Masthead header

Uzaktan sesler | Feridun Andaç

“Gönül Yakınlıkları”

Daha ayrılır ayrılmaz başladı içimdeki huzursuzluk/özleyiş/belirsizliklerin sanrısı. Neyse ki, yolda, şoförle konuştum. Dağılan söz, geçilen yol, ardımdaki dağ, seyrimdeki düzlükler o gözlerin bendeki izlerini çekip alamıyordu. Ve konuştuklarımız; her şey bir düştü sanki! İzlenen bir filmi hatırlamışçasına belleğimden akıyordu o kareler…

Dış gözle bu iki insanın sözünü, sesini, bakışlarını, aralarındaki tınıyı izliyordum…

Uzaktan gelen sesler, dışarıdaki kötülük bile bozmuyordu onlardaki duygu akışını, aralarındaki söz ırmağının önünü alamıyordu…

“Neydi bu,” diye sormadan konuşuyorlardı. İkisi de başlarına gelen bu iyi  şeyin büyüsünün dağılmaması için ayine çıkmış Budistleri, Şamanları andırıyorlardı…

Ne konuştuklarına dönüp bakan olsa, başka bir dünyanın dilini konuştuklarını hemen anlayacaktı. Aralarındaki dili çözmek mümkün değildi!

Geceden sürüp gelen kötülükten söz ettiler bir süre.

Oysa, ikisi de biliyordu ki uzaktılar; okyanus kadar birbirlerine.

O gece, kadının bir içaymasıyla sürüklenip gittiği mevsimleri düşündü… Adamın daha ilk gördüğünde olup biteni fark etmesi, içsızısıyla süzülüp gelen kadına yer açıp yanında oturtmasıyla gözlerini yüzünden almadan yaşanan kırgınlığı fark etmesi… Fısıldadığı bir cümle ile kadının kucak açarcasına ona bakması…

Birlikte yola çıkmaları… Başlayan acının dillenişi… Öfke ötesi bir sığlığı anlatırken akan gözyaşları… Adamın sağaltıcı sözlerinin arasına katılan saçma sapan bir iki ifadesi ikisini de gülümsetmişti aslında… Gelip durdukları yerdeki nefeslenmeleri…

Geceyi tanık kılan bakışların buluşması… Acı, uğuntu, şefkat, aldanış gecesi olarak bunu ikisinin de yaşamlarına kaydetmeleri… Birlikte ve sonsuz bir yolculuğa çıktıklarının gizli ândıydı o gece ve bunu ikisi de öyle bellemişti…

Uzundu gece ikisine de… Bunu da konuşmuştular sabah. Adam, küçük kâğıtlara çizdiği bir yapının planını anlatıyordu kadına. “Gece İzleri” / “Gece Düşleri” deyip, konumlandırdığı her bir mekânın nasıl bir boşluk duygusunu doldurabileceğini de dillendiriyordu.

Sonra da kadının yazdığı son metnin adını başa alarak “Düş sayıklamaları olmalı yazacağın bu anlatının adı” demişti… Kadın, o kadife renkli gözlerini adamın ona ilgiyle bakan bakışlarına vererek; “Nasıl yani, roman mı yazacağım,” demiş, söze birlikte devam etmişlerdi… Adam,  onun istediği yapının planını çıkarmıştı o küçük kâğıda.

“Geceki dram beni bu öykünün başına döndürdü, yani çatışma ile başladı anlatılabilecek öykü; size, yaşadığınızı anlatın demiyorum. Ama bu bir ‘neden’ olabilir bunun anlatılması için…” Sonra, bunun üzerine konuştular uzun uzun.

Adam, iki düşüncesini dillendirdi:

-Sanat, hayatı ölüme karşı savunma biçimidir.

-Hayat mı sanatı taklit ediyor, yoksa sanat mı hayatı?

Aslında buradan giderek hem hayata hem de kendilerine bakıyorlardı. Kadının yaptırmak istediği evin projesini konuşmak için bir araya gelmişlerdi.

Aşktan söz etmiyorlardı, ama söz edemedikleri daha da çok şey vardı aralarında. Apayrı ırmaklarda akıp, ayrı gökyüzünde geziniyorlardı.

Adam, kadının aşığının yazdığı gazete yazısı “Gece ve Biz”den yola çıkarak bir anlatı/roman yazabileceğinin ışıltısını anlatıyordu. “Kendini yazdıran roman olabilir,” demişti sonunda da…

Nedense, Pavese’nin “Yaşama Uğraşı”nı anlatmaya başlamıştı. “Ömrü uzatan, hayatı kısaltan yazı,” diyebilmişti o yazarın yazgısından söz ederken.

Sanat, bu değil miydi; yaşamın içinden süzülüp gelenlerle oluşmuyor muydu her öykü?

Kadın sevgiyle sevinçle, buruklukla bakıyordu adama.

Adam kutsanmış bir tapınaktan çıkmışçasına kadının ellerini tutup gözlerinin ışığına gözlerini vererek: “Seni anlıyorum, bu edebi ve ebedi bir sevgi olsun aramızda, dostluk andımız…” Kadın, “birbirimizin vazgeçilmezi olalım,” demek istemişti fısıldadığı her sözcükte. Kendini kıyısında tutarak durmuştu kaskatı kesilerek.

Kadın kırılan kabuğun öyküsünü anlatmaya başlamıştı, narın çatlamasını, sevdiği adamla birbirlerine kavuşmalarının iki ırmağın ummana varmadan önce buluşmasını andıran öyküsünü hatırlamıştı. Bunu anlatmak istemişti, ama yapamamıştı.

Kederliydi karşısındaki adam, imkânsızı biliyordu. Bir yerde yazmıştı da ona; “kaderim kederim oldu hep,” kaderci olmasa da, karşılaşmalara inanırdı, ama bu kez bir düşün gerçekleşmesi için yürüdüğünü anlatmıştı ona.

Ateşi çalmak için yola çıkan Prometheus gibi sözler etmese de, birlikte kendilerini yeniden yaratmanın düşünde buluştuklarını konuşmuşlardı…

Lotus’u anlatmıştı kadın. Gece de yazmıştı; “Bu gece karar verdim, Lotus’un olmaya…” Bir tende buluşup tümleşmeye, bu yolculuklarını taçlandırmaya çoktan kararlıydılar… Yönsüzdüler, ikisi de biliyordu bunu!

Adamın yüzüne arada bir keder örtüsü gelip gelip iniyordu. Kadın onun bu halini anlıyordu, buruk ezgin bakıyordu; imkânsızı değil, korkularını dillendiriyordu arada bir. Bölünmek yerine bir olmak istiyordu, kaybetmek yerine varolmak severek bağlanarak/vazgeçmeyerek diyordu… Adam, sevgi ışıltısının gücüne inanıyordu…Sevmek, yaratmaktır özen göstermek emek verip kendi katedralini kurmaktır demişti bir yerde adam.

Daha başlangıçta, “benim yurdum olur musun,” demişti adam kadına. Kaybettiğine kavuşmuşçasına inanarak söylemişti bunu. Gülümsemiş, gözleriyle okşamıştı adamın ruhunu kadın. İşte o masada, kadının gözlerinin ışıltısına verirken bakışlarını bunları da hatırlamıştı adam. Aralarındaki o söz ırmağına ne çok şey karışmıştı bu sabah…

Sonra alıp kendilerini ıssız bir bahçeye taşımışlardı… Zaman, burada onların zamanıydı: Göz göze, söz sözeydiler artık. Kadının araba kullanırkenki atak, cesur, diri hali ruhunu okşamıştı. İnsan insanda tanır kendini, insan eylemde anlar insanı demişti içinden. Ve kadını tanımaya başladığını düşünmüştü… Birbirlerine doğru yürümeye başladıklarından beri ne çok yol almışlardı… İkisi de bundan şaşkın, ama sevinçliydiler.

Adam, nedense, onun Malina’yı okumasını istemişti. Çünkü biliyordu ki, döndüğünde kentine, o gece, onu düşünerek romanın ilk cümlelerini okumaya başlayacaktı. İki ayrı kentte, buruk, imkânsız olan yaşanan bir öyküyü ruhlarına nasıl dokuyacaklarına bakacaklardı ikisi de hayretle, şaşkınca, sevgiyle, özlemle…

Adam, duramamış, yolda, uyumaktan vazgeçip, deniz otobüsünün yalnızlığında Goethe’nin Gönül Yakınlıkları’nıokumaya vermişti kendini. Gene o küçük kâğıtlarına, kadın için şunları yazmıştı:

Deniz otobüsünü beklerken, Zygmunt Bauman’ın Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır?’ına göz attım. Yerime otururken de uyumaya niyetliydim, dahası gözlerimi kapayıp o ândan uzaklaşmaktı düşüncem. Olamadı. Zira, Goethe’nin Gönül Yakınlıkları’nı almıştım karşıma çıkan ilk kitabevinden, bunu okumaya koyuldum. Gördüm ki, “siz”i anlatıyor!

Hayat, karşılaşmalar ne tuhaf… İnsanlığın serüveninde değişmeyen ne çok şey var çağdan çağa aşıp duran…

İmkânsızı seçen ben, sana bunun romanını yaz diyen ben; bu süreçte karşıma çıkan her şeyde bundan bir iz/bir parça buluyorum.

Neydi bu sahi?

Hiç uzun olmayan, yalın bir roman neden olmasın? Üstelik ruhunu da hafifleteceksin bunu yazarak… Bak, burada, “ben”i yaz demiyorum, “sen”i de. Biz o romana esin olabiliriz ancak.

“Beni kendine anıt mı yapacaksın,” deme. İlk defa sevgim/aşkım bunu istiyor. Hayatımızın bundan sonraki zamanında birlikte yürüyebileceğimiz bir insanın yazarak kendini iyileştirmesini ve beni de kendi vazgeçilmezliğine katmasını istiyorum.

“Beni yaz,” demek her zaman güç gelir bana. Benimle ilgili kuracağın kitapta da öyle bir talebim yok asla. Olmak/oldurmak, bizim bu duygu yolculuğumuzda filizlenen bir şey. Birini ötekine tercih et demem. Hayat hep ikilikler üzerine kurulu değil mi sonra? Ama ikisini de yaşayabilecek birisin. Yine de gözünde çok büyütme, roman için, bana  yazdığın bu iki metin ve yaşadıklarımız/yaşayacaklarımız bir işaret aslında. Öteki kitap için de, sanırım birbirimizi sevmiş olmamız, içgözümüzle birbirimize bakmamız, birbirimize doğru yürümemiz, sırlarımızı paylaşmamız, aynı tınıda buluşmamız yeterli sanırım…

Adam, sonra, Goethe’nin romanını çize çize, not ala ala okudu. Her sayfasında şaşırıyordu… Üçlü zaman, üçlü aşk, üçlü sanrı, üçlü acı… Biliyordu ki hayat çok boyutlu, acı da.

Ve kadın, bu gece, ikisine de acı veren adamla baş başa yemek yemek için çıkmıştı. Adam, bugüne kadar narkoz almamış olmasına ilk kez bu gece hayıflandı. Uyumayı ve bir daha uyanmama isteğini ilk kez bu gece derinden hissetmişti. Külçe gibi kala kalmıştı. Eğer Amalie Rodriguez’in şarkıları olmasa, bu gece ölebilirdi adam!

Temmuz 2014

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (2 Şubat 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r