Masthead header

Anka bir arayıştır, doğar aşkın anısından | Anıl Ceren Altunkanat

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

ceren“O halde niçin ne kadar süreceği belli olmayacak biçimde ayrıldık, niçin şimdi sen geleceğimize dair çekingen, artık yarı yarıya sönmüş bir umutla ortalıkta dolaşıyorsun ve ben neşeyle tuvalimin başında çalışacağıma niçin burada iki büklüm olmuş, masanın başında iyice eğilmiş oturuyorum ve geçmişime bakmaktan tepeden tırnağa gerilmiş, yazıyorum da yazıyorum? Veya senin kuşkun niye; benim onca istediğim şeyi artık yapamayacağımı, kendimi harcanıp tükenmiş hissederek tüm gücümle ve kendimi vererek sevemeyeceğimi kabullenişim niye?”

Yaralanan bir aşk geçmişe çeker insanı. Hâlâ kanayan bir çığlıkla kalkar eski kırıkların kabukları. Dipsiz bir sorgulama. Hedefsiz bir arayış. Şimdiki acının kaynağını, geçmişin yükünü kaldırıp bulmak. Olanaksız. Ama kaçınılmaz. Çaresizlik. Nostaljinin o hüzünlü, o ihtiyar lezzetinde. Şimdide kaçırılmış bir fırsatın ayak izlerini, geçmişin doğmadan boğulmuş umutlarında aramak; gizlenmeye can atan bir acıyı gizlenmiş olanın anısında aramak…

“Bilinçle kavradığımız ve yaptığımız şeylerin, bireysel gelişimimizle hiçbir ilgisi olmayan gizli kalmış duyusal izlenimlere kıyasla hayatımız üzerindeki etkisi ne kadar az.”

Arayışlar (Lou Andreas-Salomé, çeviren İlknur İgan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Eylül 2016, İstanbul) Adine’in hikâyesini açığa vurmayan kırık serzenişiyle başlıyor ve geçmişe, Adine’in ilk gençliğine uzanıyor. Bu geçmişe – ve Adine’in şimdi olduğu kişiye – şeklini veren bir aşktan söz ediyoruz elbette. Ama belki buna aşk dememeli; bir arayış bu. Kendini bulmaktan korkan insanların giriştiği bir arayış. Değil mi ya? Kendinden korkanların en iyi kaçışı değil midir aşk kimi zaman? Adanmak değil midir benlikle yüzleşmenin yerini alan?

“Bilmiyorum, belki de bunları başımıza saran ne rastlantıdır ne de mucizevi bir kuşun cıvıltısıdır; aksine çok eski yüzyıllardan gelme alışkanlıklar, çoktan ölüp gitmiş kadınlardan kalan kölelik ruhudur bu esnada içimizde fısıldayan; hem de bizim olmayan bir dilde, ancak bir düşteyken, sırtımızdan bir ürperti geçtiğinde, sinirlerimiz titrediğinde anlayabildiğimiz bir dilde.”

arayislar-258x420Kendine ait olmayan bir dilde sevgi sözcükleri fısıldar Adine, içtendir. Benno’yu, o soğuk, sakin, yaşamın katılığını ve sıradanlığını simgeleyen adamı sever gerçekten. İnsan sığındığını sever. Ama ne zavallı bir sevgidir bu, ne korkakça bir sevgidir. Kendine dokunmaktan nasıl da uzaklaştırır insanı sığınmak başkasına? Ve sezer – sezeriz –  içten içe; zaten amaç budur.

“Onun benden beklediği şeylerde kendimi ne kadar yetersiz hissedersem, gözüme bir o kadar eleştirel ve otoriter görünüyordu, artık sevgisini de ancak kendimi aşarak elde edebilirmişim gibi geliyordu.”

Bir süre sonra, kendine uzanmak bir yana, kendinden tiksinir olur insan. Diğerinin – Benno’nun – kalıplarıdır içine sığılması gereken; Adine’de gizlenen o ham ve özgün benlik, o doğmamış umut kırpılmalıdır. Kısırlaştırılmalıdır sıradanın diline ait olmayan ne varsa.

Ama içten içe bir yersizlik, yurtsuzluk; aynalarda kendini göstermeyen bir özlem… Ama gülümsemelerin kırık kenarında kendini belli eden bir huzursuzluk… Bir sığamamazlık. Bir doğamamışlık.

“Benno uzun zamandır kusursuz bir kahraman idealini simgelemiyor, aksine katı bir mükemmeliyetçinin ve ahlakçının kusursuz bir örneği olmak istiyordu.”

Adine çöker; içine sığmaya çalıştığı kalıbın dibinde bir hiçe döner. Neyse ki. Âşık kadın ölür, acısından bir sanatçı doğar. Adine “çiğnenmiş” bir tortu olarak gider, Anka olup yeniden doğar.

Şimdi kendi dilinde konuşan bir kadındır. İçindeki ölü kadınları tuvaline dökmüş bir sanatçı; sesleri ayırt etmeyi bilen ama hiçbir sesin derinliğine inemeyeceğini sezen bir arayış ustası.

“(…) sanki bana uzun bir masal, aslında yeni bir masal anlatıyorlardı; benim onunkinden çok daha ince, neşeli, neredeyse taşkın sesim, sonra onun boğuk, tereddütlü sesi; içinde öylesine çok şey barındıran, gündelik sözcüklerin altından öylesine tuhaf çoklukta şey anlatan ve bu alt tınıyla sözcüklerin içini resmen boşaltan ve anlamsızlaştıran sesi.”

Uzaklaşan, acısı yatışan aşk şimdi kendini gösterir tüm çaresizliğiyle. Hep böyle olmaz mı? Geçmişin o büyük acısı bir ucube gibi sergilemez mi kendini şimdinin iç bükey aynasında? Yaraları kabuk tutan her aşkta görmez miyiz geçmişin boşluğa teğet geçen kederini?

“O böyle aşkından söz ederken üzerime şaşkınlık ve düş kırıklığı dolu bir keder çöktü; öyle bir keder ki, sanki aşkı bana yönelik değildi de, beni teğet geçip boşluğa dokunuyordu.”

Acısı ancak yeni bir yarada anımsanan her aşk gibi. Çoğu aşk gibi. Uzaktan bakılan, bakıldıkça burukluğu ve yitikliği damağa çarpan o yabancı geçmiş gibi.

Şimdi yalnızca kaçırılmış bir fırsatın ayak izlerinde aranan bir anı, bir tortu geçmişin aynalarında… Belli belirsiz.

“Tutkulu aşk yalnızlığın en uç ve en son durağı gibi.”

Anısı unutulmuş, acısı diriltilmiş.

Anıl Ceren Altunkanat – edebiyathaber.net (24 Kasım 2016)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z