Masthead header

İpek Anamur Genç: “İnsanların iç dünyalarını, yalnızlıkla baş etme çabalarını ve ölüm karşısındaki çaresizliklerini yazıyorum.”

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

İpek Anamur Genç ile Ceres Yayınları’ndan çıkan yeni romanı “Düşler ve Gölgeler” ve yazma deneyimi üzerine söyleştik.

İkinci romanınız Düşler ve Gölgeler, Karakalem Aşk’tan dört yıl sonra okuyucu ile buluştu. Kitabınızın adı ilgimi çekti. Neden Düşler ve Gölgeler?

Roman bir düş ile başlıyor ve uzak bir şehirde, bir odanın tavanında dans eden gölgeler ile sona eriyor. Beş gölge… İki kız, üç erkek… Onların 90’lı yıllarda üniversite bahçesinde filizlenen tutkulu dostluğunun, farklı yollara savrulan hayatlarının ve düş ile gerçeğin iç içe geçtiği imkânsız bir aşkın hikâyesi bu. Düşler ve gölgeler romanda başroldeler. Geçmişe yazılmış bir veda senfonisinin kahramanları onlar.

Romanlarınızda temel meseleniz nedir? Nelere odaklanıyorsunuz?

İnsanların iç dünyalarını, yalnızlıkla baş etme çabalarını ve ölüm karşısındaki çaresizliklerini yazıyorum. İnsana dair tüm duygular ve susturulamayan iç sesler var romanlarımda. Tutku, öfke, hırs, kıskançlık, aşk ve ölüm… Toplumsal olayları başlatan da yine onlar değil mi zaten?

Kitaplarınızı yazmaya başlarken kurguyu önceden mi belirlersiniz? Yoksa olay örgüsü siz yazdıkça mı gelişir?

Sonunu bilmeden yazıyorum. Böylesi benim için de heyecan verici oluyor. Tamamen sezgisel ilerliyor olay akışı. Romanlarımdaki karakterler söz dinleyen tipler değiller ve hikâyenin sonuna kendileri karar veriyorlar. İlk romanda mutlu son yazabilmek için çabaladım ama buna müsaade etmediler.

Yazma merakınız nereden geliyor?

Edebiyat ile ilgilenen bir aileden geliyorum. Süleyman Nazif babaannemin amcası, Faik Ali Ozansoy babası… Büyük dayım Munis Faik Ozansoy da bürokrat, şair ve yazar… 1938’de yayımlanan Büyük Mâbedin Eşiğinde kitabında babaanneme yazdığı bir şiir de var. Babam ressam… Kitaplar, tablolar, kuklalar ve maskelerle dolu bir evde sanatla iç içe büyüdüm. Okul yıllarında da edebiyat, felsefe ve psikoloji derslerine ilgim vardı. Notre Dame de Sion’da okurken Türk edebiyatının yanı sıra Fransız edebiyatının önemli yazarlarının eserleri ile tanışma şansım oldu. Ufkumuzu açan klasikleri çocuk yaşta okuduk. O yıllarda cep telefonu, bilgisayar olmadığı için gençliğimiz mektuplar, günlükler yazarak geçti. Sadece uzaktaki arkadaşlarıma yazmıyordum. Kızdığımda, küstüğümde, mutlu olduğumda, hatta izin isteyeceğimde, mektuplar yazıp oda kapılarının altından atardım. Yazarak kendimi ifade etmek çocukluğumdan beri sevdiğim bir şeydi.

Romanlarınızı yazarken nelerden ilham alıyorsunuz?

Karakalem Aşk’ta öğrencilerimden ilham aldım. Yazdığım ilk bölüm Pembe Tavşanlardı. Bir çocuğun hiç tanımadığı babasına rüyasında veda edişini anlatan hüzünlü bir hikâyeydi. Sonra o çocuk büyüdü ve tutkulu, sıra dışı ressam Demir karakteri doğdu.

İkinci romanın ortaya çıkış hikâyesi ise daha farklı… Şikago’da kaldığımız evin bahçesinde bir sincap vardı. Her gün geliyor, ağacın dallarında ayaklarını sallandırıp tembel tembel uyuyor, bazen de bizi seyrediyordu. Benzersizdi. Ne korkuyor ne kaçıyordu. Ona bakarken bir roman yazacağım ve içinde sen de olacaksın diye düşündüm. Anlatması zor, sadece bir his… Ve sonra gerçek oldu.

Okuduğunuz ve sizi etkileyen yazarlar kimlerdir?

Sevdiğim yazarların yaşam öykülerini de merak ederim. Sylvia Plath, Virginia Woolf, Franz Kafka ve Sabahattin Ali beni hem hüzünlü yaşam öyküleri hem de ilham veren yazış tarzlarıyla etkileyen yazarlar…  Dostoyevski, Tolstoy, Gabriel Garcia Marquez, Montaigne, Yaşar Kemal, Sait Faik Abasıyanık şimdi aklıma gelenlerden bazıları…

Bize yazma ritüelinizden bahseder misiniz? Nasıl bir ortamda hangi materyallerle yazmayı tercih ediyorsunuz?

Defter, kâğıt, peçete, o an ne bulabiliyorsam onun üzerine yazıyorum. Kalemin çıkardığı sesi duymak hoşuma gidiyor yazarken. Bazen düşünceler öyle hızlı akıyorlar ki, onlara yetişmekte zorlanıyorum. Genelde geceleri yazıyorum. Sabaha karşı saatler sessiz, dingin ve ilham verici oluyor. En güzel bölümlerin yazıldığı saatler… Yazdıklarım birikince, onları bilgisayara geçirdikten sonra sesli okurum. Gereksiz bölümleri çıkarıp düzeltmeleri yaparım ve birkaç ay vedalaşırız romanla. O bir köşede demlenir ve sonra her şey yeniden başlar…

Sizce herkes kitap yazabilir mi? Yazmak yetenek işi midir? Sonradan öğrenilebilir mi?

İsteyen herkes yazabilir. İnsanlar her şeyi öğrendikleri gibi yazmayı da öğrenebilirler fakat bu çok emek ve sabır isteyen bir iştir. Yetenek varsa, bu kişiyi bir adım öne çıkarır, diğerlerinden ayırır ve er ya da geç fark edilmesini sağlar. Truman Capote’nin sevdiğim bir sözü var. “En büyük tutku bana göre yazmak değil, kelimelerin oluşturduğu iç müzik.” O müziği duyan ya da duymak isteyen herkes yazmalı bence.

Bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederim.

edebiyathaber.net (2 Mart 2020)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z