Masthead header

Öykü: Tüftüf | Murat Gil

G.B. ENGLAND. Manchester. Moss Side Estate. 1986.

Sıcak yaz günlerini bize iple çektiren çok şey var aslında: Su dolu balonla “kimde patlayacak oyunu” oynamak bunlardan sadece biri. Güneşin tepeye yeni yeni eriştiği saatlerde, üstümüzü çıkarır; balonu, kimde patlayacağını bilmeden birbirimize yollarız. İsteriz ki her an elden kayma, kollarımızın arasında patlama riski taşıyan bu devasa balon bir süre daha patlamadan kalsın,  heyecan iyiden iyiye artsın. Balon son dört beş oyunda bende patlamıyor Allahtan. İkidir Özkan’ı sırılsıklam ediyor. Özkan bu durumdan pek şikâyetçi sayılmaz. On beş dakikada donumuza kadar ıslanıp kuruyoruz. Birazdan güneş sokaklarda ne top oynamamıza ne de beş taşa izin verecek ve biz mahallenin gölgede kalan tek yeri olan Aile Bakkaliyesi’nin mozaik taşlı merdivenlerinde, güneş öfkesini yitirene kadar futbolcu kartlarını güreştireceğiz. Biz bu oyuna kart güreşi diyoruz. Sırası gelen güvendiği özelliklere göre ortaya koyuyor kartını. Baba futbolcuların-iyi futbolculara aramızda böyle sesleniyoruz- kartları Erman’da. Tanju onda, Rıdvan onda. Birinde transfer parası diyor, birinde gol sayısı. Bende Bako var, efsane kaleci. O gelince mutlaka “Boy!” diyorum, Bako’yu geçebilen olmuyor.

Özkan, sıcağın ortasında “Tüftüf sezonunu açalım mı beyler?” diye bağırıyor. Sevinçle kabul ediyoruz eklifini, doğruca Kıvırcık’a gidip adi borulardan birer parça kestiriyoruz. Her yaz yapıyoruz bunu. Namussuz, bir milyona en yamuklarından kesiyor. Mahalleye dönünce uzun süre boruları doğrultacağız diye imanımız gevriyor.  Cemil, “Ben babama söylerim; en iyisinden keser, getirir yarına!” diyor. Parası yok belli ki, bizimkilerden artanı ona süslüyoruz. Uzun parçaları kesip dürbün bile yapıyoruz. Özkan, evdeki sarı kırmızı bantlarla süslüyor tüftüfünü, pek afili duruyor. Ben, annemden gizli giriyorum bahçedeki atölyeye; babamın takım sandığından siyah elektrikçi bandını aşırıp öyle kaplıyorum benimkini. Sırada gazete kağıtlarından tüftüf oku yapmak var. Birkaç kişi bağdaş kurup hazırlıyoruz. Cemil’inkiler çiğdem külahı oluyor vesselam. Özkan, her seferinde dalga geçiyor. Cemil sinirli, saman alevi gibi parlıyor. Babası Cemil’i her akşam dövüyor, biliyoruz. Kolları, suratı morlar içinde. Bu tiye almalara daha fazla dayanamayıp saldırıyor Özkan’a. Kavgayı güç bela ayırıyoruz.

Çok sürmez yeniden kaynaşırız. Özkan, büyük yola inelim der. Bir ben itiraz ederim bu fikre ama tırstığımı belli etmek istemem. Ne işimiz var derim pis yolda, burada oynayacak yer mi yok? Annem kızıyor diyemem; dalga geçerler. İkna edemiyorsam da onlardan geri kalamam.

Bugün de iniyoruz işte büyük yola.  Arabalar bir oradan, bir buradan geçiyor. Köşedeki caminin abdesthanesine doluşuyoruz. Her birimiz bir taburede. Herkes kendine büyük bir külah yapmış. Tüftüf okları külâhlarda, külâhlar belimizde. Birkaç tüftüfü kulağımın arkasına –Soğuk Demirci Recep Usta’nın zulada tuttuğu sigarasının yeridir- yerleştiriyorum.  Az sonra yaşanacak büyük taarruz öncesi orduda(!) sessizlik hâkim.  Özkan, “İlk hedefimiz arabalar!” diyor. Cemil ve Sercan kem küm edip kedilere atalım dese de liderimiz Özkan, ne derse o oluyor. Yolun kenarına geçiyoruz. Biz daha bir çöp tenekesinin ardına gizlenemeden kasası karpuz dolu bir traktör yaklaşıyor. Karpuzların arkasında oturan ‘keltoş’, karpuzcunun oğlu olsa gerek. Traktör geçerken Erman dayanamıyor, çocuğa fırlatıyor tüftüfünü. Tam isabet!  Çocuk ağlamaya başlıyor. Karpuzcu dikizden görüyor yaptığımızı, o anda hepimiz topuk… Arkamızdan ana avrat sövüyor, duyuyoruz. Kaçarken gülüşmeler…

Yoldan geçen pilavcı motoru, bisikletiyle parça almaya giden kaportacının çırağı ve Manav İsmail Ağabey, sırasıyla anamızın kulaklarını çınlatıyor. Bakkal Mustafa, gülüşmelerimizden işkillenip “Lan it oğlu itler ses etmeyin, gidin az ötede oynayın!” diye kovuyor bizleri. Güneş öfkesini kusuyor, mahalleden izinsiz çıkma korkusu kalmadı artık bende. Cemil, eriyen asfalta terliğini kaptırıyor; göbeğimizi hoplata hoplata gülüyoruz. Cemil’de küfrün bini bir para. Sercan’a hırlayacak gibi oluyor. Özkan’ın “Sipere!” diye bağırışı bölüyor cümbüşü. Sessizlik… Ağustos böceklerinin alışkanlık yapan tiz çığlıkları sıcağın etkisini artırıyor. Bir taksi yaklaşıyor öteden. Acelesi yok gibi tıngır mıngır geliyor. Müşteri avına çıkmış belli ki. Karşıdaki kahvehaneden Orhan Baba’nın sesini duyuyorum. Yazıklar olsun diyor kaderin böylesine.  Taksi, saklandığımız çöpün önüne gelince Özkan’ın yanakları hiç olmadığı kadar şişiyor. Güm diye patlatıveriyor tüftüfü. Şoförün göz pınarından vuruyor alimallah. O anda taksiden işinin ehli bir avcı tarafından vurulmuş bir geyiğin vahşi çığlığını andıran bir böğürtü yükseliyor. Ardından kesif bir koku ekşitiyor yüzümü. Yanık balatalar… Ötede, caminin önünde, ardında kapkara bir firen izi bırakarak durabiliyor Şahin görünümlü Yüz Otuz Bir.

Eve kadar nasıl koşarız diye düşünüyorum. Kan ter içinde gizli geçitlerden bağlanıyoruz bizim sokağa. Yokuşun ortasına kadar koşuyoruz. Biz nefes nefeseyken Özkan, “Nasıl vurdum gördünüz mü lan?” diye böbürleniyor. Belli ki alkış bekliyor yaptığına.  Erman’ın “Oğlum adam ya gelirse?” sorusuna Özkan, küstahça “Beni yakalayamaz!” karşılığını veriyor. Cemil’in durumu hastalıklı. Sinir harplerinin yerini bu sefer karna ağrılar düşüren bir gülme krizi alıyor. Sercan’la ben hâlâ telaşlıyız. Giriyoruz koluna. Yolun ortasında gülmekten yığılmanın sırası mı? Bir patinaj sesi bölüyor bu yersiz şamatayı. Taksici vazgeçmedi, biliyoruz. Aşağıdan, sokağın büyük yolla birleştiği noktadan görüyor bizi. Hışımla durduruyor arabayı. Dumanlar kusan bir başka patinaj daha… Büyük yarışın başladığını haber veren heybetli bir top atışı gibi hoplatıyor bu ses bizi.

Eve kadar koşulması gereken upuzun bir yol var. Herkesin yüzünde beliren bir korku… Cemil’in terliği koşarken kopuyor. Dördü karşı kaldırımda, ben ötekindeyim. Araya bir kasalı Anadol giriyor. Mahalle manavının arabası.  Yavaşlıyor taksici. Anadol’u fırsat bilip atıyorum kendimi evlerin arasında sıkışıp kalmış o küçük arsaya, saklanıyorum bir apartman boşluğuna. Acı bir firen sesi, yüreğimi hoplatıyor. Kafamı çıkartmamla şaplağı yemem bir oluyor. Basıyorum feryâdı. Ne vuruyorsun be! Bütün mahalle dışarıda. Şoför iri kollarıyla kedi eniğini tutar gibi kaldırıyor beni ensemden. Gâvura vurur gibi vuruyor namussuz. Cemil ve Sercan, Kasap Mustafa’yı kaptıkları gibi yetişiyorlar da zor alıyorlar beni herifin elinden. Erman karşı kaldırımda dudağımın kenarından akan kana bakmamak için gözlerini kaçırıyor.  Özkan, kendi balkonlarında aşağıda sahnelenen trajedinin keyfini çıkarırken hayatım boyunca başkalarının suratında pek çok kere göreceğim pis bir tebessümün ardına gizleniyor.

edebiyathaber.net (28 Mayıs 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r