Masthead header

Göknur Birincioğlu: “Çok masumca kalbimize düşmüş düşler, inanırsak, çalışırsak mutlaka gerçeğe dönüşür.”

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Söyleşi: Mehmet Özçataloğlu

Çocuk kitapları yazarı Göknur Birincioğlu ile hep kitap tarafından yayımlanan “Akrobatik Öyküler” dizisi üzerine konuştuk. 

Bir kitabın ortaya çıkış sürecini hep merak ederim. Size de sormak istiyorum, “Akrobatik Öyküler” nasıl doğdu? Fikir ortaya nasıl çıktı?

Çocukluğumdan beri sözcüklerle oyunlar oynamayı çok severim, onları birleştirerek yepyeni sözcükler oluşturmak senelerdir rutin olarak yaptığım bir şey. Ama rutin hale dönüşse de tutkumdan zerre eksilme olmamıştır. Kırkımdan sonra da hâlâ aynı zevkle, bir çocuğun oyununa adanmışlığıyla, aynen o masum haliyle oynuyorum bu oyunu…

“Akrobatik Öyküler” dizisinde yol bu sefer beni deyimlerle dans etmeye sürükledi. Bu dans başladığında, içimde hafif de bir rüzgâr eser, vals gibi bir melodi kalbimi çalar; sonrasında ne olacağını ben de pek bilemem, giderim bu rüzgârın ve müziğin beni götürdüğü yere… Arada kaybolduğum ya da karanlıkta uyandığım olmuyor mu? Oluyor elbette ama o zaman da bana rehber olacak başka sözcüklerle buluyorum yolumu… “Akrobatik Öyküler”de de aynen böyle oldu ama belki biraz daha fazla melodiyle ve yapayalnız sözcüklerle değil; kendini yalnız hissetmeyen, başka sözcüklerle arkadaşlığa kalbi daha açık sözcüklerle, deyimlerle sürdürdüm bu ilişkiyi… Anlatmayı deneyeyim bu içsel serüveni kısaca:

Yolun başında bazı anahtar sözcükler vardı cebimde. “Kuşkonmaz, peynir gemisi, kuştüyü, vesvese, çetrefil, havacıva, safsata” gibi… Bu sözcüklerin aklımda ve kalbimde uyandırdığı çağrışımlarla daldan dala zıpladığım deyimlerin dünyasına sürüklenmeye başladım. “Hayallerin suya düşmesi” deyimi ışığım oldu; ardından bir gün ormanda yürürken başıma bir kuştüyü düştü gerçekten. Eskiden yazarların kuştüyü kalemlerle yazdıkları zamanları düşündüm, sonra kendime “Bir kuş olsaydım, kanadımdan eksilseydi tüylerim, nasıl hissederdim?” diye sormadan edemedim. Garip bir hüzün oldu içimde, bu hüznü gidermek için de yine bir kuş olma hayaliyle, kanadımdan düşen tüyle yeryüzünde yazılanları çizilenleri düşledim. Bu dönüşüm duygusunun bana huzur verdiği o an, bambaşka bir yolculuğa sürüklendim. Daldan dala zıpladığım, zıplarken de düşme korkusuna düşmediğim bir dünya… Her zıplayışta cebime koyduklarım giderek çoğaldı, aynı ruhla büyüdü ve sonunda kalbimi sımsıcacık bir yuvaya dönüştüren üç öyküye kavuştum.

Notalar hep yanımdaydı, içimde benimle adım atan bir melodi vardı, belki de bu sefer bu melodi kulağımdan hiç eksik olmadığından, kafiyeler de yakamı rahat bırakmadı. Çokça kafiye kullandım. Sözcükler yepyeni ilişkilere girdiklerini hissettiklerinde benim gibi kabına sığamaz, heyecanlanırlar. O coşkulu olma hali kimi zaman yazarı da öyküyü de yoldan çıkarır. İşte tam da o anda yeniden toparlanma ihtiyacı hissettiğim, öykümün iskeletine sadık olmaya özen gösterdiğimden, kendimi ip üstünde yürüyen akrobatlar gibi hissettiğimden, öykülerime Akrobatik Öyküler adını vermeyi uygun gördüm. Çok seviyorum akrobat sözcüğünü, böylece bu hayat dolu sözcüğü de onurlandırdım.

Günümüz çocuklarının yetişkinlerden farklı bir dil kullanımı var. Konuşurken kullandığımız sözcük sayısının azlığını da göz önüne alırsak ortak sözcük sayımız çok az. Yazı dili tamamen değişmiş gibi zaten. Çocukların kullandığı dili kullanabilmek bir yetişkin için akrobasi örneği adeta. “Lafla Peynir Gemisi Yürümez” özelinden bakarsak neler söylemek, neler önermek istersiniz.

Bu deyimin beni sürüklediği yerde bir deniz vardı zaten. Önce o denizi düşledim, sonra parçalar yavaş yavaş tamamlanmaya başladı. Peynir gemisinin kaptanını, laf ebesini, laf cambazını, düş korsanları gibi düşleyip sonra düş hırsızlarına çevirdiğim karakterleri içselleştirdim. Ardından verilen sözlerin yerine getirilmediğinde bizi ne denli üzdükleri duygusu çaldı kapımı; sonra düşleyip eyleme geçmemek, habire ertelemek haline odaklandım. Her ikisi de çocukların hem yaşadığı hem çokça karşılaştığı durumlar… Çocuklara anlatmak istediğim, onlarla paylaşmak istediğim iki önemli şey var burada: Sadece düşlemek yetmez, düşler kalbimize düşer ama aklımızın ve kalbimizin düşlerimiz adına birleştiği yerde eyleme geçmemiz lazım ki onları gerçeğe dönüştürebilelim. Burada da kendimize verdiğimiz sözü tutma halinin altını çiziyorum ve ötesinde verilen sözlerin tutulması gerektiğinin… Tüm bunları eğlenceli bir peynir gemisi öyküsünde birleştirmek fikri bana cazip geldi açıkçası. Zira mesaj vermek gibi bir kaygım yok; didaktik bir dil kullanmak mizacımda zaten yoktur, pek de sevmem ama çokça karşılaştığımız bu gibi durumları eğlenceli öykülerle paylaşmak, işte o başka bir şey! Yürüdüğüm bu yolu tam olarak bu yüzden seviyorum.

“Kuşkulu Kuşkonmaz” umudu aşılayan bir kitap. Seslendiği yaş grubu henüz olanın bitenin farkında olamasa da bu kitabı okuyan çocuk uzun yıllar sonra “Gökyüzü gri olsa da umut hiç bitmez, güneş gösterir yüzünü, bulutlar çekilir aradan, bazı düşler asla ve asla suya düşmez” diyerek gözlerindeki ışığı parlatacaktır yeniden. Düş kurmaya çağırıyorsunuz çocukları. Peki, sınırsız düş kurmak için neler yapmalılar?

Çok teşekkürler, ne mutlu bana böyle düşünüyorsanız! Kuşkulu olmanın düşlerimizi nasıl yaraladığını hepimiz biliriz, hepimiz yaşamışızdır bunu; özellikle çocuk yaşlarımızda… Kuşkonmaz sözcüğü benim için enteresan bir sözcük çünkü çok basit çağrışımlarla hiç konmayan bir kuşun düşünü kendi elleriyle veriyor size. Bana verdiğinde neler yaptım? Evet, hiç konamayan bir kuş oldum önce. Düşündüm bir kuş neden konamaz ki? “İstese de konamamasına neden olan şeyler nelerdir?” diye… İşte bu, kuşkulu olma halini çocukların dilinden anlatmak için bir yöntemdi benim için. Ardından kuşkonmazları hep oklara benzettiğimi hatırladım. Oklar bizi hedef tahtasına, hedeflediğimiz şeylere sürüklemez mi? Böylece sözcüğün yapısal hali bizi kuşkulu bir kuşa ama görsel çağrışımı oklara, hedeflerimize götürüyor; bu ilişki üstünde kafa yordum bir süre…

Kuşu kuşkusundan arındırdığımda kuşkonmaz sözcüğü hedefini on ikiden vuran bir oka dönüştü zihnimde. Benim metaforik dünyamda bunlar birbirini kovalarken çocukların anlayabileceği dilde, “Bulutlar çekilir aradan, bazı düşler asla suya düşmez…” diye çığlıklar atıyordu çocuk halim. Hem çocukluğumu hem yetişkin halimi buluşturduğum bir kitap oldu böylece Kuşkulu Kuşkonmaz. O yüzden, dilediklerince düş kurmak için kendilerine, kurduğu hayallere güvenmeleri, kuşkularından arınmaları lazım her şeyden önce… 

“Bazı Hayaller Suya Düşmez”de karamsarlığa yer olmadığını, hayallerine sahip çıkıp umutlu olmalarını söylüyorsunuz çocuklara. “Kuşkulu Kuşkonmaz”ın devamı gibi sanki. Bu kitapta Bay Vesvese’yi görüyoruz. Bay Vesvese’yi biraz tanıtır mısınız? 

Kuşkulu Kuşkonmaz‘da kuşkularından dolayı bir türlü konamayan bir kuş var, adı Kuşkonmaz. Bazı Hayaller Suya Düşmez‘de ise Bay Vesvese ile karşılaşıyoruz; ikisi arasında benzerlikler var evet ama kuşkularının kaynağı birbirinden farklı. Kuşkonmaz’ın kuşkularının çıkış noktası daha kendine yönelik; Bay Vesvese ise hayallerinin başkaları tarafından çalınmasından korkuyor. Burada da düş hırsızları çıkıyor yolumuza.

Çocukları, düş hırsızlarına karşı uyarmışsınız bu öykülerde. Onların varlığına işaret etmişsiniz. Peki, kimdir bu düş hırsızları? Adresi biraz daha netleştirebilir miyiz?

Sizin hiç başınıza geldi mi bilmiyorum ama ben öğrencilik yıllarımda yaşadım. Onca zaman hayalini kurduğunuz, üstünde çabaladığınız bir şeyi heyecanla güvendiğiniz bir arkadaşınızla paylaşırsınız. İnce eleyip sık dokuyarak çalışmalarınızı gözden geçirirken bir bakmışsınız güven duyduğunuz kişi paylaştıklarınızı kendisi icra etmiş gibi çıkıverir ortaya. Hangisine üzüleceksiniz? Emeğinizin çalınışına mı, yanlış kişiye güvenmekle uğradığınız hayal kırıklığına mı, kaybolan heyecanınıza mı?

Bay Vesvese de böyle bir durumdan nasibini almış bir karakter. Bu nedenle hayallerini kasasında saklayarak korumaya çalışıyor. Ama düş kurmanın doğasında bambaşka bir felsefe var. Ben şuna inanıyorum: Çok masumca kalbimize düşmüş düşler, inanırsak, çalışırsak mutlaka gerçeğe dönüşür; dönüşmese bile o yolda başka düşler kurmamıza vesile olacak bambaşka güzelliklere açılır kalbimiz. Ortaya çıkan bu ve benzeri tatsız durumlarla kalbimizin güzelliğini bozmadan başa çıkmanın bir yolu mutlaka vardır. Bu nedenle vazgeçmemek, her ne olursa olsun yola devam etmek yapılabilecek en güzel şeydir. Evet bazen durmamız, yavaşlamamız gereken zamanlar olacaktır mutlaka ama yaşamlarımız parmak izlerimiz gibi benzersizdir; bize düşen kendimize ait olanı bulmak ve onu düşümüze ekleyerek yola devam etmek. Bu yüzden aynı düşü gerçeğe dönüştürmenin binbir güzel yolu var bence… Karşılaştığımız tatsız durumları bir engel olarak görmemeli, yola hep devam etmeli…

Akrobatik öyküler devam edecek mi? Ediyorsa sırada neler var?

Halihazırda tamamladığım dört akrobatik öyküm daha var. Onlar da sürpriz olsun. Ben yazarken akrobatik olma halini çok sevdim, bu nedenle tamamen içimden geldiği için devam ettim, bir projenin parçası olsun diye değil. Böyle olunca çok daha samimi ve çok daha mutlu olduğum işler çıkarıyorum ortaya. Aldığım tepkiler de yoluma ışık oluyor elbette…

edebiyathaber.net (22 Şubat 2019)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

  • Taylan Özgür Köşker - 24/02/2019 - 00:23

    “Yol bu sefer beni deyimlerle dans etmeye sürükledi. Bu dans başladığında, içimde hafif de bir rüzgâr eser, vals gibi bir melodi kalbimi çalar; sonrasında ne olacağını ben de pek bilemem, giderim bu rüzgârın ve müziğin beni götürdüğü yere… Arada kaybolduğum ya da karanlıkta uyandığım olmuyor mu? Oluyor elbette ama o zaman da bana rehber olacak başka sözcüklerle buluyorum yolumu…”
    Sözcüklerin müziği bu olsa gerek…cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z