Masthead header

Eleştirel okumalar | Feridun Andaç

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Paul Auster ile J. M. Coetzee’nin Mektuplarına Yansıyan

Şimdi ve Burada*,  birbirinin akranı iki yazarın dostluk mektupları… Bir tür “edebî söyleşim”…

Dünyanın iki ucunda (ABD/New York, Avustralya/Adelaide) yaşayan yazarların edebî karşılaşmalarının ortaya çıkardığı bu mektupları ilginç kılan, yaşarken yayımlamak düşüncesiyle yazılmış olmasıdır. Belli bir zaman dilimini (Temmuz 2008- Ağustos 2011) kapsaması, bunu da birbirlerine bir  “proje” olarak sunup geliştirmeleri, çağdaş dünya edebiyatında çok az rastlanır bir durum.

Farklı iki dünyada da olsalar ortak dilde yazan çağdaş iki yazarın edebî karşılaşmalarını okurken, Eflatun’un  “diyaloglar”ı geldi bir ân usuma.

Bir düşünceyi/kavramı ele alıp açıklayan, tartışan, karşısındakilere bunu yansıtan; yeni yanıtlarla da yeni düşüncelerin akışını geliştiren söyleşimler…

Okurken zaman zaman kendinizi mektup izleğinin akıcılığına kaptırsanız da yansıtılan/tartışılan/söyleşilen düşünceler imlediğim diyaloglara daha yatkın durduğundan sizde de yeni düşüncelere neden oluyor. Bu etkilerle birlikte, her iki yazarın yaşamla/yazıyla yolculuklarının da neleri içerip nerelerden geçtiğini daha çok merak ederek yol alıyorsunuz. Böylece Auster ve Coetzee, size yeni bir okuma biçimi sunuyorlar. Yapıtlarında görülmeyeni görmek, hatta arka planlarını kavramak için yazarın duygu/düşünce durumuna dönüp bakmak bunun en belirgin yanıdır diyebilirim. Bu da, gene, edebiyatımızda pek gözlenmeyen bir açıklıktır. İçtenlik ötesi bir entelektüel duruşun sergilenmesi olarak almak gerekir bunu.

Kendi payıma, gıpta ettim bu yazışma biçimine. Edebiyatımızın bugünkü ikliminde hiç olmayan bir durum, tarz…

Geçmişte bunun nasıl olduğuna tanıklık eden bir çalışmayı sürdürürken,  1940 ve 1950’li yıllardaki edebiyat ortamımızın dokusunda bu türden entelektüel verimden söz edilemediğini gözlediğimi söylemeliyim. Edebî mektuplarla kişisel mektuplar hep karıştırılmış, değinilen bazı konular/sorunlar da çoğunlukla geçiştirilmiştir.

Necati Cumalı’nın ve Salâh Birsel’in Samim Kocagöz’e yazdığı mektupları yayına hazırlarken karşıma çıkan manzara, Auster ve Coetzee’nin mektuplarıyla kıyaslanamayacak ölçüde sığ, kapalı bir dünyanın yansılarını içeriyor. Belki daha içten, daha kendince bir duygu aurası var. Okura değil kendilerine sesleniyorlar, arada bir de edebiyat ortamından yakınıp yazdıklarından söz ediyorlar.

Salâh Birsel, 10 Eylül 1951’de Samim Kocagöz’e şöyle yazıyor:

Samim,

Nasılsın, sana uzun zamandan beri yazamadım.

Pamukların kıvama geldi mi?**

Yeditepe*** senin Sam Amca’nın ilânını yapıyor. Kitabını Hüsam’a bastıracakmışsın galiba.

İstanbul’da havalar çok iyi gidiyor, pamukları erken satarsan İstanbul’a hiç olmazsa sonbaharı görmeye gel.

Ben evi değiştirdim, şimdilerde Cihangir’deyim. Yeni adresimi mektubumun altında bulacaksın. Sen ne yaptın, Karşıyaka’daki eve geçtiniz mi? Geçip geçmediğini bu mektubumdan anlarım belki. Geriye gelirse, geçtiniz demektir değil mi?

Bir şeyler yazıyor musun? Tabii bir şeyler daima yazılır. Yani yeni olarak nelerin var demek istiyorum. Mehmet’i bastırabilsen iyi olur her halde. Ama tabii nerde değil mi?

Ben çok az şey yazıyorum. Böylesi daha rahat. İlgisiz kalan eserlerimiz beni artık küstürdü. Zaten bu edebiyat öyle bir iş ki, yığınlardan geçtim, işten anlayanlar katında bile iyi eserin kokusunu alacak olana rastlamadım ben.

Bayramını tebrik ederim.

Şükrü’nün de gözlerinden öperim.

Hoşça kal, bana bakma, sen çalış.

***

2001’de, İnci Asena’yla internet üzerinden böyle bir yazışma yapmaya başlamış, adına da “söyleşimler” demiştik. 2003’e kadar sürdürmüştük bunu. Devam etseydik ilginç bir kitap boyutunu alabilecek yansımaları içeriyordu. Hayata, yazıya, yaşamaya, kendimize, dünyaya dair her şeyin yansıdığı yazışmalar yazının ve dünyanın dilini kavramaya dönük bir yolculuktu aynı zamanda.

Bu tür yazışmalar cesaret istediği kadar sabır ve özen de gerektiriyor. Arkadaşlık, dostluk bağlarının kaldırabileceği, aynı zamanda düşünce ve duyarlılık alanlarının buluşabileceği bir tınıyı yakalamak önemlidir burada.


Auster
ile Coetzee’nin bir yazıyla başlayan edebî dostlukları, bir adım sonrasında aralarındaki bu yazışmaları doğurur. Öneri Coetzee’den gelmektedir:

Seni belki ilgilendirecek, belki de ilgilendirmeyecek bir önerim var. Grove’un yayımladığı Beckett’e yaptığımız katkılardan biraz daha özlü bir ortak çalışmaya ne dersin? Şimdiye kadar hiç kimseyle ortak bir çalışmam olmadı, ama seninle bunu yapmanın keyifli olacağını düşünüyorum, hatta Tanrı isterse birbirimize esin kaynağı bile olabiliriz.

Bu öneriyi bir dostluk bağının edebî yolculuğu olarak görebiliriz. Ama bence daha önemlisi bir yazarın söz/yazı için sürekli yenilik arayışları içinde olmasının güzel bir yansımasıdır bu mektuplar.

Uzaklık gösterir, düşündürür, hissettirir, bekletir, özletir, meraklandırır…

Yazarlar yakınlarında duranları değil, uzaktakileri yazmayı seçerler çoğunlukla. İyi yazarların dokusunda bu vardır.

Mesafe…

Yazdığınız, anlattığınız her şeyle aranıza bir mesafe koyarsınız. Bu da sizde düşünsel töz’ün gelişmesini sağlar. Bilim insanı dokunandır, deneyselliklerden bakışını geçirendir. Oysa yazının/yazarın deneyimi uzaklıktan doğar. Görüp algılar, hisseder, hatırlar ve kaleminin ucuna döndüğünde artık onlardan uzaklaşarak yazan kişi’dir/ben’dir.

Uzaktan aşk’ın yaratıcılığı gibi (Kafka da mektuplarında Felice’ye öyle dememiş miydi?),   uzaktan yazmanın esini de vazgeçilmezidir yazarın. Sözle dokunur her şeye; yakın kılar bütün izleri, iklimleri, düşleri, düşünceleri…

Okyanus aşırı yazan iki yazarın yazı yolculuklarında böylesi bir “söyleşim”e yer vermelerini yaratıcılıklarının bir parçası olarak gördüm.
Benim yazarım olan Coetzee’nin mektuplara yansıyan “gizil” dünyasını tanımak ne denli anlamlı geldiyse bana; Auster’a ilgim de o oranda arttı demeliyim. Bunun ardından hemence Kış Günlüğü’nü okudum. Auster’ın pop kültürüne daha yatkın duran biri olduğuna dair önyargım yıkıldı. Coetzee ne denli muhalifse, Auster’ın da o denli protest bir yazar olduğunu fark ettim. Belki hemen ardından özyaşamsal bir anlatısını okumam da bundandı.

Coetzee, unutulmaz romanlar yazıp ulaştırdı bize. Barbarları Beklerken, Düşman, Michel K., Utanç onun muhalif yanını görmemiz için yeterlidir. Ama son üç romanında (Romancının Romanı, Yavaş Adam, Kötü Bir Yılın Güncesi ) Coetzee, 21. yüzyılın romancısı olduğunu pekiştiren bir bakışı geliştiriyor, yepyeni bir üslupla yazıyor romanlarını.

Her iki yazarın da mektuplarına yansıyan yalnızca yazdıklarıyla değil, dünyayla da ne denli ilgili olduklarıdır. Yaşantılarının seyri ise yer yer gelip bu söyleşime girer, orada nelerle uğraşıp ilgilendiklerini de gözleriz… Ayrıca okudukları, yakın durdukları, uzaklaştıkları, tutkuyla bağlandıkları bir bir mektuplara yansır… Dostluktan aşka, spordan siyasete, Amerika’nın hegemonyasından Ortadoğu’nun çözülemez sorunlarına, Beckett’ten Derrida’ya, dilden sayılara, gezginlikten ırkçılığa, roman sanatından yazmanın anlamına değin birçok konu/sorun/izlek gelip mektuplarının diline yansır.

İşte oradan bakınca çağının çağdaşı yazarın duruşunun nasıl olması gerektiğini gözlersiniz. Çağını anlama düşüncesine yüzünü dönmeden yazılamayacağına dair yol işaretleridir onların düşüncelerine de yansıyan.

Eminim ki mektupları okuyan okur zenginleşecektir, yeni yazarlar, yeni düşüncelerle tanışacaktır. Şunu da söyleyebilirim, günümüzde neredeyse hayatımızdan çıkardığımız mektup yazma duygusuna da yüzünü dönüp kendisine bir mektupdaş bulma seyrine çıkaracaktır diyebilirim.

Şimdi ve Burada, bir bakıma,  yazarlık imgesine yeni bir kapı aralamaktır da diyebilirim.

* Şimdi ve Burada: Mektuplar 2008-2011, Paul Auster-J. M. Coetzee, Çev.: Seçkin Selvi, 2013, Can Yay., 266 s.

**  Samim Kocagöz o yıllarda Söke’de çiftçilik yapmaktadır.

*** Dönemin edebiyat dergisi, aynı adla Hüsamettin Bozok’un yönettiği bir de yayınevi var.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (15 Ocak 2013)

Tüm yazıları >>>

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z