felsefeyle yaşamın iç içeliği Antik dönemlere dayanmakla birlikte yüzyıllar geçtikçe felsefe akademik kapıların ve tumturaklı, anlaşılması zor söylemlerin arkasına çekilmiştir. Ancak Sartre’ın başı çektiği varoluşçular, felsefeyle yaşamı ortak paydada buluşturmaya ve herkesin anlayabileceği bir felsefeye yönelir. Aslında bu yöneliş daha çok yaşama ve anlatma tarzlarında gizlidir. Sartre’ın fikirlerini de okuması, anlaması çok kolay değildir.  Ancak, anlaşılmaz sözcükler yerine bir romancı edasıyla yazar ki zaten bir romancıdır. Konuşmalarında gerçek yaşamdan anekdotlar, örnekler vardır. Belki onun en sevilen filozoflardan biri olmasının nedeni de fikirleri olduğu kadar felsefeyi yaşayan, deneyimlenen bir düşünsel mücadele alanı olarak görmesidir. Felsefe, yaşamın kendisidir.

İkinci Dünya Savaşı’nın vahşeti ve dehşeti tüm Avrupa’yı kasıp kavururken Sartre’ın “Özgür olduğumuza göre, bu özgürlükten içinde bulunduğumuz zorlu zamanlarda nasıl faydalanırız?” sorusu bir umut ışığı olur. 1945’te yayımlanan Savaşın Sonu isimli kitabında okurlarını nasıl bir dünya istediklerine karar vermeye ve o dünya için eyleme geçmeye çağırır. Ona göre bundan böyle kendimizi, insanlık tarihini ve muhtemelen dünyadaki yaşamı toptan yok etme gücüne sahip olduğumuzu aklımızdan çıkarmamalı, hayatta kalmak istiyorsak özgür seçimlerimizle ‘yaşamaya’ karar vermeliyiz. Bu cesaret verici düşünce, savaş yıllarında çok cazip bir manifestoya dönüşür. Nazi kamplarının, Japonya’ya atılan atom bombalarının, ölümün, açlığın deneyimlendiği bir dönemdir ve bu sorgulama Sartre’ın çok sevilen biri olmasının ilk kıvılcımıdır.

28 Ekim 1945 tarihinde Paris’te yapacağı bir konuşma için izdiham yaşanıp gişeye ulaşamayan çok sayıda kişi salona biletsiz girince Sartre şöhretinin farkına varır. Bir elli üç boyundaki bu adam kürsüde adeta devleşir. Ateşli konuşmasında, orada bulunanların kendisiyle özdeştirebileceği bir anekdot da yer alır. Anlattığı hikâye Sartre felsefesini çok iyi yansıtan bir örnektir aynı zamanda. Sartre, Nazi işgali sırasında bir öğrencisinin başına gelenleri örnek olarak verir ve izleyicileri büyük bir ikilemin içinde kendi içsel sorgulamalarını yapmaya teşvik eder. Bu öğrencisi ağabeyi ve babası savaşta ölen ve annesiyle yalnız kalan biridir. Özgür Fransız Kuvvetleri’ne katılarak ağabeyinin intikamını almak ister. Ancak bunu yaparsa yiyecek bile bulmanın imkânsız olduğu bir dönemde annesini tek başına ve korunaksız bırakacak, belki de annesinin Almanlarla başının belaya girmesine neden olacaktır. Delikanlı ne yapmalıdır? Bu sorgulama günümüzden bakıldığında çok etkileyici görünmese bile o günlerde Fransızların içine düştüğü ikilemleri yani vatanperverlik karşısında insanların umutsuzca tutunmaya çalıştığı hayatta kalma, ölmeme seçeneğini çok dramatik ve çarpıcı bir şekilde yansıtan bir örnektir aslında. Sartre bu sorgulama için hitap ettiği kitleye etik, ahlaki, dinsel ve felsefi değil öznel düşünmeyi önerir. Diğer şekilde yani dış seslerin etkisindeki düşünmenin bir kakafoni yaratacağını ve kişinin kendi kararı olmayacağını vurgular. Özgürsün, der öğrencisine, Seçimini kendin yap. Yani bu soruyu hem delikanlının hem de izleyicilerin adına cevaplamaz. Onlara soru işaretleri ve ikilemler vererek kendi özgür seçimlerini yapmaya davet eder. Bu kolay bir şey değildir elbette, sorumluluk almayı gerektirir, Sartre’ca ifade edersek, bir uçurumdan bakınca oluşan vertigo hissine ve bulantıya neden olur. Bunun adıysa yaşamsal yani varoluşsal kaygıdır ama tam da bu kaygı nedeniyle insan özgürce seçim yapabilen bir varlıktır ve diğer canlıların ötesinde, insandır.

Fransız Direniş Hareketi’ne sağladığı katkılardan dolayı 1945 yılında Legion d’honneur nişanına ve 1964 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Sartre, yazarların çıkar ilişkileri ve dış etkilerden bağımsız kalması gerektiğini belirterek bu ödülleri reddeder. 1949 yılında aday gösterildiği Fransız Akademisi’ne girmeyi de kabul etmez. Hayat arkadaşı Simon de Beauvoir da aynı gerekçelerle 1982 yılında Legion d’honneur’ü reddedecektir. Katolik Kilisesi 1948 yılında Sartre’ın felsefi baş yapıtı Varlık ve Hiçliği ve diğer tüm eserlerini yasaklı kitaplar listesine dâhil eder. Özgürlüğü bunca istemenin dogmatik yapılar karşısında bir bedeli olmaması düşünülemez elbette. İşin ilginç yanı bu özgürlük arayışının ve bireysel seçim isteminin Marksistlerin de öfkesine maruz kalmış olmasıdır.

Her ne kadar tek sebep olarak gösterilemezse de, 1968 direnişinde Sartre ve varoluşçuluğun etkileri çok belirgindir. Beauvoir’la beraber işçi ve öğrenci gösterilerine, barikatlara katılırlar. 20 Mayıs 1968’de Sorbonne Üniversitesi’ni işgal eden öğrencilerin karşısında konuşma yapmasını öğrencilerin kabul ettiği tek yazar olarak geçecektir tarihe. O gün oditoryumu işgal eden yaklaşık yedi bin kişilik kalabalık bir öğrenci topluluğuna seslenir. Altmış üç yaşındaki küçük dev adam, torunu yaşındaki öğrencilere seslenirken iki dönem arasında bir köprü görevi görür.

Sartre tüm hayatı boyunca bir eylem ve direniş adamı olarak yaşar. Ve kalabalıkların en büyüğü üçüncü ve son kez 1980 yılında Sartre’ın cenazesinde buluşur. Cenaze kitlesel bir gösteriye dönüşür. “Her durum en çok ezilen ve en büyük acıyı çeken kesimlerin gözünden yargılanmalı” demeye cesaret eden Sartre’a karşı bir sevgi ve minnet borcudur bu cenaze. Oysa bedenen ölse bile fikirleriyle hep varoluşsal bir sürecin içinde yer alacak, felsefeyi yaşama, eyleme, halka emanet eden bir dev olarak hatırlanacaktır.

Kaynakça:

  1. Varlık ve Hiçlik; Jean Paul Sartre, İthaki Yayınları
  2. Varoluşçular Kahvesi; Sarah Bakewell, Domingo Yayınları
  3. Düşünbil Dergisi, Sartre Sayısı.

Pınar K. Üretmen – edebiyathaber.net (2 Mayıs 2018)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z